Bizi Takip Edin

Yazarlar

Topluluklarda Düzelme ve İlerleme: Bireysel Maliyet Üstlenmeler

Barış Bayram politik felsefe

Politikacılar ciddi ve haklı eleştiriler aldıklarında kendi düşünce ve yaklaşımlarını neden değiştiremezler ya da buna gerek bile kalmadan özeleştiri yapamazlar? Uç bir örnek verecek olursak, Hitler yükselişi ve ardından diktatörlüğü boyunca yeterince eleştirildiği halde neden çok bariz ve kınanası yanlışlarını yıllar geçse de hiçbir zaman anlayamadı (kabul etmedi) ve(ya) bu yanlışlarından geri dönemedi? Yakın geçmişe bakarsak, başkanlığı süresince Trump aldığı olumsuz geri bildirimleri neden değerlendiremedi? Peki ya demokrasi ve insan hakları bakımından benzer şekilde eleştirilen Putin nasıl oluyor da halen düzelemiyor?

BARIŞ BAYRAM | Öncelikle, bu “anlaşılmaz ve aşılmaz görünen” durumun sadece devletin zirvesinde yetkilendirilmiş bireylerle ve “politik” meselelerle sınırlı olmadığını belirtelim: Solcu ve ilerici olanlar dahil felsefeciler ve çoğu akademisyen belli bir inşa ve kariyer noktasından sonra neden birtakım geçmiş üretim, kuram ve yaklaşımlarının temelden yanlış ve sorunlu olduğunu anlayamaz ve böyle eleştiriler yönelten başkalarının yaklaşımlarını kabiliyetli bir şekilde alımlayıp düşünsel dönüşümler yaşamazlar? Politik lider, entelektüel ya da akademik kuramcı olmayanlar dahil bireyler neden ideolojilerini sağlam eleştiriler sonrası ya da kendileri düşünerek bilhassa ters yönlerde değiştirmezler? Dahası, insanlar neden dinlerini ve benzeri inanç sistemlerini değiştirmezler? Yeterli düşünsel içerikle karşılaştıkları halde neden insanlar vegan olmaz? Hatta hiçbir ortamlarında vegan etiği öneren yaklaşım ve bilgiler ile karşılaşmasalar da insanlar entelektüel otonomileriyle kendi başına düşünüp kendi yaklaşımlarını üreterek neden vegan olmaz? Çeşitli çevresel ve dolayısıyla statüko, çıkar ağları, yasa, politika, sistem, topluluk, otorite ve güç ilişkileri vb. koşulların değişimi sonucu devralınan “değişimler” haricinde, neden çok büyük bir çoğunluk yukarıda sayılan temel ve örüntüler bakımından ciddi değişimleri kendi varoluşunda genellikle gerçekleştiremez ve çoğu sorunlu düşünce ve davranış örüntüsünü yaşamının sonuna dek sürdürür?

Okumakta olduğunuz bu politik felsefe yazımı yalnızca, yukarıda belirttiğim sorunlu durumu hem nedensellikleriyle anlamayı hem de aşmayı sağlamaya yönelik üretmiş olduğum statükocu dinamikler (minör adaletsizlik) kuramımın bir bileşeni olarak ürettiğim bir kavramlaştırmam olan etik motivasyonlu “maliyet üstlenme” nosyonu ve ilintili yaklaşımlarımı ana hatlarıyla açımlamaya ayıracağım.

Yanlış Toplumda Doğru Politikacı Yükselemez

‘Etik, Hakikat ve Adalet Birtakım Değişimleri Gerektirdiğinde Bile Bir Bireyin Değişmesi Çok Zordur’

Bir birey etik, hakikat (bilimsel/kuramsal doğruluk) ve adalet ile ilintili herhangi bir yanlış düşünce veya davranış örüntü ya da gerçekleşmesinden vazgeçip yerine farklı ve özellikle öncekini sorunlu bir duruma çıkaran nitelikte ters bir alternatife yönelerek kendi varoluşunda bir modifikasyona gittiğinde ve böylece bir değişimi hem dünyada hem de kendi bileşenlerinden birinde veya birkaçında gerçekleştirdiğinde çeşitli maliyetleri üstlenmek durumunda kalır. Bu yüzden, etik, hakikat ve adalet birtakım değişimleri gerektirdiğinde bile bir bireyin değişmesi çok zordur, doğacak olan ilintili ek maliyetleri karşılamaktan kaçındığı ve dolayısıyla bireysel olarak maliyet üstlenmeyi seçmediği ölçüde. Bireyler doğal seçilim ve cinsel seçilim baskıları temelindeki evrimsel iç dinamiklerinin belirleniminde kendi kaynaklarını, güçlerini ve statülerini ilerletme çabasında hareket ederken bu tasarımlarına sağlam bir etik yaklaşım eklemlemedikleri ve dolayısıyla güç yöneltimli bir varoluşla yaşadıkları ölçüde etik, hakikat ve adalet uğruna maliyet üstlenmekten kaçınırlar. Etik, hakikat ve adalet kabiliyet ve gerçekleşmelerinin aslında daha yaşanası bir dünyada yaşayabilmenin en temel gereği olduğunu anlayabildiği ve bu belirlenimi sağlayabilen etik ve entelektüel kabiliyetleri edindiği ölçüde bir birey söz konusu “maliyet üstlenmelerden” kaçınmayan ve hatta “maliyet üstlenmeyi” daha etik bir dünyada yaşayabilmenin en gerekli, zorunlu ve kritik yatırımı olarak gören bir anlayışla yaşayacaktır.

Peki etik uğruna üstlenilmesi zorunlulukla ve en temelden gereken maliyetler nelerdir? Bahse konu maliyetleri üçe ayırıyorum: 1- Bilişsel maliyetler 2- Varoluşsal maliyetler 3- Sosyal maliyetler.

Bilişsel Maliyetler: ‘Düzelttiğimiz Düşünceler Önceki Düşüncelerimize Ne Kadar ters İse Bilişsel Maliyetimiz O Denli Artacaktır’

Bilişsel maliyetler terk edilen düşüncenin (gündelik bir davranışın gerekçesi olan bir kabul gibi minör ya da ideoloji veya temel alınan bir kuram gibi majör bir yaklaşım olabilir) yerine yenisini inşa edebilmek hem entelektüel efor hem de buna yönelik entelektüel kabiliyetlerin inşasını gerektirdiği için belirmektedir. Bununla bağlantılı olarak söz konusu düşüncemizi (ya da düşünme biçimimizi) terk ettiğimizde mezkur düşüncemize dayanan başka pek çok düşüncemiz de dayanaksız kalacak ve zayıflayacaktır. Bizi kendisine vardırmış olan başka pek çok düşüncemizi de yeniden gözden geçirmemizi gerektirecektir. Dahası, bu düşüncemizin yerine bir yenisini inşa edebilsek bile onu kendi anlayışımıza eklemlememiz ve ilintili birçok meseleyi bu yeni düşüncemiz ışığında baştan düşünmemiz gerekecektir. Dolayısıyla, düzelttiğimiz düşünceler kendileri sayesinde terk ettiğimiz önceki düşüncelerimize ne kadar ters (önceki düşüncelerimizin sorunlu ve yanlış taraflarını ortaya koyan, çürütücü veya bağdaşmaz nitelikte) ve kuramsal bakımdan ne kadar temel ve kapsamlı bir düzlemde olursa bilişsel maliyetlerimiz o denli artacaktır, öyle ki hakikaten bir dönüşümün yaşanabilmesi çok daha fazla zaman ayırmayı, bilinmeyenlere yönelik araştırmalar yapmayı ve içselleştirip ilintili karmaşıklıklarıyla kavrayarak içerimlerinin sonuçlarını keşfeden ve uygulamalarını gerçekleştirebilen kabiliyette düşünmeleri gerektirecektir.

Varoluşsal Maliyetler: ‘Benliğinin ve Geçmişinin Bir Kısmı Bu Değişimle Beraber Değersizleşecek’

Varoluşsal maliyetler ise bireyin değiştirdiği kendi düşünceleri sonucunda önceki yanlış düşünce ve davranışları ile daha önce kazanmış olduğu haksız avantajları (örneğin akademik statüleri), kariyer başarılarını, ekonomik kazançları terk etmesi ve daha adil bir durumda ise geri iade etmesi ya da hak edenlere telafi niteliğinde dağıtması gereği gibi çok çeşitli etik zorunlulukların belirmesiyle başlar. Ayrıca, terk edeceği önceki düşüncelerine dayanan ve keyif aldığı pek çok şeyi artık yapamaması ve bunlardan vazgeçmesi de gerekecektir. Bu düşüncelerle ilintili anıların olumlu anlamlandırmaları ve yine ilintili dostluk, ilişki ve duygu kayıpları da zorunlulukla gerçekleşecektir. Adeta benliğinin ve geçmişinin bir kısmı ve öz-imajı kısmen de olsa bu değişimle beraber değersizleşecek ve yerine yenisinin değerli bir şekilde inşa edilip eklemlenerek deneyimlendikçe koyulduğu süreç belli bir olgunluğa erişene dek değer açısından bir tür olumsuz öz-anlamlandırma söz konusu olacaktır. Dahası, değişiklikle ilintili geçmişte düşünülen ve yapılan pek çok şeyin etik ve entelektüel bakımdan sorunlu, suçlu, adaletsiz, vasat vesaire olumsuz karşılıkları olduğu anlaşılınca doğal olarak bireyin kendi etik, entelektüel ve hatta akademik kabiliyetlerine dair öz-değerlendirmesi geçmişe yönelik olarak aynı ölçüde düşmek durumunda kalacaktır. İlintili olduğu ölçüde artık aynı şeyleri doğru bulmaz, aynı ilişkileri değerli bulmaz, aynı bireyleri anlamlı veya arzu edilir bulmaz hale gelebilecektir. Bireyin iç dünyasındaki anlamlandırmalarında birçok şey, örüntü, olay, anı, kavram, düşünce, birey, eylem vb. içerik önceki anlam ve değerini kaybedecektir. Elbette değişimle birlikte başkaları da yeni anlam ve değerler kazanarak onun iç dünyasında yeni yükselen ve derinlik kazanan yerler edinecektir, ancak tüm bunlar da zaman alacak ve birçok yatırım gerektirip çeşitli maliyetler çıkaracaktır, bireyin kendisine. Önceki düşünce ve davranış örüntülerinin sorunlu sonuç ve içerimleri için suçluluk duymasının yanı sıra öz-algısında kendi etik ve entelektüel kabiliyetlerine duyduğu güven sarsılacak ve geleceğe yönelik olarak da kabiliyetlerini geliştirene dek ilintili meselelerde kendi varoluşunun benzer olası yanlışlarına dair ek kaygılar ve olumsuz anlamlandırmalar içerisine girmek zorunda kalacaktır. Değişimi sonucu pek çok iş, kariyer ve olanağı artık ona yanlış ve sorunlu gelebilecek ve böylece seçenekleri ciddi ölçüde azalabilecektir. Kısacası, eskiden doğru bulduğu ve faydalandığı pek çok olanağı terk etmesini gerektiren hazsal ve ekonomik olanlar başta olmak üzere ek maliyetler üstlenmeleri kaçınılmaz biçimlerde söz konusu olacaktır.

Kabilecilik: Karanlıkların En Güçlü Kaynağı

Sosyal Maliyetler: ‘Birey Değiştiği İçin Diğerlerine De Değişmeleri Gerektiği Sinyalini Vermiş Olmaktadır’

Sosyal maliyetler ise bireyin kendi yanlışlarını kabul etmesi halinde geçmişte yaptıklarından doğan zararları ve haksız kazançlarını telafi etmesi yönünde adalet uyarınca statü kaybı ve etik/entelektüel kabiliyetlerinde önceki yanlışlarına bağlı bir sosyal imaj kaybının yanı sıra, terk ettiği yanlışları halen sürdürenlerin ve bilhassa bireyin bu yanlışta ortaklaştığı kendi yakınsadıklarının (dostlarının, kabileci topluluklarının vesairenin) bu değişimi bir eleştiri, tehdit, meydan okuma veya statükolarını sarsma biçimi olarak kaçınılmaz bir gerçeklik içerisinde deneyimlemeleriyle ortaya çıkan ve bunun sonucunda kabileci, statükocu, pasif otoriteryen vb. güç yöneltimli sorunlu örüntülerle onun değişiminden dolayı kendisini haksız bir biçimde cezalandıran bireylerin yeni duruma verdikleri tepkiler ile belirir. Örneğin, feminist bir birey etik vegan olduğunda kendi mikro feminist statükosundaki diğer feministler navegan pozisyondaki akademisyenlerden oluşuyorsa bu naveganların bahse konu bireye karşı mezkur değişiminden ötürü kabileci ve statükocu tarzda sorunlu davranışları, dezavantajlı kılıcı adaletsiz yaklaşımları, zarar verici yanlılıkları, değersizleştirmeleri, dışlama vb. sosyal şiddet ve ayrımcılık örüntüleri kendiliğinden zorunlu olarak devreye girecektir. Zira birey değiştiği için diğerlerine de değişmeleri gerektiği sinyalini vermiş olmaktadır, böyle bir iletişimi somut olarak kapsamlı bir şekilde gerçekleştirmese bile, ki bu sinyal de diğerlerinde etik ve(ya) entelektüel kabiliyet ve gerçekleşmeler anlamında bir şeylerin yanlış veya önemli ölçüde yetersiz olduğunu ileri süren bir meydan okuma anlamına geldiğinden kabileci ve statükocu topluluklar tarafından ödüllendirilmesi gerektiğinde bile en ağır şekilde cezalandırılan bir duruma karşılık gelmektedir.

Dahası, böylece adaletsizliklere uğrayan bireylerin güçlendirilmesi ve dolayısıyla toplumun ve dünyanın daha adil, gelişmiş ve yaşanabilir bir yer haline gelebilmesi için, haksız bir şekilde dezavantajlı kılınmış bireylere hiçbir sistem, statüko ve topluluk ya da birey maddi manevi destekleri sağlamıyorken yine geçmişi düzeltici ve telafi edici tarzda bireylerin maliyet üstlenerek mevcut duruma karşı hem kendi yanlışlarını hem da başkalarının yanlışlarını etkisizleştirmeye yönelik olarak, statükocu statükolara, topluluklara ve topluma karşı(n) ve öncü, bireysel, bağımsız, özerk, istekli, ilkesel ve hakiki etik motivasyonlarla maddi manevi destek verici “maliyet üstlenmeler” içerisine bir birey olarak girmesi temel bir zorunluluk olarak belirir. Zira aksi halde statükolar statükocu yanlışlarıyla güçleri yettiği bireylere karşı işlerine geldiği gibi adaletsizlik ve kötülük yapmayı sürdürmektedirler. Dolayısıyla, bir bireyin sadece kendi yanlışını düzeltmesi değil, etkileştiği toplum ve topluluklardaki yaygın yanlış örüntülere karşı da böylece harekete geçmesi “maliyet üstlenme” ilkesinin toplumsal dönüşüm ve ilerlemenin zorunlu temelini sağlayan işlevleri görmesindeki asıl faktördür. Maliyet üstlenme bilincindeki bireyler çoğaldığı ve toplumsallaşmalarında maliyet üstlenmelerini sürdürdükleri ölçüde toplum ve topluluklarda her tür düzelme ve ilerleme formunda dönüşümler sosyokültürel örüntüler olarak yayılarak hakiki anlamda gerçekleşme olanağına kavuşmaktadır.

‘Kimse Kolay Kolay Birey Olarak Maliyet Üstlenmemektedir’

Statükocu statükolarda daha statükocu ve kabiliyetsiz bireylerin güçlenip statülerini yükseltebildiği ve böylesi kabiliyetsiz bireylerin de statükocu statükoların sorunlu örüntülerini pekiştirdiği ve hatta daha da adaletsiz ve güçlü kıldığı şeklinde temel nitelikte yıkılası sosyokültürel dinamiklerin varlığını öne sürdüğüm ve açımladığım “Kötülüğün Sıradanlığı Her Kesimde Aynı: Statükoculuk” başlıklı yazımda statücülüğün ve kabileciliğin bu gerileme süreçlerini nasıl beslediğini ele alırken ilerlemeye özgü dinamikleri incelemeye yeterince yer ayırmamıştım. Bu yazımda ise ilerleme ve gerilemeyi bir arada mesele ederek statükoları farklı bir bakış açısıyla anlamlandırma olanağını maliyet üstlenme kavramsallaştırmam temelinde erişilebilir kılmayı önererek konuya yaklaşımımı bir bütünlüğe taşıma amacımı izlediğimi belirtmek isterim.

İki bağlamı birbiriyle daha yakından ilişkilendirmek gerekirse, statükolardan ziyade, bireylerin statükocu olması ya da olmaması asıl mesele olarak görülmeli ve dolayısıyla maliyet üstlenmenin statükoculuktan kurtulmanın temel gereği olduğu anlaşılmalıdır. Bilim ve akademi (ve elbette toplum) bu anlamda çoğu zaman geç kalmakta ve statükoculuğa teslim olmakta, özetle kimse kolay kolay birey olarak maliyet üstlenmemektedir. Hakiki “düşünce insanı” (entelektüel, filozof, akademisyen, kuramcı, bilim insanı, uygar birey vesaire) ve özellikle de en iyileri bu tür bir iş işten geçmişliğe teslim olmaz ve bu yüzden mümkün mertebe hep daha çok maliyet üstlenir, ta ki ilintili meselede başkaları da yeterince maliyet üstlenene ve böylece sorun aşılana dek.

‘Makro Çözümlerin Kapsadığı Adalete İlişkin Meseleler Her Zaman Kaçınılmaz Olarak Yetersiz Kalacaktır’

İlerleme? Statükoculuğun hakiki liyakat sahibi olanları anlamayı veya belirlemeyi ve hatta fark etmeyi bile önlediği ve sezildiklerinde ise değersizleştirilip değerbilmezliklere maruz bırakılmalarına neden olduğunu önceki yazı(ları)mda nedensel örüntüleriyle açımlamayı denemiştim. Buna ilaveten, güç yöneltimli anlayışı içselleştirmiş bireylerde sosyal baskınlık isteğinin ağır bastığını ve sosyal olarak baskın olmaya yönelen bir bireyin bu sosyal baskınlık zihniyetinin de kendi statükocu mikro statükolarında baskın olmak istemesiyle onu kaçınılmaz olarak kabileciliğe ve başka adaletsizlik örüntülerine çektiğini de ayrıntılarıyla ortaya koymaya çalışmıştım. Bununla ilişkili olarak, statükocu statükolardaki sorunlu bileşenleri, örüntüleri ve temelleri fark edebilecek ve onları çürütüp yerlerine sağlam alternatiflerini üretebilecek motivasyon, bakış açısı ve kabiliyette olan bireylerin statükocu statükolarda yükselemediği ve en düşük statülere mahkum edilip güçsüz kılındığı, daha çok statükocu olanların daha yüksek statüler edindiği ve daha yüksek statü sahibi olanların da gitgide daha çok statükocu olduğu ve böylece statükolar ile “statükocu düşünce elitlerinin” birbirini karşılıklı olarak pekiştirip desteklediği sorunlu kısır döngülerin altında yatan dinamikleri kırmayı ve doğru alternatifleri hayata geçirmeyi bu statükocu statüko dinamiklerine karşı(n) ancak ve sadece bireyler olarak bilişsel, varoluşsal ve sosyal maliyetler üstlenerek gerçekleştirebileceğimizi nihayet açımladıktan sonra eklemek istediğim bir husus daha var.

Toplumsal dönüşümler yukarıdan aşağıya biçimde yasalarla, insan hakları vb. söylemlerle, eğitim sistemiyle, hükumet politikalarıyla ve ekonomik sistemlerle, medya, sivil toplum vb. örgütlenmelerle ve hatta bir bakıma kültür ürünleri vs. ile de daha gelişmiş uygulamalar söz konusu olduğu ölçüde sağlanmaktadır, ancak kabilecilik, statükoculuk ve pasif otoriteryenlik kaynaklı toplumsallaşmalar temelindeki sorunlu örüntülerden kaynaklanan ve bireylerin maliyet üstlenme olanaklarıyla ilintili alanlara müdahale edemediklerinde(n) bireylerin etik örüntüleri kendilerinin gerçekleştirerek topluluklarında ve elbette toplumda ve hatta dünyada daha fazla güçlendirmeleri en kritik noktadır demek istiyorum. Zira etik, entelektüel ve akademik açıdan en değerli üretimleri yapan bir bireyin çalışmaları (örneğin kitapları) içerisinde yaşadığı toplum tarafından değer görmediği için kendisine en kötü ve adaletsiz sosyal ve ekonomik koşulları sağlayan bireylerden oluşan böyle bir toplumda kapitalizm ya da başka bir ekonomik sistem, gerici ya da ilerici bir hükumet, hukuk ve eğitim sistemi hiçbir çözüm sağlayamaz, geç kalmamayı başaramaz ve geçmişi telafi edemez ve böyle bir telafiyi sağlayamadığından şu andaki ve gelecekteki adaletsizlikleri ve haksız dezavantajlarını da düzeltemez ve dezavantajlı bireyi adaletsizlik döngüsünde yok edilmekten kurtaramaz. Kısacası, makro çözümlerin kapsadığı adalete ilişkin meseleler her zaman kaçınılmaz olarak az (yetersiz) kalacaktır ve bireylerin toplumsallaşma tarzlarından kaynaklanan ve yani çok daha kapsamlı ve dolayısıyla politikaların, çeşitli kuralların ve yasaların ele alması mümkün bile olmayan çok ciddi adaletsizlikler karşısında “makro çözümler” hiçbir biçimde resmi, formel, sistemik ya da yapısal olarak devreye sokabileceği araçlara sahip değildir. Bu yüzden, adaletsizliklerin ve ilerleyememenin asıl nedenleri en çok da bireylerin böylesi vasat ve adaletsiz toplumsallaşma örüntüleriyle somutlaşmaları olduğu için ve yine bireylerin maliyet üstlenerek bu adaletsizlikleri giderme yönünde etik müdahalelerde bulunması her zaman tek ve zorunlu çözüm olarak demokrasinin ihtiyaç duyacağı asıl temel olacağı için bu etik anlayışı kendi bireyliklerimizde inşa edip içselleştirmemiz elzem.

Otoriteryenliğin Dayanılmaz Pasifliği

Etik Uğruna Bugün Hangi Maliyetleri Üstlenebilirim?

Özetle ifade edecek olursam, bireyler bilişsel, varoluşsal ve sosyal maliyetleri statükolarından bağımsız bir şekilde üstlenemedikçe güç-yöneltimli ve dolayısıyla kabileci, pasif otoriteryen ve statükocu örüntülerle yaşamaya daha eğilimli ve bu anlamda etik ve entelektüel bakımlardan daha kabiliyetsiz olup düşünsel özerkliği vasatı aşamayan bireyler yükselebilmek üzere statükocu statükolarının gerçekleşmişliklerine, kabullerine ve beklentilerine uygun ve hatta bunları aklayıp daha da güçlü kılan yaklaşım, motivasyon, bakış açısı ve üretimlere yönelecek, inanacak veya arzu duyacak ve araştırma veya düşünmelerini sadece bu örüntülerle en baştan mutlak biçimde sınırlandıracak tarzda belirleniyor ve statükocu statükolar da böyle bireylerin akademik, politik, sosyal vesaire her tür alanda yükselip güçlenmesini sağlıyor, kendi statükoları içerisinde. Güdümlü akıl yürütme (motivated reasoning) ve doğrulama yanlılığı (confirmation bias) söz konusu sorunlu belirlenimlerin aşırılaşmasında önemli bir rol oynadığından sistematik bilişsel hataların kabilecilik ve güç ilişkileriyle birlikte ele alınmasının araştırma ve düşünme ufkumuza kritik bir derinlik katacağına inanıyorum.

Öyleyse kendimize her gün sormamız gereken öncelikli soru şu: “Etik uğruna bugün hangi maliyetleri üstlenebilirim?”