Bizi Takip Edin

Yazarlar

Barış Bayram: ‘Politik Olan Her Şey Sosyokültüreldir’

Barış Bayram

BARIŞ BAYRAM | Gericilik ve ilericilik gibi işlevsiz ikili karşıtlıklara temellenen ve çoğu kez yanıltıcı olup adaletsizliklere yol açan indirgemeci yaklaşımlarımızdan kurtulmak için neler yapabiliriz?

Küresel politik gidişata bakılırsa hepimizi ilgilendiren bu yaşamsal önemdeki akademik nitelikli sorum sadece Türkiye değil Batı dahil bütün dünyanın en kritik meseleleştirmelerinden biri olarak entelektüel gündemde hak ettiği yere kavuşmayı daha uzun yıllar bekleyecek gibi duruyor.

Şu an birincisini okuduğunuz politik felsefe konulu köşe yazılarımda üreteceğim düşüncelerle, söz konusu gidişata karşı, kurulu düzenin sorunlu temel ve örüntülerini aşmamıza katkı sağlayabilecek meydan okuyucu perspektifleri ve düşünsel araçları müştereklerimizden kılmaya yönelik pek iyimser sayılmam. Optimizmden beni uzak tutan şey kendi bilgi birikim ve kapasitelerime dair bir öz güvensizlik değil, birazdan da bahsedeceğim üzere, toplumun her kesiminde hakim olan düşünme ve varoluş tarzlarının vasatlığa özgü kısır dinamikleri hakkında yaşadığım karamsarlıktır.

İstanbul Sözleşmesi Maddeleri Nelerdir? İşte Tüm Maddeler

Barış Bayram: ‘Bu Yanlışı Neden Yüzyıllardır Yapıyoruz?’

Yine de “statükolar neyi istemekte ise dünyamız da öyle şekillensin” diyen teslimiyetçi bir tutum hiç de içimden gelmediğinden öznel yaklaşımlarımı iletişmeye, üretici bir diyalog arayışıyla dünyayı kendi kavramsallaştırmalarımı kullanarak açımlamaya ve özerkliği dikkatimi çeken başkalarına rastladığımda layıkıyla kulak vermeye çalışıyorum.

Öyleyse her bireyi ilgilendirdiğinden herkesin katılım sağlayabileceği bir tarzda ifade etmeyi deneyen soruşturmalar için politik felsefeye nereden başlamalı? Özellikle de sadece vermek değil aynı zamanda almak isteyebilen bir denklik bilinciyle soruşturmak üzere. Hangi yanlışı hangi doğruların ışığında eleştirmek sonraki sorularımızı daha iyi hazırlayabilir ve böylece kritik bir politik fenomeni kendimize hakikaten daha anlaşılır kılabilirdi? Zira temeller yanlış inşa edildikçe o temellere dayanan düşünceler bizi yanıltıp istenmeyen kitlesel kötülüklerde bile faktör olabilmekte.

Politik felsefe bağlamında incelemeye değer gördüğüm bir birincillikte tanımlarsam “politik” sözcüğü şöyle bir anlama karşılık gelir: İçerisinde başka bireylerin de yaşadığı son derece karmaşık karşılıklı bağımlılık ve etkileşimlerin belirdiği topluluklarla dünya içerisinde zorunluluk ile yaşarken kendimizi bir birey olarak gerçekleştirmemizin karşılaştığı sorunları ele almak üzere üretip seçtiğimiz sosyal kural ve kabiliyetler uğruna her birimizin birer yurttaş olarak da icra ettiğimiz varoluşlarımızın toplumları bu amaçlanan işleyişlere “yaklaştıran” ya da bunlardan “uzaklaştıran” olması. Yani bir sıfat değil. Bir kabiliyet tarzı! Hem de sosyokültürel.

Ne var ki böylesi üretim ve seçimlerin gerçekleştirilebilmesi bilhassa iş birliği ve çatışma süreçlerinin gerekleri dolayısıyla bireylere güç sağlanmasını gerektirdiğinden toplum (ilişkilenilen topluluklar bütünü) içerisinde gücün nasıl dağıtıldığı ve aslında nasıl dağıtılması gerektiği ve nihayet toplumun her bir üyesinin söz konusu kuralların seçimi ve gücün dağılımı için oluşturulan yaklaşımlar konusunda uzlaşması ile de temelden ilgili. Bu tanımdan hareketle, kaliteli icra edildiği ölçüde, politik felsefe ise bu tür bilgileri en doğru ve etkili biçimlerde belirleme ve geliştirerek ve hatta bazen aşmayı başararak üretme pratiği olarak düşünülebilir.

Oysa çoğu insan “politik” derken en çok da politikacıların yaptıklarının ve özellikle de cumhurbaşkanı dahil karar alıcıların ve diğer devlet yetkililerinin ve elbette tüm bileşen mekanizmalarıyla birlikte devletin yaptıklarını ya da yapmadıklarını anlıyor. Bu yanlış anlamlandırmanın hakimiyetinin kaynağını analiz etmemiz politik meselelerimizin gerçek dünyada çözüme kavuşabilmesi adına kritik önemde olabilir.

Toplumun devlet ve sivil toplumdan oluştuğu şeklinde bir formüle dayanarak dile getirecek olursam bu gibi yorumlara özgü yanlışların asıl sorunlu biçimi bir bütün olarak devleti “onlar” kümesinde görüp kendisini yakınsadığı gruplarla beraber sivil toplum olarak “biz” kümesinde gören ve bu ikili karşıtlık temelinde tüm olumsuzlukların kaynağını “onlar” kümesinde değerlendiren bir zihniyetin ürünü.

Peki bu yanlışı neden yüzyıllardır yapıyoruz? Çünkü tüm adaletsizlik, kötülük ve suçlar için gericiliği, ideolojileri, devleti, ekonomik düzeni, kapitalizmi, dış güçleri, eğitim sistemini vs. çeşitli makro yapıları ve majör hedefleri ve sonuç olarak hep “onlar” gördüğümüz (kendi toplumsallaşmalarımızda dışladığımız) birey, grup, örgüt ve olguları eleştirmek son derece kolay ve maliyetsiz. Başka bir deyişle, olası kayıp ve riskleri minimize eden ve gruplarımızla beraber kendimize ek avantajlar sağlayan bir söylem!

‘Sivil Toplumla Çatışmak Devletle Çatışmaktan Açık Ara Daha Tehlikeli’

Zira, örneğin, “politik” derken yukarıdan-aşağıya bir davranışı kastetmek aynı zamanda bir yurttaş olan her bir bireyin hem kendi sorumluluklarından kaçınması hem de politik bakımdan kendisinin ve kabileci tarzda desteklediği başka yurttaşların -mesela kendi kabilelerinde otorite ve elit saydığı bireylerin- kötülüklerini ve yanlışlarını gizleyip aklaması işlevini yerine getirerek bu anlatıyı devralan toplumlarda adaletsiz ödüllendirme mekanizmalarını kendiliğinden harekete geçiriyor. Pek değinilmemesi ilginç olan bir gerçek de şu ki (sivil) toplumla çatışmak devletle çatışmaktan açık ara daha tehlikeli. Ancak elbette uygarlaşma olanakları ekseninde bakıldığında çok daha elzem.

Türkiye gibi aşağıdan-yukarıya sosyokültürel inşa, öz disiplin ve dönüşümün kaliteli formlarda sergilenemediğine tanık olduğumuz ülkelerin toplumlarında daha fazla olacak şekilde, “politik” olanın devlete ve daha ziyade “onlar”a indirgendiği bir eleştiri (gerçekteyse çarpıtıcı nitelikte bir suçlama) aracı olarak hakikatinin karartıldığı sosyokültürel örüntülerin konformizmi her ideolojik kesimde maalesef aşırı boyutlarda gözlemlenmekte. Öyle ki hiç de kendi ideolojileri için en etkili üretim ve kabiliyetleri ödüllendirmeyip kendilerinin ve gruplarının çıkarlarını ve güç kapasitelerini gözetmeyi esas alan kolektif davranışlarla sürü halinde hareket etmeleri olgusundan da bu çarpıklıklar netlikle anlaşılabilir. Denebilir ki ideolojik görüşler sadece yeri geldiğinde araçsal olarak başvurulan bir retorik bileşeni, hatta stratejik bir oyun vakti söz konusu olunca yönelinen bir oyuncak haline gelmiş.

İdeolojik olan her şeyin çoktan buharlaştığı (belki de hiçbir zaman var olmadığı) sosyokültürel evrenlerimizde “gerici” kümelerde ilerici bileşenler ve “ilerici” kümelerdeyse gerici bileşenler olabildiğini dikkate almamız gerektiği gibi, devlet ile sivil toplumu da birbirine karşıt homojen yapılar olarak görmemek hiç değilse uzun dönemde etik zeminde tercih edilesi bir “politik” düşünceye kapı aralayabilir düşüncesindeyim.

EKOIQ, İklim Krizi Ve Sürdürülebilirliğin Etkilerine Odaklanıyor

Bir Toplum Mühendisliği Toplumunda Kim Yaşamak İsterdi Ki?

Son olarak, şu koşut hususun altını çizmek isterim: Devlette olan biten ne varsa tıpkı sivil toplumda olup biten ne varsa olduğu gibi toplumun ürünüdür. Kısacası, nasıl bireyler ve dolayısıyla nasıl bir toplum haline gelirsek devlet de bu dönüşen sosyokültürel kaynaklardan aynı ölçüdeki sağlamlıklarla doğacaktır. Bunun tersi ise, olanak koşullarına göre çerçevelenerek söylendiğinde, gerçekleştirilebilirliği zayıf bir bilimsel olasılığa ve çok daha sınırlı bir etki alanına sahiptir. Ayrıca, her tür sorumluluğu devrettiğimiz ve yukarıdan-aşağıya devlet tarafından belirlenerek etik ve politik doğrultularda dönüştürüldüğümüz bir toplum mühendisliği toplumunda kim yaşamak isterdi ki, böyle bir etik-politik muvaffakiyet mümkün olsaydı bile?

Bu yüzden, devleti de içine alan derinlemesine bir kavrayışla esasen (sosyokültürel temellerinden) toplumu eleştirerek statükoları sarsmak bence “politik” olan ve “politik” olduğunun farkında bile olmadığımız bir hayli karmaşık meselelerin ele alınmasını mümkün kılacak bir zihniyet dönüşümünün olmazsa olmaz nitelikteki kurucu faaliyetlerindendir. Ancak elbette bu sosyokültürel dönüşümü herhangi bir “onlar” kümesinde değil de kendimiz ve “kendi kümelerimiz” dahil toplumun her kesiminde ve her statüden bireyde isteyebilecek kabiliyetlere erişebilirsek.