Bizi Takip Edin

Yazarlar

Kötülüğün Sıradanlığı Her Kesimde Aynı: Statükoculuk

Statükoculuk Barış Bayram

Kötülüğün Sıradanlığı Her Kesimde Aynı: Statükoculuk | Kötülüğün sıradanlaşmasını (yakınsanan ve “asla yapmaz” zannedilen bireylerin de en kınanası yanlışları bile sıkça yapmasını) hep kaçınılmaz olarak sağlayan mikro ve makro statükoculuklara karşı bireylerin düşünsel olarak özerk bir biçimde mücadele etmesi ve yaşam boyu kararlılıkla gerektiğinde somut olarak harekete geçmesi adaletin gerçekleşmesinin ve etik bir birlikte yaşama dünyasını tesis etmenin her zaman en temel ve zorunlu yöntemidir.

BARIŞ BAYRAM | “Statüko”, giriş niteliğinde bir tanım önerecek olursam, hangi bireylerin, örgütlenmelerin ve dayandıkları söylem bileşenlerinin, davranışlarının, üretimlerinin, düşünme vb. kabiliyetlerinin, motivasyonlarının, çalışmalarının, birlikte yaşama tarzlarının, kendini gerçekleştirmelerinin ve genel olarak varoluşlarının söz konusu somutlaşmalar karşılığında ne kadar statü, güç ve değerbilirlik ile ödüllendirildiği ve cezalandırıldığı, kimlerin ve nelerin hangi olumlanma ve olumsuzlanma karşılıklarına denk düşmekte olduğu ve böylece tüm bu mevcut durumlar ve bu durumların böyle olmasını sağlayan geçmiş ve mevcut sistemler, yapı ve ilişki örüntüleri, ödüllendirme ve cezalandırma mekanizmaları, sosyal normlar, güç ilişkileri, etik anlayışlar, eğitim ve ekonomi sistemleri, kaynak dağıtımı, ideolojik ve kuramsal temeller, düşünsel araçlar, hakim olan ya da olmayan ancak birileri tarafından kullanılan entelektüel yaklaşımlar, bireylerin tekil etkileşimlerindeki değer belirleme biçimleri ve bunlara ait adalet ve adaletsizlik örüntülerinin bütünüdür.

Ancak yukarıda tanımını yaptığım “statüko” çok sayıda makro statükonun oluşturduğu bütünsel bir statükodur; örneğin, Türkiye’de statüko. Dolayısıyla, yine sıralanan bileşen maddeleri kendi içerisinde bütünsel bir şekilde bir araya getiren ve birbirinden farklı olan çeşitli makro statükolar vardır; örneğin, “din-referanslı statüko” diyebileceğimiz bir makro statüko, “seküler statüko” diyebileceğimiz bir başka makro statüko, seküler statüko ile kesişen ancak aynı statüko olmayan “laiklik statükosu” diyebileceğimiz bir başka makro statüko, “kapitalist statüko”, “anti-kapitalist statüko”, “milliyetçi statüko”, “navegan statüko” vs. yüzlerce makro statüko saptanıp ayrı ayrı inceleme nesnesi yapılabilir, zira her bir makro statüko kendine özgü statüko örüntüleri ile çeşitli yönlerde etkiler üretmektedir. Mikro statükolar ise makro statükolardaki bileşen rollerine karşın kendilerini tüm makro statükolardan ayıran birtakım başkalıkları olan ve bu başkalıkları kavramsal ve özgün bir ayrım yerine çoğu kez belli örüntülerle kabilecilik yapmakta ortaklaşmaktan kaynaklanan etkileşim ağlarına özgü çoklu örüntüleriyle daha sık karşılaşılan ve genellikle görece daha az sayıda bireyin oluşturduğu statükolardır.

Statükoculuk: ‘Makro Statüler ve Mikro Statüler Birbirini Güçlendirme Eğilimindedir’

Statükolar entelektüel otonomi ve adalet ilkelerini en temelden esas almadıkları ölçüde ilerlemeden ve etikten şu şekilde uzaklaşmaya mahkumdur: Makro statükolar ve mikro statükolar birbirinin söylem ve çıkarlarına destek verdiği ölçüde birbirini güçlendirme eğilimindedir. Bu, ayrıca, makro statükolarla başka makro statükolar arasında da görülen bir dinamiktir, tıpkı mikro statükolarla başka mikro statükolar arasında olduğu gibi. Elbette tersi durumlarda ise birbirini güçsüzleştirme çabaları belirmektedir.

Aynı “statükolar-arası” sorunlu dinamikler herhangi bir statükoda -örneğin 2 bin bireyden oluşup yoğun bir şekilde kabilecilik yapan Norveçli vejetaryen liberal bilim insanlarından ibaret bir sosyal ağa ait bir mikro statükoda- herhangi bir bireyin ya da üretim veya kabiliyetlerinin nasıl karşılıklar bulacağını belirleyen “statüko-içi” örüntülerde de geçerlidir. Bir mikro -ya da makro- statükoyu ve dolayısıyla o statükonun en yüksek statüleri ve güçleri sağlamayı doğru bulduğu (ve doğru olmadığı ölçüde de akladığı) ve böylece sağladığı bireyler, örgüt(lenme)ler, davranışlar, eserler, düşünsel araçlar, kuramlar vesairesini en çok destekleyenler söz konusu statükolarda en çok ödüllendirilir ve bir de elbette aynı ödüllendirme kriterlerine en çok uyanlar. İlgili statükonun kriterlerindeki ve bunların bileşen yaklaşım ve temellerindeki yanlışlar sorunlu seçimlere neden olduğunda güç ve statü kaygılarıyla bu sorunlu kriterlerin karşılamaya yönelen bireyler seçilip yükselebilmekte ve güçlendirilmektedir. Bu sorunlu örüntü ve yaklaşımları eleştiren ve aşan ve dolayısıyla -kendi özerklikleri ve adaletli anlayışları sayesinde- kendilerinden beklenen sorunlu uyumluluğu sağlamaktan kaçınan ve sonuç olarak etik ve entelektüel bakımlardan daha kabiliyetli olan (statükoların etik ve ilerleme doğrultularının ve toplumun en çok ihtiyaç duyduğu ve ödüllendirilmesi adaletin sağlanabilmesinin en temel gereği olan) bireyler ise statükolar tarafından güçsüzleştirilmekte ve hatta çatışmanın boyutuna göre tamamıyla dışlanıp yok edilmeye çalışılmaktadır.

Otoriteryenliğin Dayanılmaz Pasifliği

Tüm Statükoculuklar Uygarlaşma Bağlamında Gerilemeye Neden Olmaktadır

Statüko fenomeni hakkındaki açımlamalarımın “statükoculuk” fenomenini aydınlığa çıkarıp hakikat kalitesi yüksek bir biçimde erişilebilir hale getirdiğini düşündüğümden statükoculuk tanımımı bu noktada önermeyi uygun bulmaktayım. Statükoculuk herhangi bir statükonun içerisinde statü ve güç edinme, koruma veya ilerletme kaygıylarıyla o statükonun mevcut durumundaki adaletsiz ve sorunlu olan her tür -ve herhangi bir, ancak elbette en çok daha daha fazla yatırım yapılmış ve dayanak noktası kılınmış- durumu, kriteri, sistemi, olayı, sonucu, bileşeni, temeli, örüntüyü, mekanizmayı ve dinamiği olumlamak ve ters yöndeki sarsıcı/bağdaşmaz yaklaşımlara karşı mezkur statükoyu desteklemek ve dolayısıyla böyle uyumlu/bağdaşır eğilimlerde beliren bir zihniyet ve varoluş biçimi anlamına gelir.

Hangi kesimde olursa olsun tüm statükoculuklar ve dolayısıyla her tür makro statükoculuk ve mikro statükoculuk aynı sorunlu örüntülerle adaletsizliklere, kabiliyetsizliklere, kötülüklere ve uygarlaşma bağlamında gerilemeye neden olmaktadır.

Statükoculuğa ilkece karşı durmak, statükoculuğun temel sosyokültürel örüntülerinden başlıcası olan kabileciliğe karşı hakikaten ve kabiliyetli bir şekilde mücadele etmek ise statükocu ve kabileci örüntülerin düşmanlığını kazanmaya en ciddi ölçüde neden olan ters düşme tarzlarındandır.

Statükocu statükolar (statükolarının statükoculuğunu yapan bireyler) onları desteklemenizi, onların ödüllendirdiklerini ödüllendirmiş olan sistem ve örüntüleri desteklemenizi, hiç değilse onlarla bağdaşmazlıklara ve ters düşmelere yönelmemenizi talep eder ve bu statükocu beklentinin gerçekleşmesini sağlamak üzere tüm güç ve olanaklarını kullanır.

Statükoculuk en çok da ilgili statükolarda en fazla güç ve statü edinmiş birey ve örgüt(lenme)lere yarar, zira statükonun sorunlu bileşenleri sarsılarak düzeltilmeleri gerektiği ortaya çıktığında sorunlu bileşenleri sayesinde en çok güç ve statü edinmiş olanlar bu statülerini o ölçüde kaybetmelerine ve bu sorunlu bileşenler yüzünden kendilerine adaletsizlik yapılarak güç ve statü bakımından dezavantajlı kılınmış bireyler de daha kabiliyetli ve hak eden taraflar oldukları anlaşılacağı için kendilerine geçmişin telafisi de dahil çok daha fazla güç ve statü sağlanmasına yönelik statükonun kaynak dağıtımında ilgili bireylere de ciddi maliyet üstlenmeler düşebilen birtakım değişiklikler zorunlu hale gelecektir. Dolayısıyla, en küçük bir kuramsal bağdaşmazlık ya da geçmiş veya şimdiye ilişkin ya da geleceğe (önerilere) dair minör bir ters düşme ve düzeltici ayrım bile statükocular -özellikle de en güçlü ve en yüksek statü sahibi bireyler, otorite ve elitler- tarafından bir tehdit olarak algılanabilmektedir. Hele ki temelleri dönüştüren etik ve entelektüel eleştiriler, çürütmeler ve alternatif inşalar ise statükocu bireylerde -bilhassa statükocu otorite/elitlerde- söz konusu değişimleri önerip eleştiri getiren bireylere karşı faşist bir düşmanlık isteği ve çabasını kaçınılmaz olarak doğurmaktadır.

Bu yüzden, bahse konu sorunlu anlayışları ve nedenselliklerini anlamadıkça ve terk etmedikçe, statükoculuklar, kabilecilikler ve -pasif- otoriteryenlikler her zaman her kesimde hakim sosyokültürel örüntüler olarak insanların varoluşlarını en temelden belirlemeyi sürdürecektir.

Değişmekten Kaçınarak İlintili Statükoların Bir Parçası Olmayı Sürdürürüz

Statükoculuğun dışsal etki kaynaklarını bu şekilde belirledikten sonra nihayet konstitüsyonumuzun sorunlu içsel etki kaynaklarını açıklığa kavuşturmamızın vakti geldi düşüncesindeyim: Statükoları hep farklı etkileşim ağlarımızda devraldığımız ve dolayısıyla tüm adaletsizlik etkilerine rağmen içselleştirdiğimiz ve severek desteklediğimiz tarzlarda kendimiz yeniden üretip yaşıyoruz; yani statükolar önce ve en çok da bireylerin kendi varoluşlarında kendi bireysel geçmişlerinden beslenip güçlenerek ve kendi -sorunlu- geçmişlerini aklama motivasyonundan kaynaklanarak somutlaşıp aktif hale gelen örüntülerdir.

O yüzden, statükolar sadece kendi dışımızda gerçekleşmekte olanlardan değil, aynı zamanda kendi benliklerimizin en derin örüntü ve temellerine kadar kendimize ait gördüğümüz tarzda içimize yerleşmiş olanlardan oluşur. Diğer bir deyişle, statükolar ile ters düşmek, onları eleştirmek, sarsmak, aşmaya ve düzeltmeye çabalamak hem bu statükolardan çıkarları bulunan başkalarını hem de aynı sorunlu örüntüleri o ana dek uzun zamandır taşıyan kendimizi “rahatsız eder” ve bu rahatsızlıklardan ve ilintili maliyetlerden kaçınmak amacıyla mevcut durumumuzu korumak isteriz ve sonuçta değişmekten kaçınarak ilintili statükoların bir parçası olmayı sürdürürüz. Böylece bir statükonun parçası olanların etkileşimleri aracılığıyla statükolar gitgide güçlenir ve düzeltilmeleri gittikçe zorlaşır, neredeyse “olanaksızlaşır”.

Dolayısıyla, statükoları sarsmak bireyin önce tüm yakınsadıklarına ve kabilecilik beklentisindeki çevresindekilere rağmen, cesaretle ve maliyet üstlenerek kendindeki sorunlu statüko bileşenlerini tespiti, eleştirisi ve kurtulma çabası olarak kendini değiştirip dönüştürmesi ve dolayısıyla ilintili geçmiş ve mevcut sorunlu statüko örüntüleri için gerekli telafi ve alternatif inşası çalışmalarını gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir.

Statükolar sayesinde elde ettiğimiz adaletsiz avantajları, statüleri ve gücü terk etmek, dağıtmak, aynı şekilde statükolar sayesinde başkalarının elde ettiği adaletsiz avantajları, statüleri ve gücü de geri almak ve adaletsizce güçsüz ve statüsüz bırakılmış daha kabiliyetli olanlara bu statü ve güçleri sağlamak gibi hem kendi geçmiş ve mevcut durumumuza hem de yakınsadıklarımız dahil kendi statükolarımızdaki başkalarının geçmiş ve mevcut durumlarına karşı düzeltme ve telafi odaklı bazı değişiklikleri hayata geçirmenin zorluğudur, bir bireyin herhangi bir düşüncesini ya da davranışını değiştirmesini zorlaştıran. Yani ne geleneğin etkisiyle ne normalleştirmelerle ne de kapitalizmle ve benzeri büyük güçlerle ilgisi var, statükoların ve insanların -etik, entelektüel ve adalet bağlamlarında değişmeleri çok kritik önemde olduğunda bile- değiş(e)memelerinin.

Yanlış Toplumda Doğru Politikacı Yükselemez

Statükocu Statükoları Sarsabilecek Bireyler Akademik Hayatta İlerleme Kaydedemez

Statükocu statükolar kendi statükolarını destekleyen ve aklayan kuramları, etik anlayışları ve akademik araştırmaları üreten bireylere güç ve statü artışı sağlar ve tam da böyle yapıldığı için güç-yöneltimli statükocu bireyler de akademik ve diğer entelektüel üretimlerinde güç ve statü kaygısı önceliği ile böyle statükocu üretimler yapar ve statükoların adaletsizliklerini daha da fazla destekler ve aklar. Statükolar da etik, entelektüel ve akademik bakımdan daha düşük kabiliyetli olan bireylere bu desteklerine karşılık adaletsiz bir şekilde en yüksek statü ve olanakları sağlar. Dahası, böyle yükselen akademisyenler vesaire de öğrencilerinden ve bağımsız üreticilerden sadece bu sorunlu ve düşük yaklaşımları destekleyen ve hiç değilse bunlarla bağdaşmaz olmayanları yükseltir ve diğerlerini yok etmeye çalışır ve hatta böylece kendisine sağlanan yüksek statü ve gücü sayesinde yok eder. Toplum da kabilecilik ve pasif otoriteryenlikleriyle ve adaletsizlik ve entelektüel otonomisizlikleriyle söz konusu yok etmelerde çok güçlü bir suç ortağı olur ki bu da statükoculuğun yaygın bileşenlerindendir. Bu adaletsiz karşılıklı güçlendirmeler statükoların düzeltilmesini önlediği gibi statükoları aşıp sarsabilecek ve alternatif inşalar gerçekleştirebilecek kadar yüksek kabiliyetli bireylerin eğitim hayatında en düşük notlarla başarısız olmalarına ve akademik olarak değersizleştirilip tamamen dışlanmalarına neden olur. Tam da bu yüzden, etik, adalet ve entelektüel otonomi kabiliyetleri düşük olanlar yüksek statü sahibi akademisyenler tarafından resmi ve formel biçimlerde ödüllendirilip yükseltilir. Zira yüksek statü sahibi ve böylece başkalarını yükseltme(me) konusunda en ciddi güçleri elinde bulunduran akademisyenler sadece kendilerinin devralmış oldukları sorunlu kuramsal yaklaşımları kendilerinden devralan ve eleştirmeyen öğrencilerini ve dahası devralıcı ve ters düşmeyici bir pasif otoriteryenlik zihniyetindeki öğrencilerini yükseltir ve öğrencisi olmayanlar arasından ise sadece bu tür düşünce insanlarına ve yazarlara değer verir ve onları güçlendirir. Böylece statükocu statükoları sarsabilecek bireyler akademik hayatta ve entelektüel çevrelerde statü anlamında ilerleme kaydedemez ve entelektüel kariyerlerinde asla başarılı olamazlar, en üstün ve faydalı kabiliyet ve üretimlerine rağmen en düşük statüde bırakılıp ekonomik olarak dezavantajlı kılındıkları gibi her tür sosyal bağlamda da bu şekilde sistematik olarak güçsüzleştirilirler.

Bize güç veya destek sağlaması daha muhtemel birey ve örgütlenmelerin güçlerini maksimize etmek -zira aksi takdirde bize güç sağlamak istediklerinde bile güçleri daha önce azaltıldığı için daha az güç sağlayabilecekleri şeklinde nahoş bir gerçek söz konusudur- ve yine onların bize güç sağlamayı seçmesini daha olası kılmak için bir tür hile-kapsayıcı yatırım gibi birilerine adaletsizlikleri dahil birtakım yanlışlarında destek vermek ya da mümkün mertebe ters düşmeyici ve bağdaşır pozisyon almak kabileciliğin esas örüntüsü olduğundan statükoculukların kendilerine uygun kabilecilikleri neden desteklediği böylece iyice anlaşılmıştır zannediyorum. Ve çoğunlukla daha çok sevdiğimiz, saydığımız ve düşünsel olarak ya da çeşitli bakımlardan önemseyip yakınsadığımız bireylerle birbirimizi adaletsiz tarzlarda desteklediğimiz kabileciliklerimizden ve ilintili statükoculuklarımızdan kurtulmamız gerektiği hususuna odaklanmak istiyorum.

Nepotizme Karşı Mücadele Etmek Gerekir

İçine doğduğumuz kültür ve ortamlardaki statükolar ve böylece kendimizi içine hep çoktan düşmüş bulduğumuz ve çoğu zaman farkına bile varmadığımız adaletsizlik ve kötülüklerini devraldığımız statükoculuklar çok çeşitlidir. Eş, sevgili, dost, aile, akraba dahil sevdiklerimiz, hayranlık duyduklarımız, güçlerine gerçekten çok fazla ihtiyaç duyduklarımız, kariyer ve statülerinden hareketle kendilerine üstünlükler atfettiklerimiz, politik liderlerimiz, çalışma arkadaşlarımız vb. yakın sosyal ağlarımız, hocalarımız, öğrencilerimiz vesaire adaletsizliklerin en çok üretildiği, yanlışları en erken, kalıcı ve yaşam boyu hep yeniden ve farklı biçim ve içeriklerle çok daha fazla devraldığımız ve bizi statükoculuk, otoriteryenlik ve kabilecilik yapmaya ciddi ölçüerde çeken statükoları oluşturur.

Oysa her kesimde oldukça eleştirilen nepotizm de -daha sorunlu, yaygın ve karmaşık kabilecilikler kadar adaletsizlikler üretmemekle beraber- en basit, bariz, eleştirilmesi görece kolay ve ürettiği adaletsizlik biçimlerinin ve söylemsel yanlış inşa tarzlarının yapısal olarak çok daha kısıtlı olduğu bir kabilecilik formu ve daha karmaşık kabileciliklerin içerisinde de sıkça rastlanan bir kabilecilik bileşenidir. Dolayısıyla, nepotizme karşı mücadele etmek gerekir, ancak diğer kabilecilik türlerine karşı çok daha ciddi bir mücadele gerekmektedir. Böyleyken nepotizmi eleştirip akademik, politik ve sosyal etkileşimlere özgü kabilecilikleri yıkmaya ve düzelterek dönüştürmeye çalışmamak ve ısrarla böylesi kabilecilikler yapmaya devam etmek kabul edilemez bir etik sahtekarlıktan ve sorunlu bir yüzeysellikten öte anlam taşımaz, ancak maalesef bu hileli pozisyonun da daha ciddi adaletsizlikleri gizlemek için gitgide tercih edildiğini üzülerek gözlemlemekteyim.

Statüko dendiğinde yaygın ve manidar bir yanlış anlamlandırma ile insanların aklına en çok da politik erkin uygulamaları, müesses nizam, kurulu düzenin temel dayanakları, devletin kuruluş kodları, “devlet politikası”, hakim gelenekler, çoğunluğun benimsediği normlar, toplumun genelinde kabul gören düşünce ve davranış örüntüleri, yukarıdan aşağıya dayatılanlar ve hatta özgürlükleri kısıtlayan ahlakçı anlayışlar, bir devletin hukuki ve benzeri metinleri ve resmi majör kararları dahil kurucu bileşenleri, ekonomik yapılar ve makro faktörlerin gelmesi şeklinde bireylerin kendi varoluşlarındaki adaletsizlikleri gizlemek üzere meseleyi çarpıtıcı bir indirgeyicilik ile uzaklarda bir yerdeki bir “karşı tarafa” atmalarındaki yanılgının derinliği ise karşımızdaki meselenin toplumsal kaynakları anlamında ne kadar ağır olduğunu gösteriyor.

Bir yandan eğitim sistemini -elbette haklı olarak- eleştirip diğer yandan aynı eğitim sisteminde yükselip statü kazananları daha seçilesi bulmak ve bu eğitim sistemini aşan etik ve entelektüel (akademik dahil) kabiliyetleri dolayısıyla yükseltilmeyen ve harcanan kabiliyetlere de düşük statülerini layık görmek yine statükoculuğun yaklaşımlarının ne kadar gülünç derecede yanlış ve sorunlu olduğunu gösteren bir diğer örüntü. Aynı yanılgı elbette iş hayatı vb. kariyer ve sosyal yaşam durumları için de geçerli.

Statücülük Yapmak Statükoculuk Yapanları Destekler ve Güçlendirir

Statükoculuk ile ilgili bir diğer konu da daha yüksek statü sahibi bireylerin bu statülerini hak ettikleri ve bu hak etmelerinin altında da kendi kabiliyetlerindeki bazı artıların olduğu şeklinde bir yanılgının statükocu bireylerde aşırı boyutlardaki varlığı olarak özetlenebilir. Dahası, statülerine böyle yüksek anlamlar atfettikleri için kendileri de bireylere yaklaşımlarında statücü bir ayrımcılık yaparlar. Yine tam da bu ayrımcılığa paralel olarak kendileri de statülerini yükseltmek isterler ki kendilerine yönelik de böyle bir yüksek değer atfetme ve olumlu ayrımcılıklar ve adaletsiz ölçüde fazla yüksek destekler gelecekte sağlanabilsin. Dolayısıyla, statücülük yaparak gelecekte edinebilecekleri daha yüksek statülerin adaletsiz avantajlarına sosyokültürel bir destek zeminini güçlendirmeyi de amaçlamaktadırlar, bilinçli olarak ya da değil. Diğer bir deyişle, bu sorunlu zihniyetin yanılgısının örtük formülü şöyledir: “Statücülük yaygınlaşırsa statüm ilerleyince bana daha fazla adaletsiz destek sağlanır ve ben de statü elde etmeye yönelik yaşadığım için statülerimi statükoculukla ve kabilecilikle hep daha fazla yükseltebileceğimden en çok da ben avantajlı çıkarım. Ayrıca, statükocu statükolarda en yüksek statü sahibi bireyler de statücülüğümü ödüllendirecektir, statücülük yapmam sayesinde statükoları desteklemeye ve aklamaya olan direkt sosyokültürel katkılarım sebebiyle.”

Böylece şu denklem de sağlanmış olmaktadır: Statücülük yapmak statükoculuk yapanları destekler ve güçlendirir. Statükoculuk yapmak da statücülük yapanları destekler ve güçlendirir. Dahası, statücülük ve statükoculuk yapmak statükoyu ve statükolarda verilmiş statüleri ve bunun için de sorunlu statükoları aklama yanlılığını (status quo bias & status quo justification) ve statükoların sorunlu/yanlış/yanıltıcı statüler sağlama/dağıtma işlevindeki sorunlu sistemlerini aklama (system justification) mekanizmalarını destekler ve hatta üretir.

Peki olumlu anlamda bahsettiğim “statükoyu sarsmak” nedir? Statükoya karşı değil, ama statükoculuğa karşı mücadele etmek anlamına gelir. Zira statükoyu sarsmak demek müesses nizamı (kurulu düzen, Establishment) yok etmek değil, sorunlu örüntülerini en temel düzeyde de olsa sarsmak, dönüştürmek, düzeltmek ve aşmaktır. Sorunlu statüko örüntülerine laiklik, insan hak ve özgürlükleri ve demokrasi gibi en temel ilkeler dahil değildir, zira bunlar asla vazgeçilmemesi ve bilakis hep korunması ve daha ileri gerçekleşmeleri için çabalanması gereken temel nitelikte ilkelerdir. Ancak etik kuramlar, eğitim sistemleri, toplumsal ödüllendirme biçimleri, sosyokültürel örüntüler, akademik yaklaşımlar, sosyal normlar vesaire böyle değildir ve en temelden sarsmak en temel gereklilikler olabilmektedir. Dolayısıyla, Aydınlanma ilkelerinden ve Batılı uygarlaşma doğrultularından vazgeçmekten söz etmiyorum; tersine tam da Aydınlanma ve Batılı uygarlaşma ilke ve doğrultularında mevcut statükoları düzeltmekten, Batıyı (Batıdaki mevcut statükoları) bile bu anlamda aşmaktan, yöntem, kural, kuram, sistem, yapı ve örüntüleri konusunda en temelden dönüşümleri etik, hakikat ve adalet uyarınca en tavizsiz öncelikler olarak gerçekleştirmekten ve mevcut bulunanlardaki sorunlu olanları yıkıp yerlerine bunları çürüten daha sağlam alternatifler inşa etmemiz gerektiğinden bahsediyorum. Hep sadece devralmak yerine, yeniden araştırmalı, sorgulamalı, yaratmalı, denemeli, inşa etmeli ve aşmalıyız. Bunu yapmadan (yapamadıkça) neyi devralmamız ve neyi orijinal olarak bizim yaratıp başkalarının devralmasına sunmamız ve önermemiz gerektiğini keşfedemeyiz ve asla böylesi olanakları gerçekleştiremeyiz.

Kabilecilik Sadece Karşıt Ya Da Düşman Gruplardan Bireylere Karşı Yapılan Bir Şey Değildir

Son olarak kabilecilik ile statükoculuk arasındaki kritik bağlantıları daha anlaşılır kılmak amacıyla “Kabilecilik: Karanlıkların En Güçlü Kaynağı” başlıklı yazımdaki açımlamalarıma ek niteliğinde kabilecilik hakkında birkaç konuya değinmek istiyorum.

Kabilecilik sadece karşıt ya da düşman gruplardan bireylere karşı yapılan bir şey değildir. Kabilecilik “ilerici” kesimler tarafından “ilerici” bir bireye karşı da en aşırı boyutlarda yapılabilmektedir, tıpkı “gerici” kesimler tarafından “gerici” bir bireye karşı yapılabildiği gibi. Örneğin kabilecilik yapan 300 vegan bireyden oluşan bir kabile kendi kabileci statükolarını sarsan ve aslında veganlığa kendilerinden çok daha kabiliyetli ve adalet zemininde katkı sunabilen ve dahası kabilecilik yapmayan vegan bir bireye karşı statükocu ve kabileci bir düşmanlık sergileyebilmektedir. Aynı şekilde kabilecilik yapmakta ortaklaşan 5 bin çevreci birey aslında akademik yaklaşımları ve kabiliyetleriyle çevreciliğe kendilerinden çok daha fazla katkı sağlayabilecek bir çevreciye karşı kabilecilik yapabilmektedir. Kabilecilik yaparak adaletsizce yok ettikleri ve kendi en temel idealleri için potansiyel katkılarını bile reddettikleri söz konusu çevreci birey hiçbir gruba ait olmayabilir ve dolayısıyla kabilecilik tarzındaki adaletsizlikler hiç de grup ya da kimlik temelli bir ayrımcılık gibi işlemesi zorunlu olmayan ve çok daha yaygın ve sorunlu etkiler üreten bir adaletsizlik formudur.

Dolayısıyla, bir insan kabilecilik yaptığı ölçüde ne hakikat ne kabiliyet ne entelektüellik ne etik ne liyakat ne ilerleme ne de adaleti dikkate almakta, hatta yaptığı kabilecilikler yoluyla böylesi temel değerleri azaltan süreçlere ve statükolara destek vermiş olmaktadır.

Kabilecilikte ortaklaşılan kabile üyelerinin ters düştüğü bireylere karşı her tür sistematik boyutlara varan sosyal şiddet, ayrımcılık, kötülük ve adaletsizlik kabileciliğin kaçınılmaz ve en sık karşılaşılan etki örüntülerinden biri olduğundan bu yapılan yanlışların devlet faşizminden daha hafif bir şey olduğu yönünde kendimizi kandırmamalıyız; bilakis, kabileciliğe maruz bırakılan bireylerin böylece maruz kaldıkları kötülük ve adaletsizlikler çok daha ağır olabildiği gibi dayanışabilecekleri bir grup da çoğu kez bulunmaz, hatta kabilecilik yapmadıkları için toplumda en çok haksızlığa uğrayan ve her kesimin sorunları için dayanışmaya kritik katkılar sunsalar da hiçbir kesim ve grup tarafından destek görmeyen en dışlanmış bireylerdir onlar çoğu kez. Çünkü azınlık da olsa bir grubun üyesi bir adaletsizliğe maruz kaldığında grubun diğer üyeleri aynı kimlikleri temelinde kendilerine karşı da böyle bir ayrımcılık yöneltilebileceğinden korkarak kendi çıkarları için araçsal olarak ve(ya) kimlik ortaklaşmaları ve grup aidiyetleri dolayısıyla içten bir isteklilikle söz konusu grup üyelerinin yardımına koşarlar ve çeşitli sermaye ve medya desteği olanaklarını de dayanışma ve direniş süreçlerine dahil etmek üzere ortak çalışmalara girişirler. Ancak grup/kimlik temelli olmayan adaletsiz ayrımcılıklara maruz bırakılan bireyler, özellikle de kabilecilik ve statükoculuklar ile ters düşmelerinden kaynaklanan bağımsız ve yüksek kabiliyetli bireyler ise kaçınılmaz olarak yalnız kalmaktadır, şayet toplumlarında entelektüel özerkliğe, adalete, etiğe ve ilerlemeye hakikaten önem veren zihniyet ve kabiliyette bireyler yeterince yok ise.

Tıpkı statükocu statükolarda en yüksek statü sahipleri adaletsizliklerin en güçlü üretici ve destekçileri oldukları gibi, kabilecilik yapan kabilelerde de otorite görülen bireyler kötülüğün sıradanlığında majör bir işlevi yerine getirir: Otorite görülen bir birey (mesela öğrencilerinin en çok saydığı hocası olan bir akademisyen) bir görüşünü değiştirince onu otoritesi sayan ve hiçbir özerk yaklaşım geliştiremeyen pasif otoriteryenlik içerisindeki bireyler (mezkur akademisyenin öğrencileri) aynı değişimleri de sorgulamadan devralmaktadır. O kadar ki onun görüşünü temellendirme biçimini de devralırlar. Bu görüş bir tür eleştiri ise eleştiriyi tüm gerekçeleriyle birlikte devralırlar ve bunun sonucunda eleştirel düşündüklerini zannetmek gibi çok sorunlu bir başka yanılgı içerisine de düşmüş olurlar. Oysa eleştirel düşünme kabiliyeti tam da mezkur otoritelerinin kendilerine sundukları yaklaşımları özerk olarak ele alabilmeleri ve gerekirse onunla sonuna dek ters düşebilecekleri ve hatta gerekirse hep öyle kalabilecekleri bir kalitede düşünebilmeleriyle olanaklı olurdu. Elbette otoriteleri bazen doğru bir şeyi doğru bir temellendirmeyle de sunabilir; kendini çok fazla maliyet üstlenmeden düzeltebileceği ya da düzeltmesi kaçınılmaz ölçüde gereken bir durum sebebiyle bir görüşünü değiştirmesi de söz konusu olabilir ki statükocu statükolarda etik ve entelektüel bakımlardan değişiklik, düzelme ve ilerlemeler de maalesef güçlü veya otorite olan bireylerin bu tarz sığ değişimleri ve bunların diğerleri tarafından devralınması yoluyla gerçekleşir. Ancak yüksek statü sahibi birey yanlış bir şey sunduğunda da diğerleri devraldıklarından, doğru bir şeyi sunduğu durumlarda da aslında sadece pasif bir otoriteryenlikle kopyalamış olmaktadırlar ve bahse konu doğru şeyi derinlemesine değerlendirebilmiş değillerdir. Zira daha sonra otoriteleri olan birey o şeyden vazgeçip yerine bu kez yanlış bir şeyi de önerse yine doğru şeyi bırakıp yanlış öneriyi devralmaktan kaçınmayı beceremeyecek ölçüde kabiliyetsizdirler, söz konusu statükocu diğerleri. Devraldıklarının dışına ters düşecek veya bağdaşmaz ölçüde çıkamayan ve kendilerini veya otoritelerini kendileri özerk olarak düzeltemeyen ve değiştiremeyen pasif düşünselliklerden ve pasif varoluşlardan ibaret bir yaşamları vardır, akademik kariyerleri ne kadar ilerlese de, Batıdaki en prestijli üniversitelerde bile.

Biri Normalleştirme Mi Dedi?

Kabilecilik Her An İçine Düşülebilir Bir Sorunlu Durum

Bu pasif otoriteryenliğin kabilecilik ve statükoculuk bağlamında çok sorunlu etkileri söz konusudur. Örneğin, Derridacı kabilecilikler yapan bir topluluktaki en iyi Derridacı sayılan ve akademisyen hoca olan bir otoritenin en iyi Derridacı ve referans alınan çalışmasını kabileci toplulukları dışından biri çürütüp yerine çok daha sağlam ve faydalı bir çalışma sunarsa kabilecilik yapan bu topluluk söz konusu çürütücü çalışma sahibini en yüksek şekilde ödüllendirmesi gerektiği halde, tam tersine en ağır adaletsizliklerle güçsüzleştiren biçimde ona zarar verip onu dışlayacak ve çalışmasından yararlanmayacağı gibi bu çalışmasından başkalarının da yararlanmamasına çabalayacak ve hatta aynı bireyin konuyla ilgisi olmayan başka çalışmalarından bile kimsenin yararlanmaması için de en adaletsiz stratejilerle uğraşabilecektir ki bu şekilde de olsa kabiliyetlerinin değeri bilinir ve güçlenirse diğer çatışılan çalışması da güç kazanıp kendi kabilelerinin adaletsizce sahip olduğu ve sorunlu etkiler üretmelerine yol açan şeylerinin ve böylece güç optimizasyonlarının aleyhine bir etki üretebilir şeklinde bir zihniyet ile.

Zira kabilecilik yapan bir birey belli kabilecilikler yapmakta ortaklaştığı kendi topluluklarındaki denk ya da otorite konumundaki üyelerin olumladığı, değerli bulduğu ve ödüllendirdiği ya da olumlayabileceğini, değerli bulabileceğini ve ödüllendirebileceğini sezdiği birey ve şeyleri aynı ölçüde olumlar ve ödüllendirirken yine söz konusu kabile üyelerinin (dolayısıyla kendi müttefiklerinin) olumsuzladığı, değerli bulmadığı (hatta değersiz bulduğu) ve cezalandırdığı ya da bunları yapacağına dair yeterli sezgilere sahip olduğu durumlarda da yine benzer bir uyumluluktaki seçimlere yönelir. Burada yakınsama ve ortaklaşmalar üzerinden kabileci topluluklarına uyumunda bazen isteklilik çok yüksek olabilirken bazen sadece stratejik ve soğuk bir uyum da söz konusu olabilmektedir ve her iki halde de en büyükleri dahil tüm adaletsizlikler bu tür kabileciliklerden kaynaklanmış olur. Elbette bireyler istekliyken daha ziyade kendi yakınsayan olumlamalarını da ilerletmiş olduklarından daha temel bir ek motivasyonları da söz konudur…

Kabilecilik her an içine düşülebilir bir sorunlu durum. Geçmişi telafi etmek ve bundan sonra kabilecilik yapmayacak biçimde kendi kaliteli entelektüel otonomimizi geliştirmekle kalmayıp bundan sonra bu eğilime kapılmamıza karşı kendi kendimizi hep kontrol etmeli ve özeleştirel yaklaşımlarımızı ve ilintili farkındalık olanaklarımızı düşünsel bir eforla sürekli olarak aktif kılmaya çabalamalıyız.

En önemlisi de, geçmişte ve(ya) halen eğitim sistemlerinin, kabileciliklerin, statükoculukların, otoriteryen zihniyetlerin ve diğer faktörlerin sorunlu ve yetersiz tarzlarının harcadığı bireylerin üstün etik ve entelektüel kabiliyetlerini en etkili şekilde değerlendirmek ve dolayısıyla kendilerine en iyi statü ve olanakları en iyi telafilerle sağlamak ve bundan sonra eğitim sistemlerini ve diğer faktörleri böylesi bireyleri ve kabiliyetlerini harcamaktan kaçınmaya yönelik hep geliştirmek yeni bir temel anlayış olarak benimsenmelidir.

Kabileciliğin de statükoculuğun da iyisi veya savunulabilir bir biçimi olmaz. Kabilecilik ve statükoculuk yapmama kabiliyetlerini geliştiren toplulukların iyisi olabilir ancak.