Bizi Takip Edin

Kültür

Nezihe Meriç Üzerine Aslı Şengil Buico ile Söyleşi

nezihe meriç aslı şengil buico

Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk öykücülerinden Nezihe Meriç (1925-2009) üzerine kızı Aslı Şengil Buico ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.

Söyleşi: POLAT YILDIZ

  • Türkiye’ye yapıtları/eserleri ile iz bırakan (Cumhuriyet dönemindeki ilk öykücülerden olan) yazar bir anneye (Nezihe Meriç) sahip olmak nasıl bir duygu yaratıyor sizde?

Ben bunu daha önce bir çok kez paylaştım.  Biraz garip gelebilir söyleyeceklerim ama şöyle bir şey var; Annemin önemli bir yazar olmasının duygusal açıdan benim üzerimde inanın hiçbir etkisi yok. Ben annemin yazar olduğunu, hem de çok önemli bir yazar olduğunu bildim her zaman, ama  bu gerçek benim duygularım üzerinde hiç etkili olmadı. O her zaman için yalnızca benim annemdi. Üstelik gündelik hayatında, özellikle benim çocukluğumda gençliğimde falan, hep çok normal bir anneydi. Yani evde yemek yapan, dikiş diken, temizlik yapan herhangi bir ev kadını. Yazar olduğunu bilmesen kesinlikle kondurmazdım yazarlığı anneme. Yalnızca çok kitap okurdu onu biliyorum, hatırlıyorum. Çocukluğumda çok şikâyet ederdim devamlı kitap okumasından annemin. Ben kitap okuyan anne istemiyorum diye isyan ederdim. Sonra, benim isyanlarımdan mıdır acaba bilmem, bana çaktırmadan okumaya başladı zannedersem. Çünkü genç kızlığımda falan hatırlamıyorum bu konudan şikayet ettiğimi. Şimdi de, şu anki yaşımda ve hayatımda baktığım zaman, yine kesinlikle duygusal açıdan annemin yazar olması gerçeğinin benim üzerimde bir etkisi olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

  • Nezihe Meriç’in yazarlığının dışında, ev içindeki tutumu/ size, ailesine karşı ilgisi nasıldı?

Yukarıdaki sorumun yanıtında da biraz söz ettiğim gibi, annem gerçekten gündelik yaşamında, diğer annelerden hiçbir farkı olmayan bir anne idi. Ev işi yapan, temizlik, bulaşık, yemek pişirme, dikiş, ütü demeden her şeyi yapan sıradan bir ev kadını diyebiliriz. Arada sırada şikayet ederdi ben yazar mıyım, hizmetçi miyim anlamıyorum diye. Ama gene de her şeyi yapardı. Üstelik severek de yapardı. O aradaki şikayetlerine bakmayın siz. Annem evi, ailesi ile son derece ilgiliydi. Hatta normalden belki de biraz daha ilgiliydi bile diyebilirim. Çok evhamlı bir insandı. Benim genç kızlığımda, arkadaşlarımla dışarı çıktığımda, döneceğimi söylediğim saatten 10 dakika geç kalsam hemen merak etmeye başlardı. Pencerenin önünde çarpıntısı tutmuş olarak beni bekler bulurdum döndüğümde.

Aynı şekilde babamı da çok merak ederdi. Babamın da geç kalacağını haber vermeyi unutma huyu vardı. Özellikle gençliğinde. Ankara’da olduğumuz yıllarda, ya da İstanbul’daki ilk yıllarımızda hep unuturdu geç kalacağını haber vermeyi, annem de pencerenin önünde meraktan ölerek babamın yolunu gözlerdi. Meraktan ağladığını bile bilirim.

Annemi tanıyanlar bilirler, babamla evlendiklerinde, babamın ilk evliliğinden olan 4 çocuğu annemlerle birlikte yaşamaya başlamış. Zaten annem şart koşmuş babama, seninle evlenirim ama çocuklar bizimle yaşayacak, bizim eğitimimizde olacaklar demiş. Neyse, en büyük ablam 11, sonra sırasıyla 2 abim, 9 ve 7, en küçük ablam 6 yaşındaymış. 7 yıl birlikte yaşamışlar. Sonra zaten çocuklar da nispeten büyümüş, üniversite falan derken kendi yollarını seçip annelerinin yanına gitmişler, ama annem için hep “bizim çocuklar” dılar. Bu “bizim çocuklar” a ben de dahildim. Annem hiçbir zaman ablalarımdan, abilerimden “Salim’in çocukları” diye bahsetmedi. Annemin ailesi babam ve 5 çocuktan oluşuyordu.

Polat Yıldız Yazdı | Canım Nezim: ‘Nezihe Meriç’e Mektup’

  • Peki Nezihe Meriç’in eserlerinde çokça gördüğümüz ‘ev içi sahneleri’ ile gerçek hayatındaki ev yaşamı arasında benzerlikler var mıydı?

Bazı öyküleri ile vardı diyebilirim. Ama bana kalırsa en büyük benzerlik, çocuk kitaplarındaki ev yaşamı ileydi. Çocuk kitapları derken, “Küçük Bir Kız Tanıyorum” serisinden söz ediyorum. O öykülerdeki ev yaşamı bizim ev yaşamımıza çok benziyordu kanımca. Onun dışında, düşünecek olursam, sanki daha çok “küçük şehir insanının çoğunlukla da kadınının ev yaşamı” vardı annemin öykülerinde. Küçük şehirden büyük şehre göçmüş, ama geleneğini, göreneğini arkada bırakmamış, ya da geldiği yerdeki evinde nasıl yaşadıysa, bu göçtüğü şehirdeki evinde de ufak tefek uyarlanmalarla aynı şekilde yaşayan insanlar / kadınlar geliyor benim aklıma annemin öykülerindeki ev içi sahneleri denince. Bunlar da bizin ev yaşamımıza tam uyan sahneler değil açıkçası.

  • Annenizin, sizin için özel/ayrı bir yeri olan bir eseri var mıdır? Bu eser ve öneminden biraz bahsedebilir misiniz?

“Sular Aydınlanıyordu” diyeceğim. Yedi yaşındaydım oyun Devlet Tiyatrolarında ilk sahnelendiğinde Ankara’da. Annem, Suat Taşer, Olcay Poyraz ve ben (!) tam bir ekip olarak çalışmıştık… Beni bırakacak yeri olmadığı için yanında götürüyordu annem beni provalara. Tüm provayı, sesimi çıkarmadan, gözümü kırpmadan, hatta yerimden bile kıpırdamadan izliyordum.

Aradan geçen 52 yıla rağmen, tüm karakterler son derece canlı hafızamda. Bu zannedersem, benim, annemin yazar olduğunu ilk idrak ettiğim deneyimim. Bu nedenle benim için çok ayrı bir yeri ve önemi var.

İkincisi ise Küçük Bir Kız Tanıyorum isimli çocuk kitapları serisi. Bu seride anlatılan Ayşe’yi herkes ben sanıyor. Annem benim çocukluğumu anlattı sanıyor. Ama Ayşe’nin benimle ilgisi yok. Ben öyle bir çocuk değildim. Ama bu kitap serisi benim gönlümde nedense ayrı bir yer etti.

Nezihe Meriç’in Vasiyeti “Korsan Çıkmazı” Oyunu ile Yerine Getiriliyor

Hayatta onu sevindiren, kızdıran ve üzen durumlardan söz etsek?

Annem çok ufak şeylerle mutlu olabilen, minicik şeylere hemen sevinen aynı şekilde hemen de hüzünlenebilen, olmadık şeylere üzülüp ağlayabilen bir insandı. Aynı zamanda neşe ve hüzün arasında çok çabuk vites değiştirebiliyordu. En ufak bir şeye neşelenip gülerken birden hüzünlenip ağlamaya başlayabilirdi. Gülerken aklına onu hüzünlendirecek, üzecek bir şey gelmiştir, bir bakarsınız gülmekten katılırken ağlamaya başlamış. Bu vites değişikliği daha çok neşeden hüzne geçerken oluyordu. Yani ağlarken birden gülmeye başladığını hiç görmedim.

Ayrıca en küçük şeyden neşelenecek bir şey çıkarırdı. Yolda yürürken öndeki kadının kucağındaki çocuğun anneme gülümsemesi, ya da yokuş aşağı yuvarlanarak deli gibi inen bir top, ağaçtan kendisini annemin önüne atan yaprak…. Daha neler neler. Bunlar annem için hep neşe kaynağıydı. Sanki neşelenmek için bahane arıyordu da önüne çıkan en ufak şeyi bahane ediyordu.

Öte yandan küçücük şeylere hüzünlenip ağlayabilirdi de. Bir sürü örnek verebilirim ama benim aklımdan hiç çıkmayan ve beni en çok etkileyen bir örneği vereyim. Annem gazetede gördüğü hiç tanımadığı birinin ölüm ilanını okuyup ağlayabilirdi. Çok şahit olmuşumdur.

Son yıllarında, onu en çok kızdıran, üzen şey ne yazık ki ülkemizin içine sürüklendiği durumdu. Her akşam televizyonun önünde, haberleri, tartışma programlarını vs. izleyip, bir yandan ağlayıp, bir yandan sebep olanlara verip veriştiriyordu. Burada verip veriştirmek diyorum ama aslında ben kibarcasını söylüyorum. Annem bela okuyordu. Annem için en büyük beddua Allah belanı versin demekti.

  • Yazarlığını ve anneliğini bütünleştirerek konuşursak Nezihe Meriç’in nasıl bir kişiliği vardı?

Benim bu soruyu sizin sorduğunuz şekliyle yanıtlamam zor. Daha önce de söylediğim gibi annemin yazar oluşu benim çok da hissettiğim bir şey değildi. Biliyordum, evet annem yazardı ama ben bunu hissetmiyordum. Dolayısı ile yazarlığını ve anneliğini bütünleştirerek bir kişilik analizi yapamayacağım. Ben, kendi gözümde annem nasıl bir kişilikti onu anlatabilirim ancak. Zaten yukarıdaki soruların yanıtlarında da biraz hissediliyor annemin bazı kişilik özellikleri.

Öncelikle annem çok duygusal ve çok sevgi dolu bir insandı. Onun için sevgi hep en ön planda idi. Olaylara hep sevgiyle bakıp  anlamaya çalışırdı. Problemlere hep sevgiyle bakıp çözmeye çalışırdı. Herkesi dinlemek, herkesi anlamak, herkese yardım etmek isterdi.  Karşısındaki mutlaka empati kurardı. Tabii böyle olunca, çok pozitif bir insan oluyorsunuz. Siz pozitif olunca çevrenize de pozitif enerji yayıyorsunuz. Bence Nezihe Meriç’in en önemli özelliklerinden biri bu çevresine yaydığı pozitif enerji idi.

Bir başka önemli özelliği bence annemin, hiç kin tutamamasıydı. Kızar sinirlenir ama mutlaka affederdi. Onun kızdıran kişinin neyi neden yaptığını anlamaya çalışır ve mutlaka bir yolunu bulurdu affedecek. Ama şöyle bir nüans var önemli. Kızdığı değil de, kırıldığı zamanlarda, o kırgınlık kolay kolay tamir olmazdı. Hep affeden bir insan olduğu için, kolay kolay kırılmazdı. Ama bir kere kırıldı mı da o kırgınlık kolay kolay geçmezdi. Belki bazen dışından çok belli etmeyebilirdi kırgınlığını ama içinde, derinde dururdu o kırgınlık. Gerçi yaşlandıktan sonra, kırıldığı insanlarla ilişkilerini daha kolay keser oldu. Gençken yapamadım ama artık yapıyorum derdi. Yalnız bu kırgınlık olayını kindarlık gibi düşünmeyin. Çok duygusal bir insanın duygularını incitecek bir hareket karşısında içine kapanması gibi düşünebiliriz belki. Ama kindarlık değil.

Bir de annem aslında herkes için bir danışman rolü üstlenmişti. Her başı sıkışan anneme koşar, annemin fikrini sorar, annemin yol göstermesini isterdi.

Rint Tiyatro’dan ‘Koronavirüs’ Günleri İçin Özel Etkinlik: Evde Okumalar

  • Nezihe Meriç’in dönemindeki diğer yazarlar ile ilişkileri nasıldı? Bu açıdan sizin gözlemleriniz neler oldu?

Bizim ev her zaman edebiyat çevresini bir buluşma noktası olmuş. Özellikle annemle babamın ilk evlendiği yıllarda, Ankara’da, hep bizim evde buluşulurmuş. Bizim ev, Sanat Sevenler Kulübü, bir de daha eski yıllarda Karpiç Lokantası. Çok eski yıllar nispeten bulanık zihnimde. O eski yıllardan Jale- Salah Birsel’i hatırlıyorum. Sık sık evlerine giderdik. Adalet-Halim Ağaoğlu’nu da iyi hatırlıyorum. Adalet Teyze bize gelirdi sık sık gündüzleri. Biz de akşam yemeğe giderdik onlara. Sonra Bedia-Cengiz Bektaş var. Ben küçükken çok sık görüşürdük. Çok güzel bir evleri olduğunu hatırlıyorum. Kızları Sıla, benden epeyce büyüktü ama hep benimle oyunlar oynardı. Cengiz amcanın evin üst katındaki çalışma bölümüne çıkar orada yazılı oyunlar oynardık hep. Leyla Erbil  İstanbul’daydı ama mektuplaşırlardı annemle. Ben çok küçükken, 2-3 yaşlarındayken, Leyla teyze kızı Fatoş’un küçülen giysilerini kolileyip yollarmış bana.

Bir de İstanbul’un son yılları var. O yıllarda gene Ankara’daki son yıllarımızı, yani 1974,75,76 yıllarını biraz daha iyi anımsıyorum. O yıllarda yine bizim ev özellikle Pazar günleri yazarlarla dolup taşardı. En çok hatırladıklarım Ülker-Özdemir İnce, Metin Altıok, Füsun Akatlı ve kızları Zeynep. Zeynep’e babam Cincibir adını takmıştı. Zeynep hâlâ kullanır Cincibiri. Daha sonra İstanbul’a taşındık. Evimiz o yılların İstanbul’una göre biraz merkezden uzaktaydı. Annemle babam boğaz manzarasına vurulup Vaniköy’ü seçmişlerdi ama gelip gitmek o kadar da kolay değildi. En az üç vasıta değiştirmek gerekiyordu o yıllarda. Dolayısı ile çok sık bizim evde toplanılmıyordu artık. Daha çok dışarıda buluşuyorlardı.

Annemlerin evi, özellikle genç edebiyatçıların buluşma noktası olmuştu. Genç edebiyatçılar annemi de babamı da çok seviyorlardı. Sık sık ziyaretlerine geliyorlardı. Ruhan Okyay, Nemika Tuğcu, Sezer Ayvaz Ateş, İzmir’den her İstanbul’a geldiğinde Birsen Ferahlı ve daha şu anda aklıma gelmeyen birçokları.

Kısaca toparlamam gerekirse aslında annemle babamın neredeyse tüm arkadaş çevresi edebiyatçılardan oluşuyordu. Özellikle babamın edebiyatçılar harici arkadaşı yoktu diyebilirim. Annemin bir iki çocukluk arkadaşı vardı edebiyatçılar haricinde.

Annem diğer yazarlar için fikirlerini de söylerdi. Çok kez şahit oldum söylediklerine. Arkadaşları ile, ki bunlar da yazarlar, eleştirmenler vs., okudukları kitaplar üzerinde konuşurlar, kitap hakkında, yazarı hakkında tartışıp fikirlerini söylerlerdi.

  • Yeni kuşak tarafından Nezihe Meriç’e ilgiyi ne oranda görüyorsunuz? Bu ilgi durumundan memnun musunuz?

Bence yeni kuşak edebiyat ile ilgili değil. Çoğunluktan bahsediyorum tabii ki.

Bu da bence eğitim sistemimizle ilgili bir şey. Bir çocuğa, kitap sevgisi, edebiyat sevgisi aşılamak lazım. Çocuk annesinden edebiyat hayranı olarak doğmuyor. Bu aşılama da ancak aile tarafından ve/ya da okulda yapılabilir. Okullarımızın durumu ortada. Aile tarafından da aşılanmayınca bu edebiyat sevgisi, maalesef gençler edebiyatın e’sini anlamadan yaşıyorlar. Tekrar edeyim, ben çoğunluktan söz ediyorum. Edebiyata meraklı azınlık içinde ise Bence Nezihe Meriç’i bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu benim bildiğim. Ama öte yandan yanılıyor da olabilirim. Yeni kuşağı daha çok gençlere sormak lazım.

İnsanın Sol Tarafını Sağlam Kılan Bir Roman: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

  • Babanız Salim Şengil de yazı dünyasının içinde idi. Annenizle bu alanda nasıl bir ilişkileri oldu?

Zaten annemle babamın tanışmaları bu vesile ile olmuş. Yani babamın yazın dünyasında oluşu nedeniyle. Babam o yıllarda Seçilmiş Hikayeler dergisini çıkarıyor, annem de daha yeni yeni yazmaya başlayan genç bir yazar adayı. Seçilmiş Hikâyeler’e bir öyküsünü gönderiyor. Hemen yayınlanıyor. Sonra babam anneme bir mektup yazarak, öyküyü çok beğendiğini, başka öyküleri de varsa bir Nezihe Meriç Özel Sayısı çıkarmak istediğini söylüyor. Sonra babam bir İstanbul’a geldiğinde annemle tanışmak için ziyaretine geliyor ve böylece tanışmış oluyorlar. Sonrası uzun bir hikaye. Sonunda evleniyorlar. Benim bildiğim kadarı ile, babam annemin iyi bir okuyucusu oldu. Ama örneğin annemin yeni yazdığı bir öyküyü özellikle babama okuduğunu bilmem. Babamın, annemin öyküleri üzerine yorum yaptığını bilmem. Aynı şekilde annem de babamın yazdığı öyküleri ancak tüm editleri bittikten sonra okurdu. Ama yanlış hatırlamıyorsam annem arada sırada babama şunun şurasını şöyle mi yapsan acaba falan gibi önerilerde bulunurdu.

  • Nezihe Meriç pek çok alanda yazılar/eserler (roman, öykü, tiyatro vs.) kaleme aldı. Siz annenizin eserlerini okurken en çok hangi alanda yoğunlaşıyorsunuz? Neden?

Yoğunlaşmak anlamında bakarsak yoğunlaştığım bir alan yok. Hepsini okuyorum, okudum. Kitap çıktı mı hemen okuyorum. Öykü, roman, tiyatro, çocuk öyküsü vs. fark etmiyor benim için. Ama hangilerini okumayı en çok seviyorsun derseniz, anılar ve söyleşiler derim. Özellikle annem öldükten sonra daha da çok sever oldum anıları ve söyleşileri okumayı. Şimdi söyleşi kitabı da çıktı biliyorsunuz, okumak daha kolay oluyor. Eskiden arşivi okurdum söyleşi okuyabilmek için. Anılarda ve söyleşilerde ben kendi gerçek annemi görüyorum. Herhalde o nedenle en çok bunları okumayı seviyorum.

Röportaj / Burcu Halaçoğlu: Kendimde ‘Otosansür Mekanizmasını’ Hissediyorum

  • Nezihe Meriç vefat edeli 11 seneyi geçti. Meriç, ‘yaşamında’ (okura) vermek istediklerini ve karşılığında almak istediklerini (dönüşler) alabildi mi? Bu konuda sizinle fikirlerini paylaştı mı?

Bu konuda özellikle benimle fikirlerini paylaşmadı ama ben bu konudaki fikirlerini biliyorum. Okura vermek istediklerini tam anlamıyla verebildiğinden emindi ve aldığı dönüşlerden de çok memnundu. Ama burada şöyle bir nokta var önemli. Başka bir sorunuzun yanıtında da söylediğim gibi bizim ülkemizde kitap okuyan, edebiyatla ilgili kaç kişi var ki? Annem daha çok kişiye ulaşmayı arzu ederdi. Toplumun her kesimine ulaşabilmek isterdi. Sadece kitap okuyan bir azınlığa değil. Yani aslına bakarsanız, daha çok kişi kitap okusun, annem de yazdıkları ile daha çok kişiye ulaşabilsin isterdi.  Bu konu ile ilgili olarak Bursa Nilüfer Belediyesinin 2019 Nezihe Meriç Yılı kapsamında düzenlediği

Nezihe Meriç Sempozyumu açılış konuşmamdan 2 paragrafı şuraya bırakayım;

“Annem Nezihe Meriç’in en büyük arzularından biri yazdıklarının toplumun her kesimine ulaşması, herkes tarafından okunabilmesi  idi. Ölümünden 10 yıl sonra Nilüfer belediyesi yılın yazarı etkinlikleri ve Nezihe Meriç sempozyumu ile annemin bu arzusunu gerçekleştirdi. Rakamlara baktığımız zaman, yılın yazarı etkinlikleri boyunca dağıtılan kitaplarla ve yapılan etkinliklere aşağı yukarı 20.000 kişiye ulaşıldığı görülüyor. Bu çok büyük bir rakam.

Başka yazarları bilmiyorum ama annemin kitapları yayınevi  tarafından biner adet basılıyor. Aşağı yukarı 3 senede bir yeni baskı yapılıyor. Bir hesaplama yaparsak 3 senede bin kişiye ulaşıldığına göre, 20.000 kişiye ulaşmak için 60 yıl lazım. Hadi bunun yarısını alalım. 30 yıl… Bu çok büyük bir rakam. Nilüfer Belediyesi, 30 yılda gerçekleştirilebilecek bir işi bir yılda gerçekleştirdi. Hadi 30’un da yarısını alalım. Gene de 15 yıl. Tekrar ediyorum çok büyük bir rakam, ve çok büyük bir iş. Annem yaşasaydı buna çok çok sevinirdi, çok mutlu olurdu.”

  • Son olarak annenizle geçirdiğiniz ve unutamadığınız bir anınızdan kısaca özet istesek?

O kadar çok unutamadığım anım var ki seçmek zor olacak. Komik bir anımızdan bahsedeyim. Biz annemle her zaman çok gülerdik, hatta gözlerimizden yaşlar gelene kadar gülerdik. Bu anımızı da sonradan yıllarca başkalarına anlatıp anlatıp güldük.

Şimdi bizim İstanbul’daki evimiz, Vaniköy’de, boğaza nazır bir apartman katı. Öyle ki, salonun 6-7 metrelik cephesi tamamen cam ve önünde başka bir yapı, ağaç falan hiçbir şey yok. Yalı dairesi gibi sadece denizi görüyor. Zaten önde yalılar var, onlar biraz aşağıda kalıyor, aradan bir cadde geçiyor, sonra hafif yukarıda bizim apartman var. Boğazdan da sürekli gemiler geçiyor haliyle. Kimileri küçük, kimileri büyük, kimileri çok büyük. Çok büyük gemiler geçtiğinde hemen birbirimize gösteriyoruz, arka taraftakileri çağırıp, “ay acayip büyük bir şey geçiyor, gel bak” diyoruz. Bir gün ben okuldan dönmüşüm, yemek masasında oturuyorum, kahvemi içip dergi okuyorum. Saat akşamüzeri 5 falan. Bu arada hemen şunu araya sıkıştırmam lazım ki anlatacaklarım daha iyi anlaşılsın. Bizim evde akşam yemekleri mutlaka mükellef olmak zorundaydı. Çorbasından zeytinyağlısına kadar 3-4 çeşit yemek konmalıydı sofraya. Çünkü babam yeteri kadar zengin olmayan sofralarda fakirlik duygusu alırmış. O nedenle mesela bir akşam da kahvaltı sofrası kuralım desek, mümkün değil yapamazdık çünkü babam çok üzülür, hemen mahzunlaşırdı. Annemle benim en sevdiğimiz şey olmasına rağmen akşamları kahvaltı sofrası kurmak, babam üzülmesin diye hiç yapamazdık. Bunu böyle söyledikten sonra anıya geri dönüyorum. Dediğim gibi ben masa başında kahvemi içip dergimi okuyorum, annem koltukta kitabını okuyor, derken telefon çaldı. Annem kalkıp telefona baktı. Telefon babamın çalışma masasında duruyor, masa salonda, cama paralel bir konumda. Yani telefonla konuşurken boğaz gene ayaklar altında. Arayan babam. Akşama eve geç geleceğini haber veriyor, Arif’in barına gitmeye karar vermiş. İstersen sen de gel diyor anneme. Annemin hiç niyeti yok gitmeye, hemen aklından “oh Salim geç gelecek biz de Aslı’yla kahvaltı ederiz akşama diye geçiriyor. Telefonu kapatırken bana akşama baban gelmeyecek, kahvaltı ederiz demek için ağzını açtığında birden salonun 6 metrelik camını bir boydan bir boya kaplayan devasa Rus şilebini görüyor ve “aaaaaa Aslıııııı gemiye baaaakkkkk” demek istiyor. Ama aklında “baban akşama gelmeyecek” cümlesi de var. Ben annemin “Aaaaa Aslıııı babana baaaaaakkkkkk” cümlesiyle okuduğum dergiden kafamı kaldırıyorum ve şaşkın gözlerle anneme bakıyorum. Annem ağzı hayretten beş karış açık eliyle camı gösteriyor. Tabii ikimizin de durumu anlaması bir iki saniye sürdü. Ondan sonraki gülme krizimiz ise gerçekten görülecek bir olaydı.

Füruzan’ın 12 Mart’tan Bahsetmeyen 12 Mart Romanı: 47’liler