Bizi Takip Edin

Yazarlar

Liyakat Hakkında Yeniden Düşünmek

Barış Bayram Liyakat

Demokrasi, -isteyerek ya da değil- birlikte yaşayarak etkileşim halinde olan bireylerin kendilerini hep daha fazla gerçekleştirerek mutlu bir yaşam sürme amaçlarına yöneldikleri ve dolayısıyla birlikte yaşama örüntülerini bu amaç uyarınca yine kendilerinin belirleyip geliştirmeye çalıştığı bir sistemler ve ilişkilenmeler ağının kapsayıcılığında düşünüldüğünde “liyakat” fenomeninin işlevsel önemi daha iyi anlaşılabilir, zira birlikte yaşadığımız bireylerin kabiliyetlerinden optimum faydalanabilmemiz en nihayetinde kimin hangi işi hangi statü ve şartlarda yapmaya layık olduğunu anlayıp seçebilmemize yönelik liyakat belirlemelerimizin kalitesine ve böyle daha bilgece kararlar vermemize bağlıdır.

BARIŞ BAYRAM | Bu bağlantıyı ortaya koymak demokrasinin ilerlemesini olanaklı kılmak adına iyi haber diyebileceğimiz bir saptamaydı. Kötü haber ise liyakat hakkında bu bağlamda yeniden ve daha etkili düşünmek zamanımızda pek karşılaşmadığımız ıraksak tarzlarda yüksek düşünsel kabiliyetler gerektiriyor. Maalesef, bir de, “daha kötü haber” var: Günümüzde liyakat savunusu yapıp liyakat anlamındaki egemenliklerine en çok saygı duyulan “liyakatçilerin” büyük çoğunluğu hakiki liyakat, üstün kabiliyet ve etik aslında umurlarında bile olmayan ve hatta bunları fark etme becerisinden bile yoksun insanlar, ki aksi takdirde her kesimde statükoculuğa özgü vasatlıklar hakimiyet kuramazdı. Öyleyse liyakat meselesini bahse konu “sahte/kısmi liyakatçilerin” ellerinden kurtarıp layıkıyla mesele ederek esas almak sadece entelektüel efor değil varoluşsal bir mücadeleyi de karşımıza ivedi bir görev olarak çıkarmakta.

Öncelikle, liyakat kavramının hakiki anlamını karartan yanlış, sorunlu ve hakim anlamlandırmalardan başlamak istiyorum. Kazanılmış statü ve dereceler, kariyer başarısı, iş tecrübesi, üniversite diploması, not ortalaması, akademik ödüller, tamamlanan eğitimler ve bu kurumların statüsü, yayın prestijleri, çeşitli sınav puanları, üretimlerin aldığı atıflar vb. ile bir bireyin liyakat durumunu anlamak ve bu başarılı ya da başarısız sonuçları belli bir liyakat değerlendirmemizde dikkate almak aslında temelden yanıltıcı ve böylece çok çeşitli adaletsizliklere neden olduğu gibi son derece sorunlu motivasyon, kabiliyetsizlik ve yanılgılardan kaynaklandığından çok yönlü olarak ele alınması gereken bir toplumsal bozukluktur görüşündeyim.

Yukarıda saydığım ve son derece yaygın olarak esas alınan sözde “liyakat kriteri” bileşenlerinin elde edilmesi aslında bir bireyin yetenek, zeka, kabiliyet, potansiyel, etkili ve kaliteli çalışmayla adanmışlık, çalışma etiği ve hatta genel etik kabiliyetleriyle gerçekleşmez. Bunlardan ziyade, statücülük, pasif otoriteryenlik, kabilecilik, statükoculuk vb. gibi sorunlu sosyokültürel uyum avantajları sayesinde gerçekleşir, yani aslında söz konusu bireyin kendi etik ve entelektüel kabiliyetsizliklerinden ve özellikle de kaliteli bir düşünsel özerkliği olmayışından dolayı gerçekleşir. Öyle ki örneğin, lisede aslında daha önemsiz olan konulara kurallar gereği daha fazla eğilip ve üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanmaya yönelik daha çok soru çözüp yüksek puan alarak böylesine sorunlu bir sistemde yükselmek yerine, ders çalışma zamanını, entelektüel meraklarını, emeğini ve dikkatini çok daha değerli felsefi ve bilimsel kitaplar okumaya ve kültür ürünlerine ayırmaya karar veremeyecek ölçüde düşünsel açıdan kabiliyetsiz ve motivasyon olarak da sorunlu bir belirlenmişliği aşamayan çoğunluktandır. Aynı sorunlu dinamiklerin başarıyı sağlaması, üniversitedeki ders içeriklerine ve hocaların beklentilerine uyumlu çabalardaki (yönelimlerdeki ve hatta “başarılardaki”) benzer yanlışlarda da geçerlidir. Entelektüel otonomisi ve etik maliyet üstlenme motivasyonu yok denecek kadar az olan böyle bir birey tam da bu liyakatsizliğe özgü örüntüleri sayesinde böyle bir sistemde en başarılı birey olmakta ve hem üniversite öncesi eğitim hayatında hem de üniversite öğrenciliği, akademik hayatı ve sonrasındaki ilintili uzmanlık vb. iş kariyerinde yükselip en liyakatlilerden olduğu zannedilebilmektedir. Demek ki söz konusu sistemler -bilinçli ya da değil- sistematik olarak en liyakatlileri (hem de etik uğruna maliyet üstlenebilen azınlıktakileri, örneğin lise yıllarında sistemi doğru analiz edip ona uymaması gerektiğini görerek “soru çözüp sorunlu bir sınav sistemine hazırlanmak yerine” kendini çeşitli faydalı kitaplar okumaya verip kendi entelektüel özerkliğiyle kendi entelektüel özerkliğini daha da geliştirmeye yönelecek ölçüde yüksek kabiliyetteki gençleri vesaire) en düşük notlar, sosyal olumsuzlamalar vb. karşılıklar verip tamamıyla sistemin dışında bırakacak ölçüde statüsüz ve hatta çoğu zaman ekonomik olarak da zor durumda bırakırken (böylece onları liyakatsizmiş gibi görür ve gösterirken) diğer yandan en liyakatsizleri de genç yaşlarından itibaren yaşam boyu en liyakatlilermiş gibi hep daha fazla ödüllendirmeye devam etmektedir. Bu adaletsizlik örüntülerinin yanı sıra, ekonomik avantajlılık, gitgide artan böylesi yanıltıcı başarılardan gelen statülerin sağladığı adaletsiz ek avantajlar, popülerlik/sevilirlik ve “sosyal dışlanmaya/şiddete/strese maruz kalmayış” gibi çok sayıda faktör de bireylerin yükselmesinde ve liyakatli zannedilmesinde oldukça çarpıtıcı etkiler üretmektedir. Bireylerin performanslarını ve kabiliyet göstergelerini olumlu/olumsuz yönlerde etkileyen ve bir bireyin belli bir rekabeti başkalarıyla eşit şartlarda sürdürmesini önleyen başka faktörler de bulunsa da liyakat meselesi açısından temel önemde bulunanları yeterince açımladığımı düşündüğümden, bu noktada liyakat ile ilintili olarak yanlış yorumlanan bazı kritik “çevre” konulara geçmek istiyorum.

Kötülüğün Sıradanlığı Her Kesimde Aynı: Statükoculuk

‘Liyakat Değil Başka Öncelikler Korkunç Bir Adaletsizlik Formunda Belirebilmektedir’

Liyakat meselesini sadece devlet kadrolarında çalışanlar vb. yetkililer bakımından değil toplumun bütünü açısından aynı zeminde ve hatta daha öncelikli bir vurguyla düşünmek ve eleştirmek gerektiği halde, bunun tam tersinin yapılması da yine bireylerin kendilerinin ve kabileci topluluklarının statükolarını sarsmaktan nasıl adaletsiz bir zihniyetle kaçındıklarına manidar bir örnek teşkil etmektedir.

Toplumun sorunlu sosyokültürel örüntülerini edinmiş olup bunlardan geri dönemeyen ve maliyet üstlenemeyen bireyleri tarafından liyakat kavramının anlamının karartılmak istenmesinin altında yatan nedenselliklere dair bir başka kanıt niteliğindeki durum da şu örüntülerde karşımıza çıkar: Mezkur kimseler başarıdan pay alabilecekleri ya da özel bir sevinç duyabilecekleri bir durum söz konusu olmadığında ve özellikle de kendi statülerini sarsabilecek bir olasılık belirdiğinde, yani değerli kabiliyet ya da üretimler onların kendi öğrencilerinden, hocalarından, meslektaşlarından, örgütlerinden, topluluklarından, yakınsadıklarından, sevdiklerinden ya da statü ve güç sahibi birinden olmadığında, özellikle de düşük statülü olup (liyakatsiz görülüp) ancak aslında en/daha liyakatli olan bireylerin kendilerini liyakat, etik, akademik ve entelektüel kabiliyet ve performans bakımından aşmaları ve hatta kendi sorunlu, yanlış ve(ya) vasat kabiliyet ya da üretimlerini kanıtlayacak ölçüde hakiki liyakatlerinin üstünlüğünü sergileyen gerçekleşmeleri “işlerine gelmediğinden” asla takdir etmezler ve bu bireyleri ve çalışmalarını hak ettikleri ölçüde yükselmelerini sağlamak üzere ödüllendirmek için kararlı bir şekilde harekete geçmeleri gerektiği halde yok sayar ve cezalandırıp daha da güçsüz kılmaya çalışırlar. Demek ki devlette de, akademide de ya da sivil toplumun herhangi bir ortamında da liyakat değil başka öncelikler korkunç bir adaletsizlik formunda belirebilmektedir ve maalesef halen her kesimin her statüsünde çok yaygın olan bu belirmelere karşı mücade etmemizin önemini, sanırım, ne kadar vurgulasak az kalır.

Denebilir ki dile getirdiğim faktörler sayesinde en iyi sonuçları alıp en çok yükselenler aslında çoğu kez statükoların sorunlu sistem ve bileşenleriyle uyumlu davranmaya yönelecek ölçüde düşük kabiliyette olan, yani aslında etik uğruna maliyet üstlenemeyen ve görece liyakatsiz olarak değerlendirmemiz gereken bireylerdir. Tam da toplumda en liyakatli zannedilip başkalarının liyakatli olup olmadıklarına dair belirlemelerde en ciddi boyutlarda ve en yanıltıcı etkileri üreten en yüksek statülere sahip (en çok güçlendirilmiş) bireylerdir.

Dahası, böylece liyakatsizliklerin yeniden üretimi sürdüğü ve gitgide pekiştirildiği gibi, adaletsizce yükselen ve sosyoekonomik avantajlar elde eden söz konusu görece liyakatsizler de bu tür avantajlarını gittikçe arttıran bir şanslı döngü içerisine girmektediler.

Kabilecilik: Karanlıkların En Güçlü Kaynağı

Kabiliyet-Temelli ve Statükoculuk-Karşıtı Yaklaşım, Liyakat ve Demokrasi Anlamında Geleceğin Modeli

Demokrasi derken anladığımız ideal şayet sadece politik erkle ilintili bağlamlarda bir yönetim biçiminden ibaret değilse, demokrasiye liyakat ekseninde nasıl olanaklar yaratabilir ve bireysel ya da örgütsel katkılar sunabiliriz?

Düşüncem o ki okullar, üniversiteler ve her tür akademik kuruluş aslında öğrenmenin ve araştırma yapmanın yollarından sadece biri, hatta bazen çok iyi bir yoludur, ancak hiçbir zaman zorunlu gereği, tamamı ya da en üstün olanı olarak görülmemeli. Dolayısıyla, son derece yanıltıcı göstergeler olabilen geçmiş eğitim ve akademik kariyer ve statülerini bireylerin sabit liyakat karşılıkları olarak düşünmek veya buna göre formel veya değil kararlar ya da yaklaşımlar oluşturmak demokrasinin ve sosyal adaletin önündeki en kısıtlayıcı ve gerici engellerden biri olacaktır.

Kısacası, eğitim sistemlerinde de, otorite ve elitler tarafından da bireylerin liyakatlerinin doğru belirlenmesi aslında çoğu kez mümkün bile değildir; yine de onları liyakat meselelerinde temel gösterge ya da kriter bileşenleri olarak görmekten vazgeçmemiz okulları ve üniversiteleri faydalı bir öğrenim ve araştırma yapma yerleri olmaktan çıkaramayacaktır. Tam tersine, yanıltıcı statü ve adaletsiz avantajlar elde etme imkanı önlenirse, bireyler böylece artık sadece öğrenmek ve araştırma yapmak için eğitime, üniversitelere ve akademik süreçlere yönelebilecektir. Bir birey nasıl daha iyi öğrenebiliyorsa ve araştırma yapabiliyorsa öyle yapmalıdır, ister bağımsız olarak kendi başına ister bir üniversitede. Burada önemli olan nokta, liyakatin üretimler ve kabiliyetlere bakılarak değerlendirilmesi ve bunun için de sadece en son ya da halihazırda yeniden gösteril(ebil)en performansa bakılması gerektiğidir. Yüksek ya da düşük eğitim/akademik kariyerine vb. geçmiş başarı ya da başarısızlıklarına vs. statü göstergelerine değil. Daha tanımlayıcı bir şekilde ifade edecek olursam, bir bireyin özellikle de -çok yakın zamanlı ya da değil- performansını etkileyen olumlu/olumsuz şartlar dikkate alınarak çeşitli performanslarında beliren kabiliyetlerinin ve bunların halen performanslarında sürebilme ve hatta gelişebilme olanağı olup olmadığının belirlenmesi onun liyakat anlamında değerlendirilmesinde asıl bileşen olarak görülmelidir. Ancak elbette bu demek değildir ki Harvard Üniversitesi’ne bundan sonra kimse gitmek istememelidir. İsteyenler çıkacaktır, zira hileli bir avantaj için olması bundan böyle önlenebilecek olsa da, sadece Harvard’daki birtakım öğrenme ve araştırma olanakları bazı bireyler için halen hakikaten arzu edilir ve faydalı olabilecektir, dahası söz konusu ortamı deneyimlemek bile başlı başına bir sebep olarak bir bireyi her daim Harvard’da okumak istemeye çekebilir. Diğer yandan, bahsettiğim kabiliyet-temelli ve statükoculuk-karşıtı yaklaşım -başta Batıda olmak üzere- liyakat ve demokrasi anlamında geleceğin modeli olarak şimdiden öne çıkmaktadır. Soru şu: Biz Türkiye olarak söz konusu yaklaşımda ne kadar öncü ve mükemmel bir hayata geçirme içerisinde olabileceğiz? Bunun formel ve resmi bir karar olmaktan ziyade toplumsal bir karar olacağını da konuyla ilgili son bir vurgu olarak hatırlatmalıyım.

Liyakat hakkındaki yanlış ve sorunlu anlamlandırmaların nedenlerine ve ilintili meselelerin hem teorik hem de pratik bakımdan nasıl ele alınması gerektiğine dair daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere Avustralya merkezli akademik (interdisipliner ve transdisipliner araştırmaları içeren) bir blog olan i2Insights’ta 6 Nisan 2021’de yayımlanan “Three ways research perpetuates injustices” adlı makalemde açımladığım “unjust appreciation” adlı kuramımı incelemelerini naçizane öneririm.

Zannediyorum, anlam bağlantısı yeterince ortaya çıkmıştır ki, liyakat meselesine bakış açımızı değiştirmek de “Topluluklarda Düzelme ve İlerleme: Bireysel Maliyet Üstlenmeler” başlıklı yazımda ele aldığım gibi maliyet üstlenmeyi gerektirmektedir. Daha doğrusu, genel olarak belirtecek olursak, “Etik ve adalet büyük ölçüde bireylerin statükoya karşı(n) kendi başına maliyet üstlenmeleri sayesinde gerçekleşir.” dersek abartmış olmayız.

‘Maliyet Üstlenmek Hiç De Öyle Fedakarlık Benzeri Bir Davranış Değildir’

Çok kısa bir özetle; etik uğruna bireysel maliyet üstlenmelerin, en çok da, geçmişteki kendi yanlışlarımızı kabul ettiğimiz zaman bunların olumsuz sonuçlarını düzeltmek için telafi vb. maliyetler üstlenmemizin gerekmesi (a), statükocu statükoların yanlışlarımızı sürdürmek istememiz ve bunların yanlış olduğunu bulabilecek düşünme süreçlerine yönelmememiz yönünde bizi zorlaması ve hatta ödüllendirmesi karşısında böylesi zorlamalara karşı koymak ve bu gibi ödüllerden vazgeçmek şeklinde maliyetler üstlenmemizin gerekmesi (b) ve ayrıca, hukuk, ekonomi ve eğitim sistemlerinin düzelmesinin de bireysel maliyet üstlenmelerin düzeltebileceği pek çok temel adalet meselesine müdahale etme olanağı olmadığı gibi hukuk, ekonomi ve eğitim sistemlerinin kendilerinin düzelip ilerlemesinin de en çok yine başkalarının entelektüel vb. değerini adil bir şekilde bilme vb. maliyetler üstlenmemizi gerektirmesi (c) örüntülerinde belirdiğini anlatmıştım.

Dolayısıyla, maliyet üstlenmeler etiğin ve adaletin makro yapılar dışında kalan içerimleri için elzem olduğu kadar, liyakat meselesi ve demokrasi bağlantısı üzerinden de anlaşılabileceği üzere, aslında eğitim, ekonomi ve hukuk gibi makro sistem ve yapıları düzeltmemiz ve ilerici dönüşümler gerçekleştirmelerini sağlayabilmemiz ve hatta üretilen sistemlerin çürümeden ve sürdürülebilir tarzda işletilebilmeleri için de en temel faktörü sağlar. Buna paralel olarak, liyakatin etik kabiliyetleri de kapsadığı ölçüde daha kaliteli ve güvenilir bir liyakatlilik anlamına geldiğini ifade etmeme bile artık gerek kalmamıştır düşüncesindeyim. Öyleyse, maliyet üstlenmek hiç de öyle fedakarlık benzeri bir davranış değildir, hem de başka kimsecikler maliyet üstlenmediği durumlarda tek başımıza öncü olarak maliyet üstlendiğimizde bile. Zira maliyet üstlenmek etik, adalet ve ilerlemenin zorunlu bir gereği olarak hakiki değişimlere ait bir yatırım örüntüsü olmasıyla bireyleşmenin ve özerk bir varoluşun kaçınılmazlığına özgüdür. Örneğin, ifade özgürlüğümüzü haksız yere (devletin işlediği bir suç ortaya çıkmasına diye) kısıtlamak isteyen bir politik erk ve otoriteleri karşısında yurttaşlar olarak itaat eden bir yanıt içerisinde kalırsak aslında kendi sosyal ve bireysel “ifade özgürlüğümüzden” ve ilintili haklarımızdan fedakarlıkta bulunmuş oluruz ki bu seçim bence (açımladığım ayrım temelinde) kabul edilemez bir yanlıştır. Fedakarlıktan tamamen farklı olarak, maliyet üstlenmek ise, bireylerin kendi “ifade özgürlüklerini” korumak ve hatta geliştirmek amacıyla yapacakları şeylerden doğabilecek ve kendilerine çıkarılabilecek olası (ve bazen kesin) maliyetlere rağmen söz konusu şeyleri etik uğruna yapmayı seçmeleridir. Etik uğruna maliyet üstlenmek bazen devleti, bazen toplumu, bazen yakınsadığın toplulukları, bazen sevgili veya arkadaşını ve bazen de (hatta çoğunlukla) kendi geçmişini eleştirel bir tarzda karşına almayı gerektirebilir. Ancak her nasıl olursa olsun, bireyin kendi varoluşu tarafından “buna değer” olarak alımlanan özerk bir seçimle.

Eğer demokrasi, sivil toplum, iş birliği, uygarlık, ilerleme, dayanışma, hakikat, bilim ve sosyal adalet umurumuzdaysa, kabileciliklere ve statükoculuklara ters düştüklerinden en değerli çalışmaların ve en liyakatli bireylerin layıkıyla değerlendirilmeyip (ve ödüllendirilip daha da etkin kılınmaları gerekirken cezalandırılıp) onların üstün kabiliyet ve üretimleri yok sayılarak faydalanılmadığından gitgide kabiliyetsizleşen, kolektif olarak aptallaşan ve adaletsizliğe doğru gerileyen kabileci ve statükocu topluluklar böylesi kabileci ve statükocu yanlışlarıyla kolektif zekamızın gelişmesini önlerken bireysel olarak maliyet üstlenip söz konusu harcanan bireyleri, kabiliyetlerini ve çalışmalarını değerbilirlikle destekleyerek yeniden topluma en etkili şekilde kazandırmamız gerekir. Kolektif zekanın gelişmesinin en büyük düşmanı olan kabilecilik vb. statükoculuklardan kurtulmalıyız ki bu sayede liyakatler daha ileri seviyelerde ve çok daha fazla sağlamlıkla yayılsın, öyle ki kendini aşma kabiliyeti çok daha kaliteli olan topluluklar ve etik sosyokültürel örüntüler ortaya çıkabilsin.

Yanlış Toplumda Doğru Politikacı Yükselemez

‘Geçmiş Mümkün Mertebe Düzeltilmeden, Daha Adil ve Yaşanası Bir Gelecek Olmaz’

Peki, kabileci toplulukların ve sorunlu statükoların yıllardır gitgide daha çok yaralayıp sakatladığı nastatükocu/nakabileci (öyle ki etik uğruna çok ciddi maliyetler üstlenebilmiş olan yüksek kabiliyetli) özerk bireyleri böyle sakat ve yaralı olarak terk edilmiş hallerine mi bırakacağız? Yoksa onları iyileştirip kendilerine teşekkür ederek biz de onlarla beraber daha hakiki ve etkili bir demokrasi ortaklaşmasında mı yaşayacağız?

Geçmiş mümkün mertebe düzeltilmediği ölçüde daha adil ve yaşanası bir gelecek olmaz. Çünkü o zaman, insanlar hiç değilse içlerinden hep şu soruyu sorarlar: Madem liyakat ve adalet umurunuzda, öyleyse neden en çok ihtiyacınız olan ve takdir etmeniz gereken bireylere en aşırı adaletsizlikleri yapıyorsunuz? Etik uğruna örnek gösterilesi benzersiz mücadeleleri sırasında maruz kaldıkları kötülük ve yıkımın çaresizliğinde yok olmaya onları neden terk ettiniz? En çok savunduğunuzu söylediğiniz ilke ve değerler söz konusuyken onları adaletsizce yalnız bıraktıysanız, ilintili başka meselelere yaklaşımınız nasıl güvenilir olabilir ki… Böyle bir geleceğe (müştereğe) kimse inanmaz.