Connect with us

Röportaj

Dr. Selim Erdoğan: Sakarya Meydan Muharebesi Baştan Sona Bir Dehanın Ürünüdür

selim erdoğan sakarya

K2 Haber olarak Sakarya Meydan Muharebesi’nin 98. yıl dönümünde Dr. Selim Erdoğan ile bir röportaj gerçekleştirdik. Savaşı yerinde inceleyen ve bugüne kadar 3.000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirleyen Erdoğan’a röportaj için teşekkür ederken; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve şükran ile anıyoruz. 

Keyifli okumalar dileriz.

  • Sakarya Meydan Muharebesi’ne Giden Süreci Biraz Anlatır Mısınız?

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; Sakarya Meydan Muharebesi Milli Mücadele içerisinde münferit bir harp değildir. Sebep sonuç ilişkileri açısından Ege’de giderek büyüyen Kuvayı Milliye direnişine kadar sıkı sıkıya bağlıdır. Kuvayı Milliye direnişi bile Yunan işgal ordusunu yeterince hırpalarken bunun üstüne bir de Ankara’da düzenli ordu yapılanmasına geçiş Atina’yı fazlasıyla tedirgin eder. Bunun üzerine, 1919 Aralık’ta General Papoulas’ın Küçük Asya Ordusu Başkomutanı olarak göreve başlamasının ardından ilk icraatı 1920 Ocak ayında bir keşif taarruzuyla bu düzenli ordunun gücünü test etmek olur. Bu taarruz bizim “1. İnönü Muharebesi” dediğimiz süreçtir ve sonuçları Papoulas’ı ürkütür. Atina’ya gönderdiği rapor o sırada Londra Görüşmeleri için İngiltere’de bulunan Başbakan Galekeropoulos’a iletilir. Birleşik Krallık’ın Anadolu’daki yatırımlarının bekçisi rolündeki Yunan Ordusu’na aslında “derhal taarruz ederek bu sorunu büyümeden bitir” talimatı bizzat Lloyd George tarafından verilir. Bu sürecin ayrıntılarını “Ionian Vision” adlı kitabında Atina’da 13 sene görev yapmış olan İngiliz diplomat Michael Llewellyn Smith anlatmaktadır.

Bu sefer daha kapsamlı bir taarruz gerçekleştiren Papoulas’ın ordusu İnönü önünde üç ayda ikinci yenilgisini alır. Artık Batı Anadolu’daki Yunan varlığının önünde çok önemli ve giderek büyüyen bir tehdit olduğu açıktır. Dört aylık bir hazırlık sürecinin ardından bizim “üçüncü Yunan ileri harekatı” dediğimiz askeri harekat 10 Temmuz 1921’de başlar. Bu harekatta amaç yeni toprak işgal etmek değil, Türk Ordusu’nu ve arkasındaki siyasi dayanağı, yani Büyük Millet Meclisi’ni imha etmektir. Kısmen başarılı da olurlar. 13 günlük muharebelerin sonunda Kütahya Eskişehir Muharebeleri Türk Ordusu açısından bozgunla sonuçlanır. 30.000 asker silahıyla firar eder, zayiat çok ağırdır. Açıkçası Türk Ordusu hem silah hem asker bakımından muharip gücünün yarısını bu muharebelerde yitirir. Az önce Yunanlar için “kısmen başarılı olurlar” dememin nedeni, Türk Ordusu bu kadar ağır bir darbe almasına rağmen hala hayattadır, yani Yunanlar harekat başındaki hedeflerine ulaşamamışlardır.

İşte böyle bir durumda yapmaları gereken, bizim 1 sene sonra Dumlupınar’da Yunan Ordusu’nu yendikten sonra onları İzmir’e kadar kovalayarak yaptığımız olmalıdır; yani “takip harekatı”. Onlar da bunu yapar ama 1 ay gecikmeyle. Özellikle Ankara önüne kadar gidip ikmal noktalarından uzaklaşacak orduyu böyle bir maceraya sokmaya Papoulas tek başına cesaret edemez. Başbakan, Savaş Bakanı hatta Kral bile Kütahya’ya gelir, bir Savaş Meclisi toplarlar. Burada alınan siyasi karar uyarınca ordunun Ankara’ya yürümesine ve Türk Ordusu’nu, Ankara’daki dayanağını ve tüm lojistik noktaları ortadan kaldırmaya karar verirler. Tabii onlar bunu yapana kadar 1 ay içinde Türk Ordusu Polatlı – Haymana arasında Sakarya Nehri boyuna yerleşir, Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olarak ordunun başına geçer, seferberlik ilan edilerek ordu yeniden savaşacak hale getirilir. Kütahya Eskişehir Muharebeleri sona erdikten tam 1 ay sonra da Sakarya Meydan Muharebesi başlar. Özetleyecek olursak, Sakarya aslında Kütahya Eskişehir Muharebeleri’nin takip harekatının ürünüdür.

Bu Ordunun Yenilmesi Demek Anadolu’daki Türk Varlığının Sona Ermesi Demek

  • Bu savaşı “Yoksulluğun Zaferi” olarak tanımlıyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açabilir misiniz?

1 ay içinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanmasıyla mevcudu ve harp donanımı ancak düşmanının yarısı seviyesine getirilebilmiş bir ordumuz var. Bazı harp araçları açısından yarısından da az donanıma sahibiz; mesela uçak, mesela makinalı tüfek.

Ama bu ordunun yenilmesi demek Anadolu’daki Türk varlığının sona ermesi demek. Millet bunun bilincinde. Bırakın elindekinin %40’ını, neyi var neyi yoksa cepheye akıtıyor. Mesela bilir misiniz, muharebelerin en kanlı safhasının geçtiği Haymana’da Yaprakbayır, Evliyafakı ve birçok köyün elindeki tüm etlik hayvanı ve buğdayı asker aç kalmasın diye orduya verdiğini ve kendi açlığını gidermek için hayvan pisliklerinin içinden çiğnenmemiş arpayı, buğdayı ayıklayıp, temizleyip yediğini? Ya da muharebelerin sonuna doğru top mermisi tükenen tümenlerin diğer tümenleri tek tek gezip birer ikişer atımlık mermi topladığını?

İşte bu yüzden Sakarya yoksulluğun zaferidir. Bu yokluktan bir an evvel kurtulmak için bir milletin yoksulluğunu silah olarak kullandığı gerçek bir destandır.

selim erdoğan sakarya

  • Muharebe yeri olarak bu bölgenin seçilmesinin stratejik sebepleri nelerdir? Coğrafi olarak bilgi üstünlüğümüzü tam anlamıyla yansıtabildik mi?

İlk sorunuzda Yunan Ordusu’nun ileri harekatının amacının Türk Ordusu’nu topyekün imha etmek olduğunu söylemiştim. İşte bu yüzden biz nerede mevzilenirsek oraya gelmek zorundalardı. Mevzilerimizin yanından gelip geçmek gibi bir stratejileri olamazdı. Neredeysek oraya gelmek ve savaşıp ordumuzu yok etmek zorundalardı. Bu nedenle, muharebelerin geçeceği coğrafyayı biz seçtik. Ama bu hat uzun, neredeyse 200 km’yi bulan bir hat. Bu hattın hangi kesiminden, nasıl bir stratejiyle taarruz edeceklerini biz belirlemedik. Bu da onların inisiyatifinde olan kısmıydı.

Neden bu coğrafya seçildi sorusuna gelince; muharebeler için Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olur olmaz ilk iş güvendiği iki kurmay subayı göndererek, Sakarya’dan Kızılırmak’a kadar çok geniş bir sahada olası direnekleri tespit ettirir. Bu ekip 4 savunma alanı belirler. Bunlardan ilki muharebelerin geçtiği, Sakarya boyundaki hattır. Eğer bu hat aşılacak olursa geride 3 savunma alanı daha vardır. Mesela sonuncusu Elmadağ’a yaslanan, Kızılırmak boyundaki hattır.

Sakarya boyunda ilk hattımızın oluşturulma sebebi bu hattın hemen kuzeyde sarp, taarruz eden için intikali zorlaştıran bir arazi yapısına sahip olması. Güney ise Yunanların “Tuz Çölü” dediği, bildiğimiz Tuz Gölü’nün kıraç, kuru, tuzlu düzlükleri. Bu kesim de özellikle süvari tacizine çok müsait. Zaten muharebeler başlayınca bu tuz çölü ve oradan gelecek süvariler bütün Yunan taarruz stratejisini allak bullak eder.

Bir ikinci sebep, Yunan Ordusu Eskişehir üzerinden Ankara’ya yaklaşık 250 km kuru bozkırda, Ağustos sıcağında yürüyerek gelecektir. Geldiği anda karşısında önce ancak 2-3 noktada geçit veren bir nehir, onu geçince de araziye hakim, kuzey-güney uzanımlı tepeler bulacaktır. Jeomorfolojik olarak olası bir Yunan taarruzu için en elverişsiz koşulları yaratan arazi kesimi burasıdır.

Bu Savaş İle Bir Grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın Başlattığı Hareketi Bütün Millet Sahiplenmiştir

  • Bu muharebenin Türk tarihi açısından önemi nedir? Tarihsel olaylar olasılıklar üzerinden değerlendirilmez ama biz yine de sormak istiyoruz. Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaybetseydik, nasıl bir tablo ile karşılaşırdık?

Aynen dediğiniz gibi, tarihi olaylar olasılıklarla değerlendirilmez. Ama Sakarya Meydan Muharebesi’nin kaybedilmesi demek, Türk Ordusu’nun ya tamamen yok edilmesi, ya da bir daha savaşamayacak hale gelinceye kadar kırılıp doğuya, mesela Sivas dolaylarına sürülmesi demek. Hatta Milli Mücadele’yi yapan kurmay kadrosunun, mesela Mustafa Kemal Paşa’nın ortadan kaldırılması demek.

Böyle bir durumda, mesela düşünün, ordu mevcudu ancak birkaç bine düşmüş ve tüm top gibi, makinalı tüfek gibi harp unsurlarını yitirmiş; kuzeyde Pontus çeteleri, güneyde Fransızların silahlandırdığı Ermeni lejyonları var. Tüm Anadolu’daki Türk varlığı daha kaç sene daha sürerdi? Bu soruyu cevaplarken Balkanlar’daki askeri gücümüzü yitirdikten sonra oradaki etnik yapının kaç yılda değiştiğini, Batı Trakya’dan nasıl silindiğimizi, nasıl bir etnik temizlik yapıldığını da düşünün.

Kısacası, hani Sakarya Marşı’nda Ahmet Celalettin Bey “Sakarya’da kurtuldu şan otağım” diye yazmıştır ya, aslında bu mısrayı ben “Sakarya’da kurtuldu son ocağım” şeklinde algılıyorum. Durum aynen böyledir; Türk’ün son ocağı Sakarya boyunda, Haymana ovasında kurtulmuştur.

Diğer bir önemi, Sakarya arefesinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanışı ve halkın bu seferberlik çağrısına verdiği yanıt göstermiştir ki, başlangıçta bir grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın başlattığı hareketi bütün millet sahiplenmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi ile birlikte Türk Milleti’ni temsil eden tek yapının Ankara’daki BMM olduğu tescillenmiş, meşruiyeti sorgulanamaz hale gelmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi aynı zamanda ihtilaf devletleri blokundaki çatlakları derinleştirmiş, işgal gücünü parçalara ayırmıştır. Elbette Çukurova – Antep – Urfa direnişleri ve Suriye’deki isyanlar da Fransızların Anadolu’dan çekilme kararında çok etkilidir ama Sakarya bu süreci hızlandırmış, karşımızdaki düşman sayısını azaltmak, mücadele gücünü odaklamak adına çok büyük fayda sağlamıştır.

selim erdoğan sakarya

  • Her savaşın  kırılma anları vardır. Sakarya Meydan Muhaberesi’nde bizi zafere götüren kırılma anları sizce nedir?

Aslında çok fazla eşik var ama bence üç olay biraz daha öne çıkar;

İlki hemen muharebelerin 3. Gününde, 25 Ağustos günü yaşanan bir olay. Mangal Dağı gibi önemli bir direnek daha ilk gün elden çıkmış. Yunanlar bir kolorduyla güneyden kuşatma harekatı yapmaya, bir kolorduyla da yine güney kesimde Demirözü Vadisi’nden cepheyi yarmaya çalışıyor. Muharebelerde en kritik anlardan biri, Türbetepe de düşüyor, Demirözü Vadisi savunmasız şekilde Haymana’ya kadar düşman hareketine açık hale geliyor. Geride, ta Yamak’ta ihtiyatta bekletilen 3.Kafkas Tümeni’nin komutanı Miralay Halit (Dadaylı Halit, Halit Akmansü) Bey durumun ciddiyetinin farkında ve karşı taarruz için izin istiyor. Ancak Grup komutanlığından bir türlü yanıt alamayınca inisiyatif kullanarak, tıpkı 6 sene önce Başkomutanı’nın Çanakkale’de yaptığı gibi kendiliğinden harekete geçerek, Demirözü Vadisi’ne giren, ilerleyen Yunan tümenine taarruz ediyor. 3. Kafkas Tümeni’nin bu hamlesini gören sağındaki 9. Ve 15. Tümenler de onunla hareket ediyor ve süngüyle düşmanı Taburoğlu yaylasına kadar sürüp geri atıyorlar. Bu karşı taarruz orduya çok değerli 1 gün kazandırıyor.

İkinci kırılma noktası 30 Ağustos günü; Çal Dağı’na üç yönden taarruz eden Yunan birlikleri bir anda dağın batı yamacında genişçe bir açıklı fark ediyorlar. O geniş arazide nasılsa 2-3 km’lik bir kesim 5. Kafkas Tümeni ile 8. Tümen arasında boş kalmış. Burayı bir anda işgal ediyorlar ve cephe yarılma durumuna geliyor. Gazi Paşa’nın emriyle Sivri’de ihtiyatta bekleyen 190. Alay koskoca Yunan 10. Tümeni’ne süngüyle taarruz edip mevzileri geri alıyor. Sonra da gün boyu iki taraftaki tümenlerin dövüşe dövüşe kendisine yaklaşmasını, irtibat kurmayı bekliyor. Akşama doğru cephedeki boşluk kapatılıyor ve ihtiyatlar mevzileri 190. Alay’dan devralıyorlar. Mevzileri boşaltan gazi alayın mevcudu o can pazarının sonunda bir bölüğe (90 kişi) düşmüştür. Bu, General Papoulas’ı çileden çıkaran bir olaydır.

Son kırılma noktası ise 2 Eylül gecesi Yunanlar Çal Dağı’nı ele geçirmesine rağmen durur ve taarruzu keser. Bunun farklı nedenleri var ama iki tanesi öne çıkar; birincisi tüm ümitlerini Çal Dağı’nı almaya, bunu başardıkları anda Türk Ordusu’nun bozulacağına inanmalarına rağmen sabah 3 km doğuda yeni siper kazıp dövüşmeye hazırlanan Türkleri görmeleri. Bütün enerjilerini, bütün askeri güçlerini ve motivasyonlarını 2 Eylül’de Çal Dağı’na o kadar bağlamışlardır ki, dağı almanın onlara hiçbir şey kazandırmadığını görmek tam bir yıkım olur. Kaldı ki bu aşamaya gelmek için bile yaklaşık 15.000 ölü vermişlerdir. Ordunun neredeyse 1/3’ü elden çıkmıştır. İkinci neden de Türk Süvarisi’nin Yunanları bozkırın ortasında aç, susuz, cephanesiz bırakmasıdır. Çal Dağı’nı aldıklarında artık taarruzu ilerletecek güçleri, kaynakları kalmamıştır. Fahrettin Altay’ın süvarileri ve Ahmet Zeki Soydemir’in Mürettep Tümen’i sürekli ikmal kollarını, menzil noktalarını vurarak Papoulas’ın ordusunun damarlarını kurutur.

selim erdoğan sakarya

 

  • Sakarya Meydan Muhaberesini yerinden inceleyen bir yer bilimci olarak, sizi en çok etkileyen yer neresiydi?
Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Mehmet Dilbaz: İstanbul'un Kültürel Kimliğini Kaybettik

Beni en çok cephe hattındaki düz alanlar etkiler. İnsanlar cephe hattı deyince sadece Mangal Dağı’nı, Türbe Tepe’yi, yani yükseltileri düşünmesinler. Bu tepeleri birbirine bağlayan ve dümdüz tarlalardan geçen kesimleri de var hattın. Tepelerdeki sütrelerde savunmanın fazladan bir şansı var; tepeye kadar olan yamaç taarruz eden için ciddi bir fiziki engel teşkil ediyor. Hem piyadenin, hem topçunun ateşiyle mücadele ederken bir de bu fiziki engeli aşması lazım. Ama düzlüktekiler bu kadar şanslı değil. Düşman herhangi bir fiziki zorlukla karşılaşmadan karşıdan koşarak geliyor. İşte en zor şartlarda muharebe edenler bunlar. Bu tarz arazilerde bulduğum şehitlikler beni çok etkiler. O sahne gözümün önünde canlanır.

Sakarya Meydan Muharebesi Baştan Sona Bir Dehanın Ürünüdür

  • Eklemek istediğiniz başka şeyler var mıdır?

Siz sormadınız ama ben bir hususu açıklamak istiyorum; Sakarya Meydan Muharebesi bu “yenilmez savaş makinasının” kendiliğinden pes ettiği, tesadüfen kazanılmış bir zafer değildir. Yunan Ordusu’nu “yenilmez savaş makinası” olarak tanımlayan, İngilizler’in muharebelerden önce sonuçtan emin olmak için görevlendirdiği askeri müfettiş Albay Hoare Nairne’dir. Harrington’a yazdığı raporda Yunan Ordusu’nu böyle tanımlar.

Ama Yunan Ordusu’nun gücünü, piyadesini, süvarisini, topçusunu nasıl kullandığını ve baskın taarruz stratejisine merakını iyi etüt etmiş olan Mustafa Kemal Paşa elindeki kısıtlı kuvvetle bu taarruzu nasıl boşa çıkaracağını iyi planlamıştır. Yarı kuvvetle Yunan Ordusu’nu yenmek ancak onun amacına ulaşamamasını sağlamakla, püskürtmekle mümkün olabilir. O da bunu yapmıştır. Yunan Ordusu’nu bir yandan Haymana Ovası’nın derinliğine çekerken bir yandan da beslenimini kesmiştir. Burada süvarileri Papoulas gibi cephede değil, Osmanlı’daki gibi akıncı kolu olarak kullanmış ve 100.000 kişilik Yunan Ordusu’nu bilmediği bozkırda aç, susuz, cephanesiz bırakmıştır. Sayısal üstünlüğünü kullanarak cepheyi uzatmaya, savunma derinliğimizi azaltmaya çalışan Yunanları bu çekilerek dövüşme taktiğiyle tam tersini yapmaya, cepheyi daraltmaya mecbur etmiştir. Muharebelerin başında ve sonundaki cephe yayılımına bakarsanız aslında Mustafa Kemal Paşa’nın Yunan Ordusu’nu gün be gün nasıl bir tuzağa çektiğini görebilirsiniz. Benim için Sakarya Meydan Muharebesi baştan sona bir dehanın ürünüdür.

Dr. Selim Erdoğan’a paylaştığı değerli bilgiler için teşekkür ediyoruz.

Dr.Selim Erdoğan Kimdir?

1972 Ankara doğumludur. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği bölümünde, doktorasını ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamlamıştır. Harp alanlarının jeoarkeolojik araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nde görev yapmaktadır. Halen Milli Savunma Üniversitesi Alpaslan Savunma Bilimleri Enstitüsü’nde harp tarihi üzerine de yüksek lisans yapmaktadır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin geçtiği alanın 2015 yılında Milli Park olarak tescili ile sonuçlanan süreçte ve sonrasında saha araştırmalarını yürütmektedir. Bu süreçte 120 km’den fazla siper parçası haritalamış, 3000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirlemiştir.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Dilek Türker: Türkiye’nin En Zengin ve En Fakir Patroniçesiyim

Röportaj kategorisindeki diğer içerikler için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

reklâm
Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

Yasemin Öney Cankurtaran: İthalat İle Tencere Kaynatan Bir Ülkeyiz

Yasemin Öney Cankurtaran Röportaj Yoksulluk

17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü’nde önceki dönem CHP Genel Başkan Yardımcısı / İş Kadını Yasemin Öney Cankurtaran ile bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar dileriz.

– Türkiye ekonomisini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Kısa vadede en büyük riskler nelerdir?

Biraz dünya ekonomisi ne durumda, buna bakmak lazım. Küreselleşmiş bir dünyada, Türkiye’yi tek başına değerlendirmek hem rasyonellikten uzak ve hem de biraz acımasızca olur. Dünya ekonomisi 2008’den sonra çok değişti. Gelir dağılımları, kişi başı düşen gelirden kar marjlarına kadar her şey değişti. Bunlar tabi faiz oranlarına da yansıdı. Özellikle az gelişmiş ülkeler bu paydan daha fazlasını aldı. Fakat Türkiye bu paydan, neredeyse dünyada en fazla olumsuz yönde etkilenen ülke oldu. Bu bağlamda değerlendirmek çok önemli. Burada Türkiye ekonomisi nereden nereye geldi ve ne olacak konusuna bakmak için bu kötü, olumsuz havadan neden daha fazla etkilendiğimizi araştırmak lazım.

Yatırımın Sevdiği İklimde En Önemli Parametre Hukuktur

Ben kötü, olumsuz ekonomi haberleri vermeyi uygun görmem. Ekonomide negatif enerji vermemek lazım. Çünkü ekonomi bir algı yönetimidir. Bugün çok güvendiğiniz bir ekonomist Türkiye’de çıkıp, yarın Dolar 8 lira olacak derse, olur. Ya da bir aya kadar Dolar 4 liraya düşecek derse, hakikaten ciddi bir satış gelebilir.

Türkiye ekonomisinin dünyadaki bu olumsuz havadan daha fazla etkilenmesinin en önemli sebebi, bütün dünyada Türkiye’de gerçekten demokrasinin olup olmadığının sorgulanması,  Türkiye’deki hukuk sisteminin artık eksik çalışıyor olması algısıdır. Türkiye’de demokrasi var mı, yargı bağımsız mı, hukuk sistemi düzgün işliyor mu? Yatırım yapılabilir mi bu ülkeye? Bizim maalesef en büyük handikabımız Türkiye’nin artık yatırım yapılabilir bir ülke olma görünümünden çıkmasıdır. Bunun sebebi de yatırımın sevdiği iklimde en önemli parametre hukuktur. Eğer siz hukuk sisteminize, kendi insanınızı, dünya insanlarını, kurumsal yapıları inandıramazsanız o ülkede yatırım yapılamaz. Bir ülkede yatırım yapılamadığı zaman da, ekonominin gidişatı konusunda hiçbir zaman olumlu bir şeyler söyleyemezsiniz.

Kısa vadede tabi bu içinde bulunduğumuz durum, sınır ötesi operasyonların bir anda doları fazla etkileyeceği düşünülürken, farkındaysanız beklendiği kadar da etkilemedi. Herkes 8’i, 10’u bulur derken, ben o zaman da aynı şeyi söylüyordum. Dövizde bu kadar fevri bir çıkış artık Türkiye’de olmaz. Hatta şunu da söylüyorlardı dolar 2 TL olacak diye, asla öyle bir şey de olmayacağını söylüyorum. Teknik olarak bakarsanız dolar hala çok pahalı değil. O kadar kötü yönetildik ki biz 2005-2006’dan itibaren. Her seferinde enflasyon biraz düştüğünde, biz onu karşılayamayacak kadar, o zaman aralığını dengeleyemeyecek kadar hızlı hareket edip orantısız bir şekilde faizleri düşürdük. Bundan dolayı da dolar hep baskılandı. Cari rakamları 1994’ten itibaren incelediğimizde, teknik olarak doların zaten 7 TL seviyesinde olması gerekiyor. Siz hep baskı altında tuttunuz. Bunun üzerine yatırım olanaklarını açamadınız Türkiye’de. Bunun üzerine sağlam bir hukuk sistemi kurup, dışarıdan yatırım için para gelmesi için uygun iklimi yaratamadınız. Faizleri her zaman siyasi sebeplerle kendi dengesinde tutmaktan ziyade, müdahale altında tuttunuz. Sonuçta da gelinen nokta, bugün Türkiye yatırım yapılamayan, kendi iç dinamiklerinde bile insanların yatırım yapmak istemedikleri, bırakın dış piyasalardan yatırım gelmesini, bizim kendi vatandaşımız bile yatırım yapmaz hale geldi.

Kendi Vatandaşımızın Yatırım Yapmadığı Bir Ülkedeyiz

Türkiye’de ne kadar çok özelleştirme yapıldı. Birçok yabancıya şirketler satıldı. Yerli iş insanımız, şirketlerini sattı. Neden yeni yatırım yapmadı? Bunun iyi düşünülmesi gerekiyor. Aynı kişiler tarafından bu paralar yatırıma dönüştürüldü mü? Dönüştürülmedi. Demek ki kendi vatandaşımızın bile yatırım yapmadığı bir ülkedeyiz. Eğer siz yatırım yapmazsanız, hukuk sistemini sağlayıp güvence vermezseniz, hukuk sistemini sağlayamadığınız için bırak yatırımı sıcak para girişini bile sağlayamazken ki tercih ettiğimiz bir şey değildir sıcak para girer ve çıkar, ama onu bile sağlayamazken elbette ülkeyi bekleyecek sonu,  işsizlik, yüksek enflasyon, faizler ve tutulamayan döviz kurları olacaktır.

Bu şartlar altında bizim şu anda bu operasyonu yapıyor olmamız belki çok daha olumsuz sonuçlara sebep olacak diye düşünülüyordu ama bu noktada şunu vatandaşa sormamız lazım. Yani doların yükselmesi için dışarıdan gelecek negatif etkiyi, saldırıyı  sıfırlama durumunda dolar nasıl yükselecek? Yurt içindeki TL’nin dolara dönüşmesiyle elbette. Peki şu anda doları yükseltecek TL var mı Türkiye’de? Hangi vatandaşın cebinde dolara dönüştürülecek TL var? Tasarrufu kaldı mı ki insanların, kurumların TL’den dolara dönüş yapsın!

Enflasyonun Tek Haneli Çıkması Sürreal Bir Durumdur

– Her gün zam haberleri gelmesine rağmen, enflasyon 9.5 olarak açıklandı. Siz bu istatistiği gerçekçi buluyor musunuz?

Buna ancak gülümseyerek cevap vermek durumundayım. Bütün zamların yüzde 20’nin üzerinde olduğu bir yerde, enflasyon rakamının tek haneli açıklanması sürreal bir durumdur. Mülkiye’de ekonomi okurken bütün üretim ve tüketim araçlarındaki zam oranının, fiyat artışını oran olarak verip, enflasyonu da onun neredeyse yarısı kadar çıkartsaydım ki (enflasyon bugün yüzde 20’lerden çok daha fazladır, doğalgaza, elektriğe, otoyola yapılan zamlar yüzde 50’lere yakındır) hayatım boyunca mülkiyeden mezun olamazdım. Maalesef bugün TÜİK’in verdiği veriler hem Türkiye’deki vatandaş açısından hem de yurtdışındaki kurumsal çevreler açısından gerçekçi bulunmuyor. Orada da bir müdahale var. Herkes yazdı çizdi TÜİK’in başına bunu getirirsen, elbet böyle çıkacak diye, kurum tarafsız ve bilimsel açıklama yapmıyor diye. Ama bu verilere kamuoyunu koşulsuz şartsız inandırmak bu kadar da basit değil. Enflasyon belli ki Türkiye’de çok daha yüksek. Vatandaşın aybaşından ay ortasına kadar cebinde kalan paraya, emeklinin maaşına, öğrencinin ailesinden aldığı harçlığa bakıp, zaten enflasyonun ne durumda olduğu görülebiliyor. Çok merak ediyorum, TÜİK enflasyonu hesaplamak için hangi verileri aldı? Çok inandırıcılıktan uzak sonuçlar bunlar. Yüzde 20 zam ortalamasının olduğu bir yerde, enflasyonun tek haneli çıkması imkansızdır.

Kalkınmış Düzeyi Çok Daha Önemlidir

– Yoksulluk ve işsizliğin artış sebebi nelerden kaynaklanıyor? Bunları engelleyebilecek politikalar nelerdir?

Bir ülkede yatırım olmazsa, işsizlik mutlaka olacaktır. İstihdam alanı açılacak ki işsizlik oranınız düşsün. İşsizlik oranı yükseldikçe, yoksul sayısı da artacak. Yoksullukla kalkınmışlık oranını karıştırmamak lazım. Kalkınmışlık düzeyi çok daha önemlidir. Nedir kalkınmışlık düzeyi? Yani kişi başına milli gelir veriyoruz, bakıyorsunuz yüksek. Vatandaşa bakıyorsunuz, kişi başı milli gelirden payını hiç alamıyor. Bir aile, bir anne, bir baba çocuğunu haftada kaç kez dışarıya yemeğe götürebiliyor? Çocuğunu yabancı dil eğitimi için kurslara gönderebiliyor mu? Bir aile ayda kaç kez sinemaya gidiyor? Çocuğuna alışveriş yapabiliyor mu? Senede bir kez olsun tatile gidebiliyor mu? İstediği bir yaşam şekli için, kendini geliştirmek, işini geliştirmek için kurslara gidebiliyor mu? Kalkınmışlık düzeyi bu demektir. Siz istediğiniz kadar kişi başına düşen milli geliri yüksek gösterin, burayı kurtaramadığınız sürece, yoksulluk rakamı olarak hiçbir şey açıklayamazsınız. Türkiye bugün maalesef kalkınmışlık düzeyi açısından bakıldığında, oldukça yoksul ve yoksun bir ülkedir. Büyüme oranı da bir şey ifade etmez. Çin dünyanın en yüksek büyüme oranı olan ülkelerinden biridir ama en yüksek evsizin olduğu ülkedir. Önemli olan büyüme oranı değildir, kalkınmış düzeyidir.

yasemin öney cankurtaran

Serbest Piyasa Ekonomisi, Serbest Yandaş Yaratma Sistemi Olmuşsa Yoksulluk Artar

– Yoksulluğu piyasa ekonomisinin doğal bir sonucu olarak görmeli miyiz?

Eğer bir ülkede piyasa ekonomisi ile beraber, demokrasi ve hukuk sistemi iyi çalışırsa, yargının bağımsız işlediği, hukuk sisteminin ileri demokrasi düzeyinde çalıştığı görülürse, serbest piyasa ekonomisi her zaman yoksulluk getirmez. Evet, gelir dağılımında eşitsizlik getirir ama eşitsizlik her zaman yoksulluk demek değildir. Eğer sizin sermaye piyasalarınız tanımında olduğu gibi sermayeyi tabana yaymaya çalışırsa, belli bir hukuk ve adalet sistemi içerisinde, bilakis yoksulluğu arttırmaz, yoksulluğu azaltır. Fakat siz adalet sistemini oturtamazsanız, yandaş sektörler ve kurumlar ortaya çıkarırsanız, elbette ki yoksulluğun önünü açarsınız. Sizin serbest piyasa ekonominiz, serbest yandaş yaratma sistemini oluşturur. Bu da anlamından sapar ve yoksulluğu tetikler. Yani demek istiyorum ki serbest piyasa ekonomisi kendi başına, demokrasi ve hukuk sistemi içinde işlerse yoksul yaratmaz. Ama hükümetler serbest piyasa ekonomisini kendi yandaşını yaratmak için bir sistem olarak kurarsa, hukuksuzluk yaratır, adaleti göz ardı ederse yoksulluğu tabi ki artırır.

Tarımda Bile İthalat İle Tencere Kaynatan Ülkeyiz

– Trump’ın ‘Ekonominizi mahvederim’ sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye ekonomisi bu kadar kırılgan mı?

Evet, Türkiye ekonomisi bu kadar kırılgan. Bugün sizin sermaye piyasası araçlarınızın yüzde 65’i yabancı yatırımcıların elinde. Yerli ve milli dediğiniz hiçbir şeyiniz kalmamış. Tarımda bile ithalat ile tencere kaynatan bir ülke haline gelmişseniz, elbette ki dışarıdan tehdit almaya hazır olmalısınız. Ne enerji üretebiliyorsunuz, ne tarım ürünü üretebiliyorsunuz. Bırakın yeni bir kaynak açmayı, Türkiye dünyadaki kendi kendine tarımsal olarak yeten 7 ülkeden biriyken, siz bizi arpayı, buğdayı dışarıdan ithal eden bir ülke haline getirmişsiniz. Tabi ki kırılgan olursunuz. Üretim yapmazsan, başkasına muhtaç olursan her alanda tabi ki seni tehdit ederler. İş o ki o tehdidi yaptırtmayacak o güçlü bünyeye sahip olmak.

Ama buna rağmen yine ısrarla söylüyorum, Türkiye’yi kimse tehdit edemez. Bu benim canımı çok acıtır, hepimizin canını acıtır. Türkiye zannedildiğinden yine de çok güçlü bir devlettir. Hem ekonomik olarak, hem sosyolojik olarak. Türkiye bir tehdit karşısında bir bütün olmayı her zaman başaracaktır. Yeter ki bizi yönetenler, bir bütün olmamızı engellemesinler. Hiçbir zaman dış politika, iç politikaya malzeme yapılmamalıdır.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Murat Erdör: Dijital Dönüşüm Sadece Teknolojik Değişim Değildir

Üretim Yaparak IMF’ye Borcu Kapattıysak, Yabancılara Yapılan Özelleştirme Paraları Nerede?

– IMF mevzusu çoğu zaman siyasetçiler tarafından politik bir argüman olarak kullanılıyor. Bunun böyle olmasının sebebi nedir? Türkiye’nin IMF’ye borcu bitti mi?

25 Mayıs 1954 itibariyle bizim Osmanlı’dan kalan bütün düyun-i umumiye borçları bitmiştir. Borçların ödenip bitirilmesi hususunda o dönem CHP’nin başarısını da takdir etmemiz gerekir.  O dönemden sonra tekrar IMF’ye borçlanıldı. Son 16-17 yılda ise IMF’ye olan borcumuzdan, çok daha fazla yabancılara özelleştirme yaptık. Peki, o zaman IMF’ye borcumuzu kapatmamızdaki başarımız neydi? Madem üretim yaparak IMF’ye borcu kapattık, özelleştirme için almış olduğumuz paralar nerede? IMF’ye borcu kapatmak, bir başarı hikâyesi olarak sunulmamalıdır.

IMF şeffaf bir yapıdır. Maalesef hükümet bu şeffaf yapıyı, şüpheli ve puslu bir pencere haline çevirmeye çalışıyor. Ekonomide algı yaratmaya çalışıyorlar. Her şey ortada aslında. IMF ile tekrar masaya oturulup oturulmaması konusunda, bir algı hazırlığı yapıldığı düşüncesindeyim. Tüm bu yapılan tartışmalar, bence bunun hazırlığı olabilir.

Yasemin Öney Cankurtaran ’a değerli görüşlerini bizlerle paylaştığı için teşekkür ediyoruz.

Röportaj kategorisindeki diğer içerikler için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

***

Yasemin Öney Cankurtaran Kimdir?

Yasemin Öney Cankurtaran

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olan Yasemin Öney Cankurtaran, ODTÜ, Marmara Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi ve Gelişim Üniversitesi’nde; ekonomi, yönetim ve bilişim sistemleri, siyaset bilimi, küresel siyaset ve uluslararası ilişkiler, dinler tarihi ve din felsefesi gibi farklı konularda yüksek lisans ve doktora eğitimi almıştır.

Sermaye Piyasaları ve Finans sektöründe profesyonel olarak çalışmıştır. Şekerbank, Finansbank ve çeşitli aracı kurumlarda çalıştı. Bir Yatırım Bankası’nda genel müdür ve büyük hissedar olarak görev yaptı. Takasbank, TBB Sermaye Piyasaları Birliği, Borsaİstanbul gibi özdüzenleyici kurumlarda yöneticilik ve yönetim kurulu üyeliği yapmış, İMKB’de uzun yıllar tahkim-uyuşmazlık komitesi başkanlığını üstlenmiştir.

Çocuk ve kadın hakları üzerine birçok projeye imza atmıştır. Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı Mütevelli ve Yönetim Kurulu üyesi, Uyuşturucu ve Bağımlılıkla Mücadele Platformu Başkanlığı gibi STK görevlerini üstlenen, Bağımlılıkla mücadele konusunda C4 Recovery Solutions Vakfı’nın Türkiye’deki yerel yönetimler temsilciğini yapan Cankurtaran, bu alanda yaptığı çalışmalar ve belediyelerde açtığı rehabilitasyon merkezleri ile de tanınmaktadır.

Değişik kurumlar tarafından birkaç kez “Yılın İş Kadını” ve “Yılın Akademisyeni” olarak ödüllerini almıştır. Yasemin Öney Cankurtaran’ın kadın ve siyaset, kimlik üzerine siyaset, özelleştirme yöntemleri, kamu-özel sektör iş birliği modelleri, din ve siyaset, çağdaş yönetim sistemlerinde sosyal politikalar, sosyal demokrat sözlüğü, terörle mücadele, sosyal projeler ve siyasi politikalarda algı yönetimi üzerine yazdığı tez, kitap ve birçok makalesi bulunmaktadır.

İyi derecede İngilizce bilen Cankurtaran, ailesinin devlet memuriyeti görevinden dolayı birçok şehir ve ülkede eğitimini sürdürmüş, Almanya’da Almancayı, Irak’ta Arapçayı, İsrail’de İbraniceyi öğrenmiştir. Liseyi Diyarbakır’da okuması sebebiyle de az da olsa Kürtçe bilmektedir.

Yasemin Öney Cankurtaran siyasete 2009 yılında Abdüllatif Şener’in kurduğu Türkiye Partisi’nde kurucu üye olarak başlamıştır. 2011 yılında CHP’den İstanbul 2. Bölge Milletvekili Adayı olmuştur. 2012-2014 yılları arasında CHP İstanbul İl Başkanlığı Danışmanı olmuştur. 2014 yılında CHP Parti Meclisi’ne seçilmiştir. 2016 yılında yeniden Parti Meclisi üyeliğine seçilmiştir. 2016 – 2018 arasında CHP Tanıtım ve Halkla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiştir.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  İbrahim Yılmaz: Yapay Zeka, Güvenlik Sektörünü Doğrudan Etkileyecektir
Okumaya devam et