Connect with us

Ekoloji

Mevzu Biraz ‘Pis’: Türkiye, Neden Avrupa’nın Çöpünü Topluyor?

Plastik Atık İthalatı Türkiye

Son yıllarda Türkiye’nin plastik atık ithalatı rakamlarındaki ürkütücü artış, ekoloji mücadelesinin önemli başlıklarından biri oldu. Doğaya oldukça zararlı etkilere sahip bu ticaret kolu kontrolsüzce büyümekte ve Avrupa’dan ülkemize her gün yüzlerce kamyon dolusu atık gelmekte…

Verilere bakıldığında Türkiye’nin 2020 yılında Avrupa’dan en çok plastik atık ithal eden ülke olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin bu performansı, Avrupa Birliği (AB) plastik atığının neredeyse üçte birini ithal ettiğini gösteriyor. İngiltere, Türkiye’ye en çok atık gönderen ülke olarak göze çarpıyor. Neredeyse İngiltere’nin atığının %40’ı Türkiye’ye getiriliyor. Ülkemizin ithal ettiği plastik atık miktarı son 15 yılda yaklaşık yüzde 200 seviyelerinde artış gösterdi. Geçen seneye oranla bile %13’lük bir artış söz konusu.

K2 HABER | ÖZEL HABER | DİLAN KARACAN | Her ne kadar ‘çöp değil atık’ denilse de dünyada ve ülkemizde denetim-yaptırım eksiklikleri sebebiyle oldukça illegal temellerde ilerleyen uluslararası çöp ticareti, ülkemizde artık ciddi boyutlara ulaştı. Geçtiğimiz günlerde Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum tarafından Adana’daki atık birikimi ve ülkenin genel plastik atık ithalatına dair yapılan açıklamalar konunun acil müdahale edilmesi gereken boyutlara ulaştığını gözler önüne serdi.

yıllara göre plastik atık ithalatı

Yıllara Göre Plastik Atık İthalatı (Kaynak: Greenpeace Akdeniz/Eurostat)

Gündem Plastik Atık İthalatı

Sedat Gündoğdu: ‘Kağıt Üzerinde Her Şey Kitabına Uygun Ama Gerçek Daha Başka’

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Gündoğdu uluslararası alanda ‘çöp’ ticaretinin Çin’in aldığı yasaklama kararı ve Basel Konvansiyonu ile birlikte yeni bir boyut kazandığını ifade ediyor: “2018 yılında Çin’in aldığı yasaklama kararıyla gündemimize giren plastik çöp ticareti her geçen yıl artan bir oranda devam etmektedir. Bertarafı ya da yeniden kazanımı oldukça maliyetli olan çöp, özellikle çevre koruma yasalarının oldukça sıkı olduğu ülkelerden bu yasaların çoğunlukla göstermelik olduğu ülkelere gönderilmektedir. Bu konuda herhangi bir uluslararası sözleşme de 2021 yılının başına kadar yoktu. Ancak 1 Ocak 2021’de uygulamaya sokulan Basel Konvansiyonu’nun yeni plastik kısıtlamaları, 2020’nin sonlarında plastik çöp ticaretinde ciddi bir patlama meydana getirdi. Kısıtlamaya takılmak istemeyenler, anlaşılan ellerini çabuk tutmak istemişlerdir. Ekim 2020’de OECD üyesi olmayan ülkelere aylık olarak, en büyük ihracatçılar olan AB’den 84 milyon kg, Japonya’dan 82 milyon kg, ABD’den 33 milyon kg ve İngiltere’den de 9 milyon kg plastik çöp gönderildi. 2020 yılı boyunca Avrupa, İngiltere ve ABD’den Türkiye, Malezya, Vietnam, Tayland ve Meksika’ya yapılan plastik çöp ihracatı tarihin en yüksek seviyelerine ulaştı. Bunun yanında örneğin Hong Kong’a yapılan plastik çöp ihracatı, büyük olasılıkla yeni uygulamaya konulan maksimum % 0,5 kontaminasyon sınırı ve birkaç nakliye hattıyla sevkiyatlara getirilen kısıtlamalar nedeniyle düşüş gösterdi. Benzer bir durumun Türkiye için de gerçekleşmesi bekleniyor. Çünkü 2021 yılı itibariyle Türkiye plastik atık ithalatına bazı kısıtlamalar getirdi.”

‘Ülkemiz Dünyanın Atık Çöplüğü Olma Politikası Yürütmektedir’

‘İthal eden ülkelerdeki alıcı şirketlerin, bu işteki en önemli kazancı kolay yoldan para kazanmalarıdır’

Gönderici ülkelerin bu işi yaptıktan sonra gönderdikleri çöp miktarını da hanelerine geri dönüşüm oranı olarak yazdıklarını belirten Gündoğdu, bu durumun da haliyle ihracatçı ülkeleri atık yönetiminde üst sıralara yükselttiğini belirtiyor. Gündoğdu ülkelerin niçin çöplerini ihraç ettiğine değinirken oluşturulan sistemin illegal şekilde ilerlediğine vurgu yapıyor: “Burada ihracatçı ülkeler için şöyle bir avantaj ortaya çıkmaktadır. Normal şartlarda işlemden geçirmek için birçok masraf yapacakları ve hatta yakmak zorunda oldukları çöpleri çok güzel bir şekilde geri kazandıklarını beyan edebilmektedirler. Win-Win durumu yani. Çoğunlukla mükerrer etiketle, beyan edildiğinden farklı içerikle gönderilen bu çöpler eğer ki denetim de zayıfsa alıcı ülkelere kolayca girebilmektedir. Yani aslında kâğıt üzerinde her şey kitabına uygun gerçekleşmektedir ancak gerçek daha başkadır. İşte bu yüzden de beraberinde çok fazla illegal faaliyetin rapor edildiği plastik çöp ticareti, gelişmiş ülkelerin uğraşmak istemedikleri plastik çöplerinden kurtulmanın bir aracı olmaktadır. İthal eden ülkelerdeki alıcı şirketlerin ise bu işteki en önemli kazancı kolay yoldan para kazanmalarıdır.

Artık çöp ticaretinden bahsederken, yasadışı faaliyetlerden söz etmek zaruridir. Çünkü yasalara uygun olarak ithal edilen çöpler, Adana özelinde ortaya çıkan ancak ülke genelinde özellikle bu ithal plastik çöplerin varış noktaları olan şehirlerde de olması oldukça muhtemel olan görüntüler, bu durumun ispatı niteliğindedir.”

Sedat Gündoğdu Plastik Atık İthalatı

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Gündoğdu

Çöp Değil Atık Algısı

‘Çöpün toplumsal bellekteki anlamının yaratacağı negatif algıdan uzaklaşmak’

Gündoğdu çeşitli çevrelerce tekrarlanan ‘Çöp değil atık’ jargonunun gerçekler ile nasıl çeliştiğine de dikkat çekiyor: “Burada özelikle çöp endüstrisinin algıyı yönetmek için kullandığı ‘atık’ kavramına da değinmek gerekiyor. Üstelik bu “çöp değil atık!” yaklaşımının Türkçeyi yeterince bilmemekle de ilgisi olduğunu söylemekte fayda var. Türk Dil Kurumu atık için “Hastane, ev, fabrika vb. yerlerde kullanılmış, artık işlenemez veya çevre için zarar oluşturan her türlü madde” tanımını vermektedir. Çöp için ise “Yararsız, pis veya zararlı olduğu için atılan ufak tefek şeylerin hepsi, gübür” tanımını vermektedir. Yani atık da olsa çöp de olsa zararlı olan ve işe yaramaz olan bir şeylerden bahsedildiği gayet açık! Yani gelen şeyin atık mı çöp mü tartışmasını yapmak, konuyu bağlamından koparmakla eşdeğer. Ayrıca burada yapılmaya çalışılan bir başka şey daha var; o da çöpün toplumsal bellekteki anlamının yaratacağı negatif algıdan uzaklaşmak. Öyle ya atık denilince akla çok da kötü bir anlam gelmiyor. Ancak çöp öyle değil. İşte bu nokta üzerinden Türkiye’nin çöp değil atık ithal ettiği sıkça tekrarlanıyor. O halde akla da madem çöp ithal edilmiyorsa, bu kadar yabancı çöpün ülkeye nasıl ve kimin tarafından sokulduğu geliyor. Öyle ya çöp ithal edilmiyor olsaydı, onlarca işletmeye milyonlarca ceza da kesilmemiş olurdu. O nedenle ithal edilen şey için çöp demek, son derece isabetli bir yaklaşım.”

Mikro Plastikler Şimdi Her Yerde: Sıfır Atık Mümkün Mü?

Ülkemizde Durum: Adana’da Yaşanan Çöp Skandalları

Gündoğdu son dönemde yabancı medyada da gündem olan Adana üzerinden ülkemizdeki durumu da değerlendiriyor: “İthal edilenin çöp olduğunu ilk olarak İzmir Kemalpaşa’da görmüştük. Ancak aynı tarihlerde bu durumun kimsenin fark etmediği bir yerde yani Adana’da ve hatta daha da vahşi bir şekilde sürdürüldüğünü anladık. İthal edilen çöpler tarım alanlarına, nehir ve kanal kenarlarına illegal olarak dökülüyor ve yakılıyordu. Öyle ki geçtiğimiz günlerde AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik tarafından bir basın açıklamasıyla gündeme getirilmeseydi, belki de hala tüm bu illegal faaliyetler birkaç twitter paylaşımı olarak kalacaktı. Bu basın açıklamasından sonra konu bir anda ülke gündemine bomba gibi düştü. Bu kadar tartışılmasının da nedeni, bu açıklamanın ardından gelen 8 milyon civarındaki para cezası ve onlarca tesisin de kapatılması kararıydı. Yaklaşık 3 yıldır aralıksız belgeleme ve duyurma faaliyetleri olmasına rağmen sadece çöpü gönderenlerin ilgi duyduğu, ancak çöpün alınıp getirilip yakıldığı yerde yani Türkiye’de pek gündem olmaması sonrası bir anda böyle bir gündem gelişmesi, olayın vahametinin kısmen de ola anlaşıldığının göstergesi. Ancak yeterli mi? Ya da bu iş çözüldü mü? Elbette, hayır! Sonuçta 2021 yılı için işletmelere kapasitelerinin %50’si oranında ithalat kotası konulmuş da olsa, karışık plastik çöp ithalatı tümden yasaklanmış da olsa İngiltere başta olmak üzere birçok ülkeden Türkiye’ye çöp gelmeye devam ediyor.”

‘İzmir, Bursa, Gaziantep, İstanbul, Kocaeli Samsun ve Sakarya da ithal edilen çöplerin diğer varış noktaları’ 

Gündoğdu Adana’daki tepkiler ve rapor edilmeler ile birlikte gündeme gelen bu durumun yalnızca Adana’da değil ülkemizin birçok noktasında yaşandığını belirtiyor: “Peki, hikaye neden dönüp dolaşıp Adana’ya dayanıyor. Türkiye’nin bu anlamdaki tek şehri Adana mı? Tabii ki hayır! Adana en önemlilerinden ancak tek değil. İzmir, Bursa, Gaziantep, İstanbul, Kocaeli Samsun ve Sakarya da ithal edilen çöplerin diğer varış noktaları. Oralarda da Adana’daki gibi yasadışı çöp döküm faaliyetinin olup olmadığı henüz tam olarak bilinmiyor. Belki oralarda da vicdanlı ve ahlaklı çevre korumacılar, gazeteciler, akademisyenler ya da vatandaşlar bu işin olup olmadığına dair bir girişimde bulunabilirlerse bunun doğrusunu öğrenebiliriz. Adana’daki durumun konunun merkezi haline gelmesi de işte bu sorundan rahatsız olan köylüsünden villada oturanına, işçisinden tarlada çalışanına kadar herkesin sıklıkla sosyal medyada duyurmasından kaynaklanıyor. Yani hem bu yasadışı faaliyetler çok sık gerçekleşiyor hem de ciddi anlamda rapor ediliyor. Üstelik geçtiğimiz haftaya kadar hakkında herhangi caydırıcı bir önlemin de alınmamış olması, bu durumun artarak devam etmesine de çanak tutuyor. Hali hazırda Adana’da Bakanlık ve Valilik nezdinde yürütülen denetimler sürüyor. Anlaşılan o ki bazı önemli adımlar da beraberinde atılacak.”

‘Çin bu işten ancak böyle kurtuldu’

Çöp ticaretinin illegal tarafına dikkat çeken Gündoğdu ülke olarak kendi çöpümüzü geri dönüştürmeye odaklanmamız gerektiğini belirtiyor: “Yapılması gereken şey çöp ithalatının ya da tüccarların deyimiyle atık ithalatının yasaklanmasıdır. Çin bu işten ancak böyle kurtuldu. Biz de ancak böyle kurtuluruz. Başka bir çözüm yolu ne yazık ki yok. Interpol’ün yayınladığı raporda, çöp ticaretinin legal alanda tutulması pek mümkün olmayan bir faaliyet olduğunu ve çoğunluğunun suç örgütlerince kontrol edildiğini belirtmektedir. Siz istediğiniz kadar denetim yapın sonuçta işin doğası gereği illegal faaliyetler gerçekleşecektir. O nedenle bizim yıllık olarak ürettiğimiz, kendi 3 milyon ton civarındaki plastik çöpümüzle ilgilenmemiz ve “bunu nasıl yönetebiliriz”e odaklanmamız gerekiyor. Aksi durumda hatalı bir tercih olan çöp ithalatı üzerinden ortaya çıkan sektörün nasıl besleneceğine odaklanılırsa, kaybeden doğa olacak, insan sağlığı olacaktır.”

Yeni İnsan Yayınevi, ‘Yeşil Kitaplar’ı Ücretsiz Erişime Açtı

‘Sular durulduğunda aynı faaliyetlerin yeniden yaşanmayacağının da garantisini ne yazık ki veremiyoruz’

Yasadışı şekilde yapılan ithal çöplerin döküm ve yakım işlemlerinin doğaya, tarımsal alanlara, su kaynaklarına ve gıda güvenliğine karşı yüksek tehlike arz ettiğini belirten Gündoğdu, konunun gündemden düşmesiyle daha tehlikeli boyutlara gelme endişesini belirtiyor: “Ortaya çıkan tüm bu çöp kapanının en önemli etkileneni tarımsal alanlar ve su kaynaklarıdır. Adana’da ayyuka çıkan ve sürekli artan şekilde devam eden yasadışı döküm ve yakma faaliyetleri yüzünden tarımsal alanlar plastik çöplerin neden olduğu son derece zehirli kimyasallarla zehirlenmektedir. Bu durum gıda güvenliği açısından da ciddi risk teşkil etmektedir. Benzer şekilde su kaynakları da başıboş ve merdiven altından hallice olan geri dönüşlüm tesislerinden kaynaklanan mikroplastikler ve diğer zehirli kimyasallarla dolu atık sular ve bu yasadışı döküm ve yakım faaliyetleri nedeniyle zehirlenmektedir. Ortaya çıkan bu durum yeraltı suyu da dâhil olmak üzere, içme ve kullanma suyunun kirlenmesine ve kalıcı sağlık riskleri oluşmasına neden olabilecektir. Bu konuda yaptığımız tespit çalışmalarıyla 30’dan fazla yasadışı döküm ve yakım faaliyetleri olduğunu ve çoğunluğunun da tarımsal alanlarda ve su kenarlarında olduğunu tespit ettik. Alınan önlemlerin bu durumda azalmanın yaşanmasına şüphesiz neden olacaktır. Ancak sular durulduğunda aynı faaliyetlerin yeniden yaşanmayacağının da garantisini ne yazık ki veremiyoruz.”

Interpol’ün yayınladığı raporda, çöp ticaretinin legal alanda tutulması pek mümkün olmayan bir faaliyet olduğunu ve çoğunluğunun suç örgütlerince kontrol edildiğini belirtmektedir.

Nihan Temiz Ataş: ‘Türkiye Henüz Kendi Çöpüyle Baş Edemeyen Bir Ülke’

Greenpeace Akdeniz Biyoçeşitlilik Projeler Lideri Nihan Temiz Ataş, Türkiye’nin henüz kendi çöpüyle baş edemeyen bir ülke olduğuna vurgu yapıyor. Atık yönetiminin ciddi bir konu olduğunu, kapsamlı altyapı ve denetim mekanizmaları gerektirdiğini belirten Ataş şunları ifade ediyor: “Çin’in plastik atık ithalatı yasağının ardından Türkiye birdenbire gelişmiş ülkelerin çöplerinin yeni adresi oldu. 2019’da Türkiye, Avrupa Birliği ülkelerinden en çok plastik atık ithal eden ülke oldu.  Kontrolsüz, denetimsiz, şeffaf olmayan çöp ithalatı Türkiye’nin kendi geri dönüşüm sisteminde var olan sorunların daha da artmasına neden oluyor.”

‘Türkiye Plastik Çöplüğü Olmasın’

Ataş plastik atık ithalatı adına Greenpeace olarak başlattıkları kampanyaya değiniyor ve bu sayede uygulanan atık ithalatı kotasının hala yetersiz olduğuna dikkat çekiyor: “Greenpeace Akdeniz’in kampanyası sonucunda Ağustos 2020’de plastik atık ithalatı kotasını yüzde 80’den yüzde 50’ye düşürdü. Bu şu anlama geliyor, geri dönüşüm şirketleri dönüştürecekleri plastiğin en fazla yarısını ithal edebilirler, geri kalanını Türkiye’deki plastik atıklardan toplamak zorundalar. Bu güzel ancak yetersiz bir adım.”

plastik atık ithalatı

Türkiye’ye En Çok Plastik Gönderen 5 Ülke (Kaynak: Greenpeace Akdeniz/Eurostat)

‘Plastik atıkların gelişmiş zengin ülkelerden gelişmekte olan ülkelere “Geri Dönüşüm” adı altında gönderilmesi’

Ataş, tehlikeli atıkların sınırlar ötesi taşınımını düzenleyen uluslararası Basel sözleşmesinin 2021’de yürürlüğe giren yeni kısıtlamalarının plastik atık ithalatını düzene almak adına önemli bir adım olduğuna dikkat çekiyor fakat Türkiye’nin sözleşmeyi henüz onaylamadığını vurguluyor: “Basel Sözleşmesi ekine getirilen değişikliklerin benimsenmesi küresel plastik ticareti ve kirlilik krizini ele almak açısından büyük ve önemli bir adım. Çünkü plastik atıkların gelişmiş zengin ülkelerden gelişmekte olan ülkelere “geri dönüşüm” adı altında gönderilmesi devasa bir çevresel, ekonomik ve sosyal soruna neden oluyor. 1 Ocak 2021’de yürürlüğe giren değişiklikler gönderen ülkenin birbirine karışmış, kirlenmiş ya da geri dönüştürülemeyen plastik atıkları göndermeden önce alıcı ülkelerin ön muvafakatini almasını gerektiriyor. Bunun yanı sıra alıcı ülkeye istenmeyen ya da yönetilmesi mümkün olmayan plastik atıkları reddetme hakkı tanıyor.

Uluslararası ithalat ve ihracat verilerini dünya çapında görebilmek için verileri takip ediyoruz ancak yeni yasal değişikliklerin nasıl etki ettiğini anlamak için henüz erken. Türkiye Basel Sözleşmesi’ni onaylasa da 1 Ocak 2021’de yapılan yeni düzenlemeye göre hangi oranda kirli atığı ülkeye alacağına ilişkin bir düzey, yani kontaminasyon seviyesi belirlemedi. Bunun yerine kendi ulusal karışık kodlu yasağını uygulamaya koydu. Bunun uluslararası Basel Sözleşmesi’ne göre karşılığının ne olduğunun daha net bir şekilde kamuoyu ile paylaşılmasına ihtiyaç var.”

nihan temiz Ataş Greenpeace akdeniz plastik atık

Greenpeace Akdeniz Biyoçeşitlilik Projeler Lideri Nihan Temiz Ataş

‘Çekilen görüntüler Avrupa’dan gelen plastik çöplerin doğaya atıldığını ya da yakıldığını bir kez daha ortaya çıkardı’

Ataş son günlerde gündeme gelen Adana’daki plastik atık durumuna dikkat çekiyor: “Kasım 2020’de Greenpeace ekiplerince Adana’da çekilen görüntülerden ithal edilen plastiklerin bir kısmının doğaya atıldığını ya da yakıldığını görmüştük. Nisan 2021’de yeniden Adana’ya yapılan saha gezisinde durumun değişmediği ortaya çıktı. Çekilen görüntüler Avrupa’dan gelen plastik çöplerin doğaya atıldığını ya da yakıldığını bir kez daha ortaya çıkardı.”

Plastik Atık İthalatı Meclis Gündeminde: ‘Çevreden Bihaber, Çevre Bakanı Var’

‘Türkiye’nin farklı noktalarında benzer görüntülerin olduğundan şüphemiz yok’

Adana dışında ülkemizde görülen ithal plastik atık vakalarına dair görüşlerini belirten Ataş ülkenin birçok noktasında Adana’ya benzer durumların yaşandığını belirtiyor: “İlk olarak Greenpeace Eylül 2019’da aldığı bir ihbar üzerine İzmir Kemalpaşa’ya giderek yanında bir ev bulunan alanda ithal edilen plastik ambalaj atıklar olduğunu görüntüledi.

İzmir’de boş bir alandaki ithal plastik atıkların ‘çevre koşullarına uygun olmayan şekilde depolandığı’ gerekçesiyle ilgili kişiler hakkında suç duyurusunda bulundu. Bunun üzerine Bakanlık harekete geçerek söz konusu yer hakkında ceza kesti.

Ancak ardından Adana’da gördüğümüz görüntüler ortaya çıktı. Bu sadece bize ulaşan ve yerinde inceleyebildiğimiz durumlar. Türkiye’nin farklı noktalarında benzer görüntülerin olduğundan şüphemiz yok.”

“Kirlenmiş su kaynakları, ekinlerin yok olması, solunum yolu hastalıkları..”

Ataş doğanın daha fazla plastiği kaldıracak durumda olmadığını söylüyor. Bugüne kadar üretilen plastiklerin sadece yüzde 9’unun geri dönüştürüldüğünü vurgulayan Ataş atık ithalatının geri dönüşüme eşit olmadığını ve geri dönüşmeyen ürünlerin çöp sahalarına, çevreye dağıldığını ya da yakıldığını belirtiyor.

Çin’in ithalatı kaldırmasından sonra Güneydoğu Asya’ya kayan ithalatın vahim sonuçlarına dikkat çeken Ataş durumun şimdi ve gelecek adına ne denli kritik olduğunu vurguluyor: “İster karada ister denizde olsun, plastik kirliliği tüm ekosistemlerin gıda zincirinin en üstünden altına kadar biyolojik çeşitliliği tehdit ediyor. Çin’in plastik atık ithalat yasağının ardından plastik atık ithalatı önce Güneydoğu Asya’ya kaydı ve oradaki etkileri sarsıcı oldu: Kirlenmiş su kaynakları, ekinlerin yok olması, aşırı plastik atığa maruz kalma ve bunları yakmaktan kaynaklı solunum yolu hastalıkları ve akışın en yoğun olduğu bölgelerde organize suç bolluğu. Buralarda yaşayanlar ve gelecek nesiller, tüm insanlığın yarattığı bu kirliliğin ekonomik, sosyal ve çevresel bedelini ödüyor. Aynı durumu Türkiye’nin de yaşamaması için acilen harekete geçmemiz lazım.”

‘Sıfır atık hedefini imkansızlaştırır’

Bazı çevrelerce “Karışık atık plastik ithalatının, geri dönüşüm tesislerinin ihtiyacının yurtiçinde karşılanacak seviyeye gelinceye kadar yasaklanmaması ve sınırlandırılmaması gerektiğini” savunan bir görüş hakim. Bu görüşe karşı düşüncelerini belirten Ataş atığın niteliğine dikkat çekiyor: “Karışık kodlu plastik atık geri dönüştürülebilir bir yapıda değil. Nitekim saha araştırmalarımızda da sürekli gördüğümüz, un ufak edilmiş, karışık geri dönüştürülmez plastiklerin doğaya terk edilerek suyu, toprağı havayı geri dönülmez bir biçimde kirlettiği. Yurtiçinde karşılanacak seviyeye gelinceye kadar herhangi bir atığın ithalatına devam edilmesi sadece Sıfır Atık hedefini imkansızlaştırır.”

İyi Bak Dünyana: ‘Atığın İhtimalleri: Biçim Ve Süreç’

‘167 bin kişinin desteğiyle bu talebimize kısa sürede karşılık aldığımızı görüyoruz’

Çevre ve Şehircilik bakanı Murat Kurum’un geçtiğimiz günlerde sosyal medyadan plastik atık ithalatı üzerine yaptığı açıklamalara değinen Ataş taleplerine kısa sürede yanıt bulmasının sevindirici olduğunu fakat hükümetten bu doğrultuda eylem planı beklediklerini söylüyor: “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan talebimiz plastik atık ithalatının yasaklanması, denetim ve şeffaflık mekanizmalarının artması yönündeydi. 167 bin kişinin desteğiyle bu talebimize kısa sürede karşılık aldığımızı görüyoruz. Geçtiğimiz hafta Twitter’dan yaptığı açıklamalarda Sıfır Atık Hareketi gereği yerli atığa ağırlık verileceğini bildirmişti. Aralık 2020’de de bunu destekler şekilde sıfır atık plastik ithalatı hedefi olduğunu dile getirmişti. Bunun eylem planının açıklanmasını bekliyoruz. Bunun yanı sıra, denetimlerin sıkılaşarak sağlıklı atık yönetimi sistemi için devam etmesi ve ithal edilen atıkların gümrükten geri dönüşüm tesisine kadar online takip edileceği bir sistemin kurulması şeffaflık mekanizması adına önemli bir adım.”

Barış Çallı: ‘Ülkemizde Atık Ayrıştırma Alışkanlığının Kazanılması İçin Hiçbir Cezai Yaptırım, Vergi veya Teşvik Yok’

Marmara Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünden Prof. Dr. Barış Çallı, Avrupa Birliğinin aldığı karar ile geçtiğimiz dönemde “Çöp” ticareti yaptığını kanıtladığını vurguluyor: “AB, bu yılın başında bir karar almış ve plastik atıklarını artık sadece geri dönüşüm maksadıyla ihraç edeceğini duyurmuştur. Bu durum AB’nin, geçmiş yıllarda geri kazanıma uygun olmayan bazı plastik atıklarını da ihraç ettiğini göstermektedir.”

Gelişmiş ülkelerde, kentsel katı atıklar bizim ülkemizde olduğu gibi karışık değil kaynağında ayrı toplanmaktadır’

Çallı gelişmiş ülkelerdeki ve ülkemizdeki atık toplama farklarını vurguluyor: “Gelişmiş ülkelerde, kentsel katı atıklar bizim ülkemizde olduğu gibi karışık değil kaynağında ayrı toplanıyor. Kaynağında ayrı toplamanın en basit yolu ikili toplamadır. İkili toplamada geri dönüştürülebilir ambalaj atıkları ve organik atıklar birbiriyle karışmadan kaynağından yani evlerden ayrı toplanır. Daha gelişmiş toplama sistemlerinde atıklar 3, 4 veya daha fazla kategoriye (örneğin: kağıtlar, plastikler, metaller, camlar, organik atıklar) ayrılarak kaynağından ayrı toplanır. İkili veya çoklu toplamanın kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır. İkili toplama sisteminde, kaynağında karışık toplanan ambalaj atıklarının geri dönüşüme gönderilmeden önce sahada birbirinden ayrılması gerekir. Çoklu toplamada ise, ayırma işlemi evlerde yapılacağı için sahada ayrıma daha kolay olur. Ancak çoklu toplamada çok sayıda toplama aracına (çöp kamyonu) ihtiyaç olduğu için yakıt sarfiyatı ve dolayısıyla sera gazı emisyonları daha yüksektir.”

‘AB ülkelerinin geri dönüştürülebilir atıklarını ülkemize göndermesinin başlıca nedeni, atık geri kazanım ve bertaraf maliyetlerinin kendi ülkelerinde ülkemize göre çok daha yüksek olmasıdır’

AB ülkelerinin atıklarını ihraç etmesindeki ana sebeplere değinen Çallı ülkemizin neden cazip bir adres olduğuna da değiniyor: “Ülkemizde son yıllarda, karışık ambalaj veya karışık plastik atıklarını birbirinden ayırmak için ileri teknolojilerin kullanıldığı ÇŞB’den lisans almış birçok ayırma ve geri kazanım tesisi kurulmuştur. Ülkemizin Avrupa’ya yakın mesafede bulunması, iş gücünün kur farkı sebebiyle AB ülkelerine nazaran daha ucuz olması, ülkemizdeki atık yönetimi mevzuat ve uygulamalarının AB’ye göre esnekliği, Çin’in atık ithalatını sınırlaması vb. nedenlerle AB’de kaynağında ayrı toplanan ambalaj atıkları için ülkemiz cazip hale gelmiştir. AB ülkelerinin geri dönüştürülebilir atıklarını ülkemize göndermesinin başlıca nedeni, atık geri kazanım ve bertaraf maliyetlerinin kendi ülkelerinde ülkemize göre çok daha yüksek olmasıdır. Bahsi geçen karışık ambalaj atıklarının önemli bir kısmı kaynak olarak geri kazanılabilir niteliktedir. Geri kalan kısım ise enerji geri kazanımı ile yakılarak bertaraf edilmelidir. AB ülkeleri atıkların düzenli depolanmasına önemli kısıtlamalar getirmiştir.”

Yeşil Düşünce Derneği ‘Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı Türkçe’ye Çevirdi

‘Anlaşılıyor ki karışık plastik atık ithalatı iyi denetlenmemiş ve kalitesiz, yani geri dönüştürülebilir plastik oranı düşük atıklar ithal edilmiş’

Geçtiğimiz günlerde Bakan Kurum tarafından yapılan açıklamaları değerlendiren Çallı ortaya çıkan durumun ithalat sürecindeki denetim ve takip eksikliğinden kaynaklandığını belirtiyor: “Haberlerden takip ettiğim kadarıyla geçtiğimiz sene AB ve İngiltere’den ithal ettiğimiz bazı karışık plastik atıkların içinde geri dönüşümü ekonomik olmayan plastikler bulunuyor. Basında, karışık plastik atıkların ton başına 100-600 Euro bedel ile ithal edildiğine dair bilgiler var. Fiyatlar muhtemelen atıkların kalitesine bağlı olarak değişiyor. Anlaşılıyor ki karışık plastik atık ithalatı iyi denetlenmemiş ve kalitesiz, yani geri dönüştürülebilir plastik oranı düşük atıklar ithal edilmiş. Bu durum gümrük denetimlerinin zayıf olduğunu ve hem atığı gönderen AB ülkelerinde hem de ülkemizde bu denetimsizlikten fayda sağlayan kişi ve şirketler olduğunu gösteriyor. Geri dönüştürülebilir kaliteli atıklar (plastik, metal, kağıt vb.) önemli bir kaynaktır ve bu atıkların ithalatı hem AB ülkelerinde hem de ülkemizde yasaldır ve uzun yıllardır yapılmaktadır. Önemli olan husus ithal edilen atıkların çok iyi şekilde denetlenmesidir. Bununla birlikte ülkemizdeki lisanslı geri dönüşüm firmalarının kapasite ve kabiliyetleri arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Düşük ve yetersiz teknolojiye sahip geri dönüşüm tesislerinde geri dönüşüm oranı düşük kalmakta ve bertaraf edilmesi gereken atık miktarı artmaktadır. Bu tesisler iyi denetlenmedikleri takdirde, bertarafa göndermeleri gereken düşük kalite plastik atıkları çevreye gelişi güzel atmakta ve önemli çevre sorunlarına yol açmaktadırlar. Bu bağlamda Bakan Kurum’un ithal edilen atıkların gümrükte daha ayrıntılı olarak denetlenmesi ve bu atıkları işleyen geri kazanım tesislerinin sıkı takip edilmesi yönündeki açıklamaları olumludur.”

Barış Çallı marmara

Marmara Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Barış Çallı

‘Personel sayısı artırılarak veya on-line denetim sistemleri geliştirilerek’

Bu aşamadan sonra neler yapılması gerektiğine değinen Çallı sistematik şekilde uygulanacak yeni ve yenilikçi yöntemler ile sıkı denetim ve takip yapılması gerektiğini söylüyor: “Mevzuata uygun faaliyet göstermeyen ve çevreyi kirleten lisanslı geri dönüşüm firmalarına para cezası uygulanması, lisansız firmaların ise faaliyetine son verilmesi gerekir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve il müdürlükleri görev tanımı itibariyle şehircilik ve çevre birimlerinden oluşmaktadır. Çevre birimlerindeki personel sayısı şehircilik personeline göre daha azdır ve denetimler için yetersiz kalmaktadır. Personel sayısı artırılarak veya on-line denetim sistemleri geliştirilerek geri dönüşüm tesislerinin denetimleri daha işlevsel ve verimli hale getirilebilir. Aslında bu tesisleri, giren ve çıkan atık miktarı üzerinden denetlemek oldukça kolaydır. Bu işlem on-line hale getirildiğinde ve lisanssız kaçak tesislerin faaliyeti sona erdirildiğinde sorun çözüme ulaşır. Diğer önemli bir husus, bu tesislerden çıkan ve geri dönüştürülemeyen plastik atıkların ne şekilde berataraf edildiğidir. Bu atıklar, arazide düzenli depolanarak değil mümkün mertebe enerji geri kazanımı ile atık yakma lisansı olan çimento fabrikalarında yakılarak bertaraf edilmelidir. Ayrıca, haberlere konu olan, plastik atıkları ile kirletilmiş bölgelerin çevre il müdürlükleri ve valilikler tarafından bir an evvel temizlenmesi elzemdir. Bu sayede, yeni dönemde tesislerin denetimi çok daha kolay gerçekleştirilebilir.”

Türkiye Paris İklim Anlaşması’nı Neden Onaylamıyor?

‘Kültür eksikliğinden ziyade ülkemizde insanları atıklarını azaltmaya ve geri dönüştürmeye teşvik eden mekanizmaların sınırlı olmaması’

Çallı ülkemizde atık ayrıştırma alışkanlığının olmamasını bu hususta hiçbir cezai yaptırım, vergi veya teşvik olmadığından dolayı kaynaklandığını belirtiyor: “Sera gazı emisyonları dahil çevresel etki açısından en iyisi atıkların üretildikleri kaynağa mümkün olan en yakın mesafede yönetilmesidir. Bu nedenle, kaynak geri kazanımı maksadıyla uygulayacağımız geri dönüşüm faaliyetlerinde önceliğimiz kendi ülkemizde oluşan atıklar olmalıdır. Bunun için gelişmiş ülkelerinde olduğu gibi kağıt, plastik, metal, cam, tekstil vb. geri dönüştürülebilir atıkları yaş organik atıklarla kontamine olmayacak şekilde kaynağında ayrı toplamamız gerekir. Bunun için ikili toplama, depozito iade sistemi, atık getirme merkezleri vb. uygulamalar ülkemizde bir an evvel yaygınlaşmalı ve geri dönüştürülebilir atıklar ekonomiye kazandırılmalıdır. Bunun önündeki en büyük engel kültür eksikliğinden ziyade ülkemizde insanları atıklarını azaltmaya ve geri dönüştürmeye teşvik eden mekanizmaların sınırlı olmamasıdır. Alışveriş poşetlerin ücretlendirilmesi ve 2022 yılında uygulamaya geçecek olan depozito-iade sistemi ender iki örnektir. Kentsel atıkları ayırmadan çöpe atmanın ülkemizde hiçbir cezası ilave vergisi vb. yoktur. Veya ayıranlar hiçbir şekilde teşvik edilmez. Gelişmiş ülkelerde vatandaşların atıkları kaynağında ayırmasını sadece kültür ve eğitim ile açıklayamazsınız. O ülkelerde ceza veya teşvik sistemleri mevcuttur ve çok sıkı şekilde uygulanır. Atık/çöp vergileri yüksektir. Atığınızı ayırmadan çöpe atarsanız yüksek vergi ödersiniz.”

Ekoloji

HAKİM: ‘Genelge Çözüm Değil, Ölüm Getiriyor!

HAKİM tehlikeli ırk

HAKİM, ‘tehlikeli ırk’ diye belirtilen hayvanlar için genelgede belirtilen kısırlaştırma, çip takılması ve kayıt altına alınması işlemleri için belirtilen son tarihin uzatılması çağrısı yaptı. 

‘Tehlike Arz Eden Hayvanlar’ isimli genelgeye göre ‘tehlikeli ırk’ diye nitelendirilen köpeklerin 14 Ocak tarihine kadar kısırlaştırması, çip taktırılması ve kayıt altına alınması gerekiyor. Eğer bu işlemler yapılmadığı takdirde bu hayvanlardan sorumlu kişilere para cezası verilecek ve hayvanlar da ellerinden alınarak barınağa gönderilecek.

Hayvan hakları ve özgürlüğü savunucuları uzun zamandır bu uygulama için son tarihin uzatılması çağrısı yapıyor. Çünkü kısırlaştırma için küçük veya hasta olanlar için genelgede bir çözüm önerisi bulunmuyor.

Fatma Biltekin: ‘Barınak Dedikleri Yerler, Ölüm Kampı’

HAKİM: ‘Sürenin Uzatılması Şart!’

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) konuya ilişkin bir açıklama yayınladı:

“Hamile olan, yaşı kısırlaştırmaya uygun olmayan ya da hastalıktan dolayı kısırlaştırılamayan hayvanlara dair hiçbir düzenleme getirmeyen genelge ölüm demek! Genelgenin belirsizlikleri yüzünden mağdur olan sayısız yaşamdan biri de Apollo… Apollo 2 aylık, sokaktan kurtarıldı. Götürüldüğü veteriner kliniği tarafından çiplendi, kaydı yapıldı ama yaşı tutmadığından şu an için kısırlaştırılamadı. Veteriner kliniği tarafından “vakti gelince kısırlaştırılacaktır” şeklinde bir yazı da düzenlendi ama talep Tarım İl Müdürlüğü tarafından reddedildi, kısırlaştırılmadığı gerekçesiyle Apollo’nun barınağa gönderilmesi istendi.

HAKİM: ‘Sokaktaki Hayvanlar Bitmeyen Bir Soykırım Yaşıyor’

‘Kısırlatırılamayan Hayvanlar İçin Düzenleme Yok’

Apollo’nun hasta olduğu, barınakta yaşayamayacağı belirtilse de Tarım İl Müdürlüğü ‘barınak’ diye diretmeye devam ediyor. Bu da yetmezmiş gibi ilgili veteriner kliniğine ceza kesileceği belirtildi. Soruyoruz, ne istiyorsunuz bu hayvanlardan? Ne istiyorsunuz yardımcı olmaya çalışan veteriner hekimlerden, kliniklerden? Yaşı tutmayan, hamile, sağlık sorunları nedeniyle kısırlaştırılamayan hayvanlara dair hiçbir düzenlemeye yer vermediğiniz genelge çözüm değil ölüm getiriyor!

Sürenin dolmasına bir ay kala yeni ırklar dahil edildi. Hamile, yaşı kısırlaştırmaya uygun olmayan ya da hastalıktan dolayı kısırlaştırılamayan hayvanlar için hiçbir çözüm sunulmadı. Genelge bu haliyle hayvanları ölüme mahkûm ediyor ve sürenin uzatılması şart.”

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Dağyeni Köylülerine Sevindirici Haber: ‘Sondaj Makineleri Sökülüyor’

Dağyeni germencik

Germencik Dağyeni Köylülerinin kararlı direnişi sonuç getirdi. MTA köy yakınlarındaki sondaj makinelerini ve ekipmanları sökmeye başladı.

Evrensel’den gazeteci Özer Akdemir’in haberine göre; Dağyeni Köyü Muhtarı İbrahim Korkmaz MTA’nın sondaları söktüğü haberlerini doğrulayarak, “MTA Bölge müdürü geldi köyümüze. Arkadaşlar sondajları söküp köyünüzü terk edeceğiz dedi. Birlikte sondaj alanlarına gittik. Müdür bey orada çalışanlara ‘Ekipmanları toplayın, sondajları sökün’ köyü terk edeceğiz” dedi.

Öte yandan köylülerin sondaj alanı yakınlarına kurduğu çadırlar ve nöbet ise devam ediyor. Köy muhtarı Korkmaz, “Son ekipman da gidene kadar nöbet tutmaya devam edeceğiz” dedi.

İkizköy Direniyor: Yaşamı Savunanlar Nöbet Alanından Anlatıyor

İki Gün Süre Tanımıştık

Dağyeni köylülerinden Muammer Salık dün MTA’dan ve Ankara’dan kendilerini ikna için gelenlerin köylüler tarafından dinlenilmediğini. Köylülerin salonu terk ettiğini belirterek, “Ogün MTA müdürüne ne kadar kararlı olduğumuzu bir kez daha söyledik. Size iki gün mühlet, ya sondalarınızı sökün ya da biz gerekeni yapacağız dedik. Bugün sabah MTA müdürü gelerek sondajları sökeceklerini söyledi. “Biz çekiliyoruz, bu işin kazananı kaybedeni olmasın” dedi ancak biz biliyoruz ki bizim kararlılığımızdan korktukları için çekiliyorlar. Biz yine de tetikte duracağız. Yarın bir gün seçimden sonra gelebilirler yine” dedi.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Validebağ’da Bir Kazanım Daha: Üsküdar Belediyesi Sözleşmeyi Feshetti

Validebağ

Validebağ Korusu’nda talana karşı 200 gündür direniş nöbeti tutan doğa ve yaşam savunucularına bir güzel haber daha geldi. Üsküdar Belediyesi rehabilitasyon adı altında Validebağ’ı yok edecek sözleşmeyi feshetti.

İstanbul Anadolu yakasının en büyük ikinci yeşil alanı olan Validebağ Korusu’nda bugün yurttaşlar, nöbetin 200. günü sebebiyle bir araya geldi. Buluşmada kararlılık mesajı verilirken, ekoloji ve hak davalarının bilinen avukatı Onur Cingil tarafından da sevindirici haber paylaşıldı.

Cingil paylaştığı haberde, Üsküdar Belediyesi rehabilitasyon adı altında Validebağ’ı yok edecek sözleşmeyi feshettiğini evraklarıyla duyurdu.

Üsküdar Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne tahsis edilen 1’inci derece doğal sit alanı olan korunun ‘rehabilitasyonu’ için Bitki Dünya Sanayi adlı şirketle yapılan sözleşme, dün yapılan protokolle tasfiye edildi.

Kazdağı Koruma Derneği: ‘TÜMAD’ın Gözü Ne Zaman Doyacak?’

Ne Olmuştu?

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un “Validebağ Korusu projesine 21 Haziran Pazartesi günü başlıyoruz” açıklaması üzerine, Validebağ Gönüllüleri ve Validebağ Savunması koruda nöbete başlamıştı.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Zehirsiz Kentler Kampanyası Başladı

Zehirsiz Kentler

Zehirsiz Sofralar Platformu, ‘Zehirsiz Kentler’ kampanyasını başlattı. Platform belediyeleri, kentlerde insan ve çevre sağlığına zarar veren, biyoçeşitliliği tehdit eden pestisitlerin ve biyosidal* ürünlerin kullanımını azaltmaya, zararlı mücadelesinde zehirsiz uygulamalara geçerek sağlıklı bir gelecek için sorumluluk almaları için çağrıda bulunuyor.

Zehirsiz Sofralar Platformu yeni bir imza kampanyası başlattı. Bilindiği üzere pestisitlerin ve biyosidal ürünlerin kullanımı üreme sistemimiz başta olmak üzere tüm hormonal sistemimize zarar veriyor, pek çok kanser türüne sebep oluyor, kromozom bozukluklarına ve çocuklarda gelişim bozukluklarına yol açıyor. Aynı zamanda bu zehirler, tüm canlı ekosistemine de büyük zarar veriyor. Kampanya ile belediyelerin aynı etken/aktif maddeye sahip biyosidal ürünlerin yerine, zehirsiz alternatiflerinin kullanılması talep ediliyor.

Önemli Bir Küresel Sağlık Sorunu Daha: ‘Pestisit Kullanımı’

Zehirsiz Kentler Mümkün

İmza kampanyasın metninde bazı araştırmalara da yer verildi:

“İtalya’nın Güney Tirol bölgesindeki 19 çocuk oyun alanından, 4 okul bahçesinden ve 1 pazar yerinden alınan 96 çim örneğinin analiz sonuçlarına göre, tespit edilen 32 pestisit etken maddesinin %76’sının hormonal sistemi bozucu kimyasallar olduğu ortaya çıktı.

ABD’de yapılan bir incelemeye göre ise, okullarda en yaygın kullanılan 40 pestisitten 28’inin muhtemel veya olası kanserojen olduğu, 26’sının üreme sistemi etkileri yarattığı, 26’sının sinir sistemine hasar verdiği ve 13’ünün doğum kusurlarına neden olduğu tespit edildi.

İklim Değişikliği ve Su Yönetimi Sempozyumu’nda sunulan, Türkiye’de su kalitesine dair rapora göre, sularımızda tespit edilen 49 mikrokirleticinin 33’ü pestisitlerden oluşuyor. Bilimsel çevrelerce her geçen gün bu zehirlerin zararlarına dikkat çekiliyor ve kentlerde kullanımına yönelik yeni araştırmalar yayımlanıyor.”

Türkiye’de Çiftçilerin Saçında Bile Pestisit Kalıntısı Var

25 Tarım Zehiri Yasaklandı

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği öncülüğünde, 100’ü aşkın sivil toplum örgütü ve sivil inisiyatifin oluşturduğu Zehirsiz Sofralar Pestisit Eylem Ağı tarafından başlatılan ve 165 binin üzerinde imzacının desteğini alan Zehirsiz Kampanya sayesinde, Tarım ve Orman Bakanlığı, 2020 yılında 25 tarım zehrinin yasaklanmasına ve 7’sinin de kullanımının sınırlandırılmasına karar vermişti.

* Biyosidal ürünler, içerdikleri aktif madde ya da maddeler sayesinde zararlı olarak kabul edilen bakteri, virüs, mantar gibi mikroorganizmalar, hamam böceği, kene, karasinek, sivrisinek gibi böcekler, fare ve sıçan gibi kemirgenler üzerinde zararlı organizmaların hareketlerini kısıtlayan, uzaklaştıran, zararsız kılan ya da yok eden kimyasal veya biyolojik etki gösteren ürünlerdir.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Kazdağı Koruma Derneği: ‘TÜMAD’ın Gözü Ne Zaman Doyacak?’

TÜMAD Madencilik Kazdağları

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği TÜMAD Madencilik şirketinin Lapseki’deki altın-gümüş madeni ocağı kapasite artış projesine karşı tüm doğa ve yaşam savunucularına dayanışma çağrısında bulundu.

TÜMAD Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından Çanakkale ili, Lapseki ilçesi, Şahinli Köyü mevkiinde 68955 Ruhsat Numaralı Sahada Altın-Gümüş Madeni Ocağı Kapasite Artışı Projesi planlanıyor.

Projenin ÇED süreci başladı ve 04.01.2022 tarihinde Lapseki’nin Şahinli Köyü’nde saat 10.30’da halkın katılımı toplantısı gerçekleştirilecek. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği bölge halkını ‘halkın katılımı toplantısı’na katılarak, projeye karşı durmaya çağırdı.

Süheyla Doğan: ‘Kapitalist Sistemden Umudumuz Yok, Çözüm Biziz’

Vahşi Bir Altın Madeni Projesine Razı Gelinemez

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nden yapılan açıklama şu şekilde:

“Projenin Ruhsat Alanı 2.766 hektar, İşletme İzin Alanı: 1.625 hektardır. Ruhsat tarihi 20.01.2020 olan projenin süresi ise 15 yıldır. TÜMAD, ESAN Eczacıbaşı’na ait olan ruhsatı 15.09.2021 tarihinde devir almış ve 01.12.2021 tarihinde de Altın+Gümüş İşletme iznini almış ve hemen ÇED sürecini başlatmıştır.

ESAN Eczacıbaşı söz konusu ruhsat kapsamında 5,33 hektarlık bir alan için “bentonit çıkaracağım” diye hazırladığı proje için 08.02.2013 tarihinde, “ÇED Gerekli Değildir” kararı almış bu izni de TÜMAD’a devrolmuştur. Ancak tabi ki konu bentonit değil, altın ve gümüş olduğu için TÜMAD bu proje için işletme iznini terketmiştir.

ESAN Eczacıbaşı söz konusu ruhsat kapsamında Altın-Gümüş Madeni Ocağı için 34 hektar ÇED alanında 11.02.2013 tarihinde “ÇED Olumlu” kararı almış bu izni de TÜMAD’a devrolmuştur. Şimdi bu projenin kapasite artışı yapılmak ve 34 hektar olan ÇED alanı 429 hektara çıkartılmak istenmektedir.

ESAN Eczacıbaşı, ÇED mevzuatına göre “ÇED Olumlu” kararından itibaren 7 yıl içinde üretime başlanılması gerektiğinden, karar yanmasın diye 2019’da sözde üretim gerçekleştirdiğini beyan etmektedir. Hem Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, hem de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu sözde üretimi doğrulamaktadır. Beyan edilen miktar 2.740 ton tuvenan malzeme, 1,4 ton pasadır. Bu beyanın doğruluğu bizce soru işaretidir ve araştırılması gerekir.  

Kazdağları Ekoloji Platformu: ‘Cengiz’e Geçit Vermeyeceğiz!’

‘Yeni ÇED Başvurusu Yapılması Gerekirdi’

Kapasite artışı projesinin üretim süresi 6 yıl üretim, rehabilitasyon süresi ise 2 yıl olarak belirtilmektedir.  Projenin sağlayacağı istihdam ise yalnızca 80 kişi olarak belirtilmektedir. Üretim miktarı yılda 3 adet açık ocaktan 950.000 ton ve yeraltı galerilerinden 250.000 ton olmak üzere toplam 1.200.000 tondur. Proje ömrü boyunca ise üretim miktarı 7,2 milyon ton cevher, 31,4 milyon ton pasa olmak üzere toplam kazı miktarı 38,6 milyon ton olacaktır.

Proje verilerine göre 1 ton cevherde 1,83 gram altın ve 1,85 gram gümüş var.  Bu durumda elde edilmesi beklenen altın miktarı 13 ton, gümüş miktarı ise 13,32 ton olacaktır. Cevher TÜMAD’ın yaklaşık 1,5 km mesafedeki mevcut Lapseki zenginleştirme tesisine götürülecektir.  Bu tesisin kapasitesi 1.200.000 tondur. Oysa yeni projeden çıkacak olan cevher de 1.200.000 ton. Mevcut zenginleştirme tesisinin her iki projeden elde edilecek cevhere yeterli gelmesi mümkün olmayıp bu durumda zenginleştirme tesisinin de kapasitesinin arttırılması zorunlu hale gelecektir. Bu durumda da yeni ÇED başvurusu yapılması gerekirdi.

3 açık ocağın toplam miktarı 86 hektar, kapalı ocak izdüşüm ise 60 hektardır. Pasa depolama alanı ise 156 hektar olacaktır. Proje kesitlerine göre en büyük açık ocak derinliği en az 140 metredir. Proje sonunda rehabilitasyon işlemi sırasında açık ocaklara ağaç dikecekleri belirtmişler…Yani ocaklar kapatılmayacak…Yani 140 metre derinliğe inip ağaç dikilecekmiş…

ÇED alanı, Lapseki ilçesine kuş uçuşu yaklaşık 7,5 km, Şahinli köyüne 1,2 km, Subaşı köyüne 3,3 km, Yeniceköy köyüne 3,4 km, Taştepe köyüne 4,2 km, Çamyurt köyüne 4,6 km ve Mecidiye köyüne 5,13 km. mesafede. ÇED alanı, içme ve sulama suyu barajı olan Bayramdere Barajı’nı mutlak koruma alanına yalnızca 680 metre mesafede.  ÇED alanının 12,57 hektar alanıbarajın orta mesafeli koruma alanında yer alıyor. Bir içme suyu  ve sulama suyu barajına bu kadar yakın mesafede açık ocak alanı olan bir altın madeni projesine izin verenlerin akıl tutulması yaşıyor olmaları gerek…

‘Binlerce Dönümlük Bir Orman Ekosistemi Yok Edecek’

ÇED alanına yakın diğer bir su yapısı, ÇED alanın güneybatısında olup, en yakın mesafesi 5,17 km uzaklıkta bulunan Umurbey Barajı’dır. Alpagut Göleti, ÇED alanının kuzeydoğusunda ve 5,09 km mesafede bulunmaktadır. Projenin tamamı ormanlık arazide. Yok edilecek ormanlık alan en az 270 hektar.  Bu rakama yollar, galeri girişleri vb. dahil değil. Kesilecek ağaç sayısına ilişkin bir rakam verilmemiş…

Proje, TÜMAD’ın Lapseki projesinin hemen bitişiğinde ve bu alanın 2017’den bu yana ne hale geldiğini biliyoruz… Gerçekleşmesi halinde binlerce dönümlük bir orman ekosistemini yok edecek, Bayramdere Barajı ve Umurbey Barajı’nı kirletecek, yakınlarındaki tarım alanlarına zarar verecek ve köyleri yaşanmaz hale getirecek böylesi vahşi bir altın+gümüş madeni projesine razı gelinemez.  

Lapseki’yi, İvrindi-Burhaniye’yi mahveden TÜMAD’ın gözü ne zaman doyacak? Bölge halkını “halkın katılımı toplantısı”na katılarak bu projeye karşı durmaya çağırıyoruz.”

Şimdi Kirazlı’yı Rehabilite Zamanı: Alamos’un Kirazlı Ruhsatı Tarihe Gömülmüştür’

Yerleşim Yerlerini ve Barajları Kirletecek Mesafede

ÇED alanı, Lapseki ilçesine kuş uçuşu yaklaşık 7,5 km, Şahinli köyüne 1,2 km, Subaşı köyüne 3,3 km, Yeniceköy köyüne 3,4 km, Taştepe köyüne 4,2 km, Çamyurt köyüne 4,6 km ve Mecidiye köyüne 5,13 km. mesafede.

İçme ve sulama suyu barajı olan Bayramdere Barajı’nı mutlak koruma alanına da yalnızca 680 metre mesafede. ÇED alanının 12,57 hektar alanı barajın orta mesafeli koruma alanında yer alıyor.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Menekşe Kızıldere: ‘İklim Krizi Sınıfsal Bir Meseledir’

Menekşe Kızıldere hdp ekoloji

HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Menekşe Kızıldere, K2 TV’nin konuğu oldu. Yoksulluğun büyümesiyle ekolojik yıkımların arttığını belirten Kızıldere, iklim krizinin sınıfsal bir mesele olduğunu ifade etti.

Türkiye’de ekoloji mücadelesi son yıllarda çok daha güçlü ve örgütlü bir duruma geldi. İklim krizi kaynaklı değişimlerin her geçen gün daha da kendini hissettirmesi, ekoloji mücadelesini gelecek kuşaklar için çok daha anlamlı bir noktaya getiriyor.

Ekoloji örgütlerini politik karar süreçlerine en çok dahil eden siyasi parti olan HDP, ekoloji siyaseti ile de birçok siyasi partiye öncülük ediyor. Bütçe görüşmeleri öncesi ekoloji örgütlerinin fikirlerini alan HDP, şimdi de ‘Demokrasiye Çağrı Doğaya Saygı’ başlığı altında ekoloji mücadelesi veren tüm kurum ve topluluklara ziyaret gerçekleştirip, politika önerilerini paylaşıyor.

HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Menekşe Kızıldere, HDP’nin ekoloji siyasetini, kadın hareketi ile ekoloji mücadelesinin ortak yönlerini ve yoksullaşma/ekolojik yıkım ilişkisini K2 TV’den Bahar Ünlü’ye yorumladı.

Eren Dağıstanlı: ‘Karadeniz Topyekûn Saldırıyla Karşı Karşıya’

Menekşe Kızıldere: ‘İklim Krizi Derinleştikçe, Sınıf Meselesi Çok Daha Açığa Çıkacak’

İklim krizinin etkileri derinleştikçe sınıf meselesinin daha da belirgin hale geleceğini söyleyen Kızıldere, devletlerin yoksulluğu bir manipülasyon aracı olarak kullandığını belirterek, “Ekoloji gibi konular, her ne kadar soft/yumuşak politika olarak görülse de, sınıf perspektifinden baktığımızda çok ciddi bir sınıf meselesi. İklim krizi meselesi, aslında ciddi bir sınıf meselesidir. Bunun devletler eliyle sınıf perspektifinden çıkarılıp, sanki bireysel tercihlermiş gibi dönüştürülmesi politik bir manipülasyon. Çünkü bizim bir şeyi tüketirken karar vermemiz, ana akım üst düzey politikaları ne kadar etkiliyor tartışılır. Olması gereken aslında devlet politikalarının nasıl işlediğidir bu konuda. Dolayısıyla yoksullaşma ile beraber bu manipülasyon alanı çok iyi kullanılıyor. Yani yoksulluk varken, bu koruma eksenli siyaseti sürdüremeyizin bahanesi oluyor. Fakat bu doğru değil, ekoloji ihtilafları, iklim krizi derinleştikçe sınıf meselesi çok daha açığa çıkacaktır. Üretim etkilenecek, gıda, su pahalı olacak, vergiler artacak ki vergilerin arttığını, gıdanın nasıl pahalandığını artık Türkiye’de herkes son birkaç ay içerisinde iliklerine karşı yaşadı. İklim krizi de bu baskılardan bir tanesi.” ifadelerini kullandı.

Süheyla Doğan: ‘Kapitalist Sistemden Umudumuz Yok, Çözüm Biziz’

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Eren Dağıstanlı: ‘Karadeniz Topyekûn Saldırıyla Karşı Karşıya’

Eren Dağıstanlı

Ekoloji aktivisti Eren Dağıstanlı, K2 TV’nin konuğu oldu. Karadeniz’in topyekûn saldırıyla karşı karşıya olduğunu belirten Dağıstanlı, Karadeniz’de iş makinesinin girmemiş olduğu vadilerin yok denecek kadar az olduğunu ifade etti.

Karadeniz’de ekolojik yıkım tüm hızıyla devam ediyor. Giresun Şebinkarahisar’da yaşanan atık havuzunun patlaması sonucu yaşanan çevre felaketi ile ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan resmi bir açıklama yapılmış değil. Türkiye’nin en çok korunması gereken doğal alanları, HES’ler, taş ocakları ve madencilik çalışmaları sebebiyle vahşice yok ediliyor.

Ekoloji aktivisti Eren Dağıstanlı, Karadeniz bölgesinde yaşanan ekolojik yıkımları, Metin Lokumcu davasındaki adalet arayışını ve İkizdere direnişini K2 TV’den gazeteci Bahar Ünlü’ye yorumladı.

Süheyla Doğan: ‘Kapitalist Sistemden Umudumuz Yok, Çözüm Biziz’

Eren Dağıstanlı: ‘İş Makinası Girmemiş Vadi Yok’

Karadeniz’de iş makinasının girmemiş vadinin neredeyse kalmadığını söyleyen Dağıstanlı, insanların yaşam alanlarını korumak için hukuka ve mücadeleye sarıldığını belirterek; “Aşağıda Karadeniz sahil dolgusu, derelerin önüne en büyük seti çeken bir projeydi. Uzun yıllar devam etti, bu iktidar bitirmiş oldu. Vadi içlerine doğru gittikçe HES projeleri, biraz daha yukarı çıktıkça taş ocağı projeleri, biraz daha yukarı çıktıkça maden projeleri, Samsun-Hopa hattı için yeşil yol projesi, Batı Karadeniz için termik santral projeleri… Böyle topyekun bir saldırıyla karşı karşıyayız. Yani sadece HES’ler değil. Şu anda Karadeniz’in neredeyse iş makinesinin bir şekilde girilmemiş vadisi yok denecek kadar az. Bir yandan da iklim krizi ile mücadele ediyoruz. Bu projeler krizi derinleştiriyor. İnsanlar hukuka, mücadele sarılmaya çalışıyor. Türkiye’nin her yerinde ekolojik yıkıma karşı verilecen ciddi bir mücadele var. İkizdere’de insanlar hala nöbet tutuyorlar, ne yapsın bu insanlar? Ellerinde avuçlarında bir şey yok. Bir canları kaldı, vermedikleri. Fiili olarak direndiler, gözaltına alındılar. İkizdere kamuoyunda duyulmaya başladığı zaman biri ‘bizim için bir şey yapın’ demişti. Lütfen artık bir şey yapalım. Mahkeme kararı çıktıktan sonra, bu iş sümenaltı edilip oldu bittiye getirilecekse, bırakıp gidelim. Ondan sonra Şebinkarahisar ile Dereli ile karşılaşacağız. Mahkeme neyi bekliyor?” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Erdoğan Atmış: ‘Ormanlar, İnşaat Sektörüne Feda Ediliyor’

Okumak için tıklayın

Ekoloji

HAKİM: ‘Sokaktaki Hayvanlar Bitmeyen Bir Soykırım Yaşıyor’

Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu

HAKİM Hayvan Hakları İzleme Komitesi, Gaziantep’te meydana gelen acı olayın ardından sokak hayvanlarının hedef gösterilmesi üzerine bir basın açıklaması yayınladı. 

Gaziantep’te yaşanan acı olayın ardından, sosyal medyada sokak hayvanları hedef gösterilmeye başlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belediyelere sokak hayvanlarının barınaklara toplanması çağrısı sonrası birçok il ve ilçeden hayvanların toplandığına dair ihbarlar paylaşılıyor.

Konuya ilişkin HAKİM bir açıklama yayımladı. Açıklamada sokakta yaşam mücadelesi veren canlıları değil, gerçek suçluların hedef alınması çağrısı yapılarak, kurumlar yüzünden sokaktaki hayvanlar bitmeyen bir soykırım yaşadığı ifade edildi.

HAKİM: ‘Hayvanları Yok Etmek İstiyorlar’

HAKİM tarafından yapılan açıklama şu şekilde:

“Bu olay üzerine her zaman olduğu gibi sokakta yaşayan hayvanlar ve bazı köpek türleri ile ilgili nefret söylemlerinin arttığını gördük. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Sahipsiz hayvanların yeri sokaklar değil barınaklardır. Belediye başkanlarına sesleniyorum, sahipsiz hayvanlar için ön alın, sıcak, güvenli barınaklar kurun.” dedi.

Cumhurbaşkanına Hayvanları Koruma Kanunu’na göre belediyelerin görevinin hayvanı alıp, tedavi edip, kısırlaştırıp aldığı yere geri bırakmak olduğunu, belediyelere bağlı barınakların “geçiçi bakımevi” olarak tanımlandığını hatırlatmak istiyoruz.

Meksika’da Hayvan İstismarına 9 Yıla Kadar Hapis Cezasına Onay

‘Belediyelerden Hayvanları Korumaya Çalışıyoruz’

17 yıldır yürürlükte olan Hayvanları Koruma Kanunu hiçbir şekilde uygulanmadığını, yerel yönetimlerin ve Tarım Bakanlığı’nın yasadan doğan sorumluluklarını yerine getirmediğini, belediyelere bağlı bakımevlerinin ölüm ve tecrit kampı olduğunu biliyoruz. Bizler yıllardır sokakta yaşayan hayvanları yaşatma konusunda sorumluluğu olan belediyelerden hayvanları korumaya çalışıyoruz. Herhangi bir barınağa giden bir kişi bu yerlerin hayvanlar için uygun olmadığını zaten görebilir.

Sokakta yaşayan hayvanların hayatını kolaylaştırmak, insan-hayvan çatışmasını azaltmak için hiçbirşey yapmayan belediyeler yıllardır görevlerinden kaçmak için hayvanları öldürüyor, tecrit ediyor, bilinmeze yolluyor. En temel görevi olan kısırlaştırmayı bile yapmayan bu kurumlar yüzünden sokaktaki hayvanlar bitmeyen bir soykırım yaşıyor.

Kanuna göre “tehlike arz eden hayvanlar” olarak tanımlanan ve yuvalandırılmaları yasak olan hayvanlar için de durum çok farklı değil. Bakımevlerinde ömür boyu hapse mahkum olan bu türler canavar olarak gösteriliyor. Oysa suçlu olan bu türler değil bu türleri şiddet ile yetiştiren kişiler, cezayı neden bu kişiler çekmiyor? Dövüşlerde silah olarak kullanılan bu türleri dövüştüren kişiler yeni yasaya göre 3 aydan 2 yıla kadar yargılanabilecek. Bu cezanın hiçbir anlamı yok çünkü bu ülkede 3 yılın altındaki cezalar erteleniyor yada para cezasına çevrilebiliyor.

HAKİM’den Dayanışma Çağrısı: Elazığ’da Hayvan Soykırımı Yaşanıyor!

‘Bu Anlamsızca Yasa ile Hiçbir Sorunu Çözemiyoruz’

Bu türlerin yuvalanması, üretimi, satışı yıllardır yasak olmasına rağmen el konulan hayvan sayısı her sene artıyor. Bu sorunu yasaklayarak çözemeyeceğimiz çok açık. Bu yüzden bizim talebimiz türlerin yasaklanması değil, denetimlerin artırılmasıydı. Bu hayvanlara yuva olan kişilere eğitim verilmesi ve bu kişilerin denetlenmesi ile bu sorunu çözebilirdik ancak çıkan bu anlamsız yasa ile hiçbir sorunu çözemiyoruz.

Eğer sokakta yaşayan hayvanların sorunlarını çözmek isteselerdi öncelikle hayvan üretimini bitirirlerdi. Çünkü petshoplardan satın alınan hayvanların çok büyük kısmının sonu ya sokak yada bakımevi oluyor. Bir istekle satın alınan hayvanlar sorumlulukları fazla olduğu anlaşıldığında, zaten kişi tarafından alınıp satılabilen mallar olarak görüldükleri için, sokağa terk ediliyor.

Sokaktaki insan-hayvan çatışmasının önüne geçmek için öncelikle popülasyonu azaltmak gerekiyor. Ama belediyelerin yaptığı gibi aynı neşterle 10 ameliyat yapmak, anestezi altındayken bile hayvanı geri sokağa bırakmak hayvan soykırımından başka bir şeye sebep olmaz. Belediyeler genel cerrahi prensiplere uyarak, hayvan koruma gönüllüleri ile birlikte çalışarak bu sorunu çok çok önce çözebilirdi ancak YAPMADILAR. Şimdi birde hayvanları kapatmayı, yok etmeyi istiyorlar. Bu sorunun sebebi hayvanlar değil görevini yerine getirmeyen kamu kurumlarıdır. Lütfen tepkinizi gösterirken sokakta kuytu bir köşede yaşam mücadelesi veren canlıları değil gerçek suçluları hedef alın.”

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Hakan Dedeoğlu: ‘Trakya’yı Yok Ederek, İstanbul’u Kurtaramazsınız’

Hakan Dedeoğlu Lüleburgaz

Çevre Gönüllüsü Hakan Dedeoğlu, K2 TV’nin konuğu oldu. Trakya’nın İstanbul’un kirlilik bahçesi olduğunu belirten Dedeoğlu, ‘Trakya’yı yok ederek, İstanbul’u kurtaramazsınız’ ifadelerini kullandı.

Trakya bölgesinde yaşanan çevre felaketleri artarak devam ediyor. Ergene nehrinde yaşanan kirlilik, bütün bölgede insan sağlığını ve ekosistemi tehdit ediyor. Kanser vakalarında başı çeken Trakya illerinde, onkoloji üniteleri de insanlarla dolup taşıyor. Hükümetlerin kirliliğin ortadan kaldırılmasına yönelik verdiği vaatler de bir türlü gerçekleşmiyor.

Uzun yıllardır bölgede çevre çalışmalarında bulunan, TEMA Vakfı Lüleburgaz temsilcisi Hakan Dedeoğlu, Trakya bölgesinde yaşanan doğa katliamlarını, Ergene havzasındaki zehirli atık sorununu ve bölgede patlama yaşanan kanser vakalarını K2 TV’den gazeteci Bahar Ünlü’ye yorumladı.

Av. Bülent Kaçar: ‘Saros Körfezi’nde Vandalizm Yaşanıyor’

Hakan Dedeoğlu: ‘Trakya’da Kanser Vakalarında Olağanüstü Artış Var’

Bölgede yaşanan kanser vakalarındaki olağanüstü artış olduğunu, onkoloji bölümlerin dolup taştığını söyleyen Dedeoğlu, yetkililerin bir seferberlik ile çözüm üretmesi gerektiğini belirterek; “Trakya’da 3 tane il ve dolayısıyla 3 tane valilik var. Bu valilerin iktidarların değil, devletin valileri olarak, halka göstermelik değil gerçekten geleceğe dair çözümler üretmeleri gerekiyor. Özellikle Trakya için söylüyorum, Trakya Belediyeler Birliği var. Bu işin daha ciddi bir seferberlikle, vakaların durduğu dönemlerde değil, şu andan itibaren yaşananların ortaya koymak gerekiyor. Her yerimiz kirli, yetkililerin bunu masa başından görmesi imkansız. Trakya toprakları tarım konusunda Türkiye’nin en verimli toprakları. Ben şahsen Trakya, İstanbul’un arka bahçesi olmalı ama biz bunu İstanbul halkı başta olmak üzere onların gıda ihtiyaçlarını karşılamak adına düşünmüştük.  Ama onlar bizi kirlilik bahçeleri yaptılar. İstanbul’a çözüm arayanlar; Trakya’yı yok ederek, İstanbul’a çözüm bulamazlar.” ifadelerini kullandı.

Trakya’yı Öldüren ‘Bitmeyen İhmal’: 285 Kilometrelik Zehir ve Daha Ötesi

Okumak için tıklayın

Ekoloji

İtalya Kürk Çiftliklerini Yasaklıyor

Kürk ticareti

2021’in sonuna yaklaşırken, İtalya’dan Türkiye’ye ve diğer ülkelere örnek olabilecek umut verici bir haber geldi. İtalya, ülkede kalan tüm kürk çiftliklerinin önümüzdeki altı ay içinde kapatılmasını öngören tasarıyı bütçe toplantısında oylayarak kürk üretimini ve çiftliklerini yasaklama kararı aldı. Böylece hayvan hakları örgütlerinin uzun süreli mücadelesi sonucu hayvanlar için önemli bir kazanım elde edilmiş oldu.

İtalyan Senatosu Bütçe Komitesi dün, ülkedeki 10 kürk çiftliğini altı ay içinde kapatacak ve İtalya genelinde kürk üretimine kalıcı bir yasak getirecek değişikliği onayladı. Kararın son aşamada Parlamento tarafından onaylanacağına ve yasağın en kısa sürede yürürlüğe gireceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Bu karar; vizon, tilki, rakun köpekleri ve çinçilla (chinchilla) da dahil olmak üzere kürk üretimi için İtalya’da hayvan yetiştirilmesini derhal yasaklamayı öngörüyor. Aynı zamanda İtalya’daki tüm aktif kürk çiftliklerinin 30 Haziran 2022’ye kadar kapatılmasını ve Tarım Bakanlığı’ndan toplam 3 milyon Euro’luk bir tazminatın üreticilere ödenmesini kapsıyor.

İtalya’da her yıl 60 binden fazla mink kürkleri için öldürülüyor. Hayvan hakları örgütlerinin çabaları ve kürk karşıtı toplumsal tepki sayesinde, 1 Ocak 2022’den itibaren bu zulüm bir daha asla İtalya’da tekrarlanmayacak. Ancak mevcut tesislerdeki hayvanlara ne olacağı henüz bilinmiyor.

İstanbul Dolphinarium’u Protesto Ederek, Burak Özgüner’i Andılar

Dönüşüm Stratejisi Kamu Fonlarıyla Uygulanacak

Karar, yakın zamanda hükümete ayrıntılı bir rapor sunan hayvan koruma kuruluşu Humane Society International’ın (HSI) ve İtalya merkezli LAV adlı hayvan hakları örgütünün kapsamlı ve uzun vadeli mücadelesi sonucu alındı.

Gucci, Valentino, Armani, Prada ve Versace gibi ülkenin moda devlerinin birçoğunun koleksiyonlarında gerçek kürk kullanımını bırakması da yasa değişikliğinde ve bu dönüşümde etkili oldu.

Hayvan zulmü ve zoonotik hastalıklardan kaynaklanan halk sağlığı riskleri nedeniyle kürk çiftliklerine son vermeyi amaçlayan HSI/Avrupa’nın “kürk çiftliği dönüştürme önerisi”, İtalya Parlamento Üyesi ve Hayvan Hakları Komisyonu Üyesi Michela Vittoria Brambilla tarafından uygun bulunduktan sonra, dönüşüm stratejisini mevcut kamu fonlarıyla uygulamak için siyasi eylemi başlatıldı. Değişiklik ise resmi olarak Senatör Loredana De Petris tarafından sunuldu.

‘Bu Risk ve Zulüm Ekonomik Faydayla Haklı Çıkarılamaz’

HSI İtalya Direktörü Martina Pluda, yeni yasakla ilgili olarak şunları söyledi: “Bu karar, İtalya’da hayvanların korunması için tarihi bir zafer. Ülkemizde kürk çiftliklerini kapatmak ve yasaklamak için ekonomi, çevre, hayvan hakları ve halk sağlığına ilişkin pek çok sebebimiz var.

Yabani hayvanların moda için anlamsızca toplu olarak üretilip yetiştirilmesine izin vermek, hem hayvanlar hem de insanlar için risk oluşturuyor. Bu risk, zulüm içeren kürk endüstrisinde faaliyet gösteren küçük bir azınlığa sunulan sınırlı ekonomik faydalarla haklı çıkarılamaz. İtalya’da alınan bu kritik karar işte bu gerçeği kabul ediyor.

Pek çok tasarımcı, perakendeci ve tüketicinin kürkten vazgeçmesi ve kürk çiftliklerinin dönüştürülmesi, insanlara kürk ticaretinin sağlayamayacağı sürdürülebilir bir gelecek sunuyor.”

COVID-19 Pandemisi Hak Temelli Mevcut Baskıyı Artırdı

COVID-19 pandemisi de hayvan sömürüsünün ötesinde, kürk çiftliklerinin hem insanlara hem de insan olmayan hayvanlara ne denli zarar verebileceğini, salgın hastalıkların insandan hayvana ve hayvandan insana kolaylıkla geçebileceğini ortaya koyması açısından kürk yasaklarında ve kürk çiftliklerinin yasaklanmasına yönelik baskının artmasında önemli bir rol oynadı.

Aralık 2021 itibarıyla, İtalya dahil 12 ülkedeki (10 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada) 465 vizon çiftliğinde COVID-19 salgınları doğrulandı. Şubat 2021’de Avrupa Gıda Standartları Ajansı, tüm vizon çiftliklerinin COVID-19 salgınları için risk altında sayılması gerektiğini bildirmişti.

Nusret Önünde Vegan Protesto: ‘Yaşam Hakkına Saygı Duy’

2021 Dönüm Noktası Oldu

2021, dünya genelinde kürk karşıtı kampanyalar için önemli bir milat oldu. Sadece moda dünyasının ünlü isimleri kürk kullanımına karşı mesajlar vermekle kalmadı, dünyanın dört bir yanındaki şehirler ve ülkeler de kürk üretimini veya satışını yasaklayan düzenlemeleri uygulamaya koydu.

  • Daha bu ay, moda sektörüne örnek olabilecek bir adımla ELLE dergisi ve dünya çapındaki 45 baskısının tamamı, çevrimiçi versiyonları da dahil olmak üzere, kürk reklamlarına ve tanıtımlarına son verdiğini duyurdu.
  • Eylül ayında Yves Saint Laurent, Gucci, Balenciaga ve Alexander McQueen gibi lüks moda markalarının bağlı olduğu Fransız moda endüstrisinin en büyüklerinden biri olan Kering şirketler grubu, Canada Goose, Valentino, Oscar de la Renta, Tory Burch, Moose Knuckles, Mackage ve Rudsak’ın da yaptığı gibi, hayvan kürkü kullanımına son verdiğini açıkladı.
  • Bundan bir ay sonra İrlanda hükümeti, uzun süredir hayvan hakları aktivistlerinin mücadele ettiği kürk çiftliklerine karşı harekete geçerek kürk üretimine yasak getirildiğini, 2022’de uygulamaya konacak yeni yasayla kedi, çinçilla, köpek, tilki, vizon ve gelincik gibi pek çok hayvanın kürk çiftliklerinde derileri ve kürkleri için hapsedilmesinin ve yeni kürk çiftliklerinin kurulmasının yasadışı hale geleceğini açıkladı.
  • Bu yılın başlarında İsrail kürk satışını yasaklayan ilk ülke oldu. Birleşik Krallık’ta İngiliz hükümeti de, hayvan kürkü ithalatını ve satışını yasaklamayı gündeme almak için resmi bir çağrı yaparak bilgi ve veri toplama sürecine girdi. 2022’de İngiltere çapında #FurFreeBritain kampanyası en önemli başlıklardan biri olacak.
  • ABD’nin çeşitli eyaletlerinde Ann Arbor, Brookline, Weston, Hallandale Beach ve Boulder gibi şehirlerde kürk satışı yasaklandı. Daha önce Los Angeles, West Hollywood, Berkeley ve San Francisco da kürk satışını yasaklayan şehirler arasında yer almıştı.
  • Ünlü modacı Stella McCartney, HSI ile birlikte çalışarak kürk üretiminin dünya çapında sona ermesine yardımcı olmak için ülke liderlerine seslenen bir kampanya başlattı. Toplanan yaklaşık 900 bin imza, HSI ve Fur Free Alliance (Kürk Karşıtı İttifak) tarafından Roma’daki G20 toplantısı öncesinde heyete teslim edildi.

Türkiye Kürk Üretimi ve İthalatını Yasaklamadı

Ulusal mevzuatta kürk hayvanı yetiştiriciliğine ilişkin açık bir hüküm bulunmasa da kürkü için çinçilla yetiştiriciliği yapıldığı ve bu işletmeleri denetleyen bir sistemin bulunmadığı biliniyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın web sitesinde, kürkü için yetiştirilen çinçillaların 10-14 aylık olduklarında çeşitli yöntemlerle öldürülebilecekleri, ancak tercihen bayıltma veya boynunu kırarak öldürmenin en yaygın yöntemler olduğu belirtiliyor.

2019’un Ekim ayında hayvan hakları savunucularının uzun süreli çağrıları sonucu beş partinin uzlaşısıyla ortaya çıkan TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu raporu, hayvanlardan kürk elde etmenin, yurtdışından ülkeye işlenmiş ya da işlenmemiş halde kürklerin girişini sağlamanın ve kürk elde etmek için hayvan yetiştirmenin/üretmenin yasaklanmasını tavsiye ediyordu.

Bu madde, kürk ve deri çiftliklerinin kapatılması, kürk ithalatının yasaklanması ve veteriner fakültelerinde kürke dair müfredatın kaldırılmasına yönelik taleplerin gerçekleşmesi için önemli bir dönüm noktası olacaktı. Ancak bu yıl TBMM’den geçen güncellenmiş 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda kürk çiftliklerinin yasaklanıp kapatılması ve hayvanların korumaya alınması gündeme bile gelmedi.

‘Binlerce Yunus Yakalanıp, Dünyanın Dört Bir Yanına Satılıyor’

Biliyor Musunuz?

  • Dünyada her yıl 100 milyondan fazla hayvanın kürkü için öldürüldüğünü,
  • Sadece Çin’de 20,6 milyon mink, 14,1 milyon tilki ve 4 milyon rakun köpeğinin kürkü için öldürüldüğünü,
  • 2018 yılında 2 milyonun üzerinde yaban hayvanının kürkünün satıldığını biliyor musunuz?

Türkiye Vegan Derneği’nden Çağrı

Vegan Derneği Türkiye konuya ilişkin dayanışma çağrısı yaptı. Dernek, “2021, ‘kürksüz’ bir geleceğe doğru dönüm noktalarından biri olmasına rağmen hayvan hakları örgütlerinin hala desteğinize ve katılımınıza ihtiyacı var. Kürk kullanımına son vermek için marka ve şirketlere çağrı yapabilir, sosyal medyada kürk endüstrisi gerçeklerine dair içerikleri paylaşabilir ve imza kampanyalarına destek vererek kürk karşıtı mücadeleyi büyütebilirsiniz. Kürk sektörüyle birlikte hayvan sömürüsünün sistematik ve kitlesel olarak sürdürüldüğü, fakat daha arka planda kaldığı için geniş bir kesim tarafından bilinmeyen veya destek görmeyen et, süt, yumurta, deri, yün, ipek böcekçiliği, arıcılık gibi endüstrilere son vermek ve hayvan zulmünden kazanç sağlayan tüm sektörleri vegan bir geleceğe doğru dönüştürmek elimizde.” açıklamasını yaptı.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur / We Animals Media

Okumak için tıklayın

Öne Çıkan Haberler