Connect with us

Röportaj

Dr. Selim Erdoğan: Sakarya Meydan Muharebesi Bir Dehanın Ürünüdür

dr. selim erdoğan sakarya

K2 Haber olarak Sakarya Meydan Muharebesi’nin 98. yıl dönümünde Dr. Selim Erdoğan ile bir röportaj gerçekleştirdik. Savaşı yerinde inceleyen ve bugüne kadar 3.000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirleyen Erdoğan’a röportaj için teşekkür ederken; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve şükran ile anıyoruz. 

Keyifli okumalar dileriz.

  • Sakarya Meydan Muharebesi’ne Giden Süreci Biraz Anlatır Mısınız?

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; Sakarya Meydan Muharebesi Milli Mücadele içerisinde münferit bir harp değildir. Sebep sonuç ilişkileri açısından Ege’de giderek büyüyen Kuvayı Milliye direnişine kadar sıkı sıkıya bağlıdır. Kuvayı Milliye direnişi bile Yunan işgal ordusunu yeterince hırpalarken bunun üstüne bir de Ankara’da düzenli ordu yapılanmasına geçiş Atina’yı fazlasıyla tedirgin eder. Bunun üzerine, 1919 Aralık’ta General Papoulas’ın Küçük Asya Ordusu Başkomutanı olarak göreve başlamasının ardından ilk icraatı 1920 Ocak ayında bir keşif taarruzuyla bu düzenli ordunun gücünü test etmek olur. Bu taarruz bizim “1. İnönü Muharebesi” dediğimiz süreçtir ve sonuçları Papoulas’ı ürkütür. Atina’ya gönderdiği rapor o sırada Londra Görüşmeleri için İngiltere’de bulunan Başbakan Galekeropoulos’a iletilir. Birleşik Krallık’ın Anadolu’daki yatırımlarının bekçisi rolündeki Yunan Ordusu’na aslında “derhal taarruz ederek bu sorunu büyümeden bitir” talimatı bizzat Lloyd George tarafından verilir. Bu sürecin ayrıntılarını “Ionian Vision” adlı kitabında Atina’da 13 sene görev yapmış olan İngiliz diplomat Michael Llewellyn Smith anlatmaktadır.

Bu sefer daha kapsamlı bir taarruz gerçekleştiren Papoulas’ın ordusu İnönü önünde üç ayda ikinci yenilgisini alır. Artık Batı Anadolu’daki Yunan varlığının önünde çok önemli ve giderek büyüyen bir tehdit olduğu açıktır. Dört aylık bir hazırlık sürecinin ardından bizim “üçüncü Yunan ileri harekatı” dediğimiz askeri harekat 10 Temmuz 1921’de başlar. Bu harekatta amaç yeni toprak işgal etmek değil, Türk Ordusu’nu ve arkasındaki siyasi dayanağı, yani Büyük Millet Meclisi’ni imha etmektir. Kısmen başarılı da olurlar. 13 günlük muharebelerin sonunda Kütahya Eskişehir Muharebeleri Türk Ordusu açısından bozgunla sonuçlanır. 30.000 asker silahıyla firar eder, zayiat çok ağırdır. Açıkçası Türk Ordusu hem silah hem asker bakımından muharip gücünün yarısını bu muharebelerde yitirir. Az önce Yunanlar için “kısmen başarılı olurlar” dememin nedeni, Türk Ordusu bu kadar ağır bir darbe almasına rağmen hala hayattadır, yani Yunanlar harekat başındaki hedeflerine ulaşamamışlardır.

İşte böyle bir durumda yapmaları gereken, bizim 1 sene sonra Dumlupınar’da Yunan Ordusu’nu yendikten sonra onları İzmir’e kadar kovalayarak yaptığımız olmalıdır; yani “takip harekatı”. Onlar da bunu yapar ama 1 ay gecikmeyle. Özellikle Ankara önüne kadar gidip ikmal noktalarından uzaklaşacak orduyu böyle bir maceraya sokmaya Papoulas tek başına cesaret edemez. Başbakan, Savaş Bakanı hatta Kral bile Kütahya’ya gelir, bir Savaş Meclisi toplarlar. Burada alınan siyasi karar uyarınca ordunun Ankara’ya yürümesine ve Türk Ordusu’nu, Ankara’daki dayanağını ve tüm lojistik noktaları ortadan kaldırmaya karar verirler. Tabii onlar bunu yapana kadar 1 ay içinde Türk Ordusu Polatlı – Haymana arasında Sakarya Nehri boyuna yerleşir, Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olarak ordunun başına geçer, seferberlik ilan edilerek ordu yeniden savaşacak hale getirilir. Kütahya Eskişehir Muharebeleri sona erdikten tam 1 ay sonra da Sakarya Meydan Muharebesi başlar. Özetleyecek olursak, Sakarya aslında Kütahya Eskişehir Muharebeleri’nin takip harekatının ürünüdür.

Dr. Selim Erdoğan: Bu Ordunun Yenilmesi Demek Anadolu’daki Türk Varlığının Sona Ermesi Demek

  • Bu savaşı “Yoksulluğun Zaferi” olarak tanımlıyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açabilir misiniz?

1 ay içinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanmasıyla mevcudu ve harp donanımı ancak düşmanının yarısı seviyesine getirilebilmiş bir ordumuz var. Bazı harp araçları açısından yarısından da az donanıma sahibiz; mesela uçak, mesela makinalı tüfek.

Ama bu ordunun yenilmesi demek Anadolu’daki Türk varlığının sona ermesi demek. Millet bunun bilincinde. Bırakın elindekinin %40’ını, neyi var neyi yoksa cepheye akıtıyor. Mesela bilir misiniz, muharebelerin en kanlı safhasının geçtiği Haymana’da Yaprakbayır, Evliyafakı ve birçok köyün elindeki tüm etlik hayvanı ve buğdayı asker aç kalmasın diye orduya verdiğini ve kendi açlığını gidermek için hayvan pisliklerinin içinden çiğnenmemiş arpayı, buğdayı ayıklayıp, temizleyip yediğini? Ya da muharebelerin sonuna doğru top mermisi tükenen tümenlerin diğer tümenleri tek tek gezip birer ikişer atımlık mermi topladığını?

İşte bu yüzden Sakarya yoksulluğun zaferidir. Bu yokluktan bir an evvel kurtulmak için bir milletin yoksulluğunu silah olarak kullandığı gerçek bir destandır.

selim erdoğan sakarya

Dr. Selim Erdoğan – Arazi Keşfi Sırasında

  • Muharebe yeri olarak bu bölgenin seçilmesinin stratejik sebepleri nelerdir? Coğrafi olarak bilgi üstünlüğümüzü tam anlamıyla yansıtabildik mi?

İlk sorunuzda Yunan Ordusu’nun ileri harekatının amacının Türk Ordusu’nu topyekün imha etmek olduğunu söylemiştim. İşte bu yüzden biz nerede mevzilenirsek oraya gelmek zorundalardı. Mevzilerimizin yanından gelip geçmek gibi bir stratejileri olamazdı. Neredeysek oraya gelmek ve savaşıp ordumuzu yok etmek zorundalardı. Bu nedenle, muharebelerin geçeceği coğrafyayı biz seçtik. Ama bu hat uzun, neredeyse 200 km’yi bulan bir hat. Bu hattın hangi kesiminden, nasıl bir stratejiyle taarruz edeceklerini biz belirlemedik. Bu da onların inisiyatifinde olan kısmıydı.

Neden bu coğrafya seçildi sorusuna gelince; muharebeler için Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olur olmaz ilk iş güvendiği iki kurmay subayı göndererek, Sakarya’dan Kızılırmak’a kadar çok geniş bir sahada olası direnekleri tespit ettirir. Bu ekip 4 savunma alanı belirler. Bunlardan ilki muharebelerin geçtiği, Sakarya boyundaki hattır. Eğer bu hat aşılacak olursa geride 3 savunma alanı daha vardır. Mesela sonuncusu Elmadağ’a yaslanan, Kızılırmak boyundaki hattır.

Sakarya boyunda ilk hattımızın oluşturulma sebebi bu hattın hemen kuzeyde sarp, taarruz eden için intikali zorlaştıran bir arazi yapısına sahip olması. Güney ise Yunanların “Tuz Çölü” dediği, bildiğimiz Tuz Gölü’nün kıraç, kuru, tuzlu düzlükleri. Bu kesim de özellikle süvari tacizine çok müsait. Zaten muharebeler başlayınca bu tuz çölü ve oradan gelecek süvariler bütün Yunan taarruz stratejisini allak bullak eder.

Bir ikinci sebep, Yunan Ordusu Eskişehir üzerinden Ankara’ya yaklaşık 250 km kuru bozkırda, Ağustos sıcağında yürüyerek gelecektir. Geldiği anda karşısında önce ancak 2-3 noktada geçit veren bir nehir, onu geçince de araziye hakim, kuzey-güney uzanımlı tepeler bulacaktır. Jeomorfolojik olarak olası bir Yunan taarruzu için en elverişsiz koşulları yaratan arazi kesimi burasıdır.

Bu Savaş İle Bir Grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın Başlattığı Hareketi Bütün Millet Sahiplenmiştir

  • Bu muharebenin Türk tarihi açısından önemi nedir? Tarihsel olaylar olasılıklar üzerinden değerlendirilmez ama biz yine de sormak istiyoruz. Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaybetseydik, nasıl bir tablo ile karşılaşırdık?

Aynen dediğiniz gibi, tarihi olaylar olasılıklarla değerlendirilmez. Ama Sakarya Meydan Muharebesi’nin kaybedilmesi demek, Türk Ordusu’nun ya tamamen yok edilmesi, ya da bir daha savaşamayacak hale gelinceye kadar kırılıp doğuya, mesela Sivas dolaylarına sürülmesi demek. Hatta Milli Mücadele’yi yapan kurmay kadrosunun, mesela Mustafa Kemal Paşa’nın ortadan kaldırılması demek.

Böyle bir durumda, mesela düşünün, ordu mevcudu ancak birkaç bine düşmüş ve tüm top gibi, makinalı tüfek gibi harp unsurlarını yitirmiş; kuzeyde Pontus çeteleri, güneyde Fransızların silahlandırdığı Ermeni lejyonları var. Tüm Anadolu’daki Türk varlığı daha kaç sene daha sürerdi? Bu soruyu cevaplarken Balkanlar’daki askeri gücümüzü yitirdikten sonra oradaki etnik yapının kaç yılda değiştiğini, Batı Trakya’dan nasıl silindiğimizi, nasıl bir etnik temizlik yapıldığını da düşünün.

Kısacası, hani Sakarya Marşı’nda Ahmet Celalettin Bey “Sakarya’da kurtuldu şan otağım” diye yazmıştır ya, aslında bu mısrayı ben “Sakarya’da kurtuldu son ocağım” şeklinde algılıyorum. Durum aynen böyledir; Türk’ün son ocağı Sakarya boyunda, Haymana ovasında kurtulmuştur.

Diğer bir önemi, Sakarya arefesinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanışı ve halkın bu seferberlik çağrısına verdiği yanıt göstermiştir ki, başlangıçta bir grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın başlattığı hareketi bütün millet sahiplenmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi ile birlikte Türk Milleti’ni temsil eden tek yapının Ankara’daki BMM olduğu tescillenmiş, meşruiyeti sorgulanamaz hale gelmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi aynı zamanda ihtilaf devletleri blokundaki çatlakları derinleştirmiş, işgal gücünü parçalara ayırmıştır. Elbette Çukurova – Antep – Urfa direnişleri ve Suriye’deki isyanlar da Fransızların Anadolu’dan çekilme kararında çok etkilidir ama Sakarya bu süreci hızlandırmış, karşımızdaki düşman sayısını azaltmak, mücadele gücünü odaklamak adına çok büyük fayda sağlamıştır.

selim erdoğan sakarya

Dr. Selim Erdoğan tarafından keşfedilen bir şehit mezarlığı

  • Her savaşın  kırılma anları vardır. Sakarya Meydan Muhaberesi’nde bizi zafere götüren kırılma anları sizce nedir?

Aslında çok fazla eşik var ama bence üç olay biraz daha öne çıkar;

İlki hemen muharebelerin 3. Gününde, 25 Ağustos günü yaşanan bir olay. Mangal Dağı gibi önemli bir direnek daha ilk gün elden çıkmış. Yunanlar bir kolorduyla güneyden kuşatma harekatı yapmaya, bir kolorduyla da yine güney kesimde Demirözü Vadisi’nden cepheyi yarmaya çalışıyor. Muharebelerde en kritik anlardan biri, Türbetepe de düşüyor, Demirözü Vadisi savunmasız şekilde Haymana’ya kadar düşman hareketine açık hale geliyor. Geride, ta Yamak’ta ihtiyatta bekletilen 3.Kafkas Tümeni’nin komutanı Miralay Halit (Dadaylı Halit, Halit Akmansü) Bey durumun ciddiyetinin farkında ve karşı taarruz için izin istiyor. Ancak Grup komutanlığından bir türlü yanıt alamayınca inisiyatif kullanarak, tıpkı 6 sene önce Başkomutanı’nın Çanakkale’de yaptığı gibi kendiliğinden harekete geçerek, Demirözü Vadisi’ne giren, ilerleyen Yunan tümenine taarruz ediyor. 3. Kafkas Tümeni’nin bu hamlesini gören sağındaki 9. Ve 15. Tümenler de onunla hareket ediyor ve süngüyle düşmanı Taburoğlu yaylasına kadar sürüp geri atıyorlar. Bu karşı taarruz orduya çok değerli 1 gün kazandırıyor.

İkinci kırılma noktası 30 Ağustos günü; Çal Dağı’na üç yönden taarruz eden Yunan birlikleri bir anda dağın batı yamacında genişçe bir açıklı fark ediyorlar. O geniş arazide nasılsa 2-3 km’lik bir kesim 5. Kafkas Tümeni ile 8. Tümen arasında boş kalmış. Burayı bir anda işgal ediyorlar ve cephe yarılma durumuna geliyor. Gazi Paşa’nın emriyle Sivri’de ihtiyatta bekleyen 190. Alay koskoca Yunan 10. Tümeni’ne süngüyle taarruz edip mevzileri geri alıyor. Sonra da gün boyu iki taraftaki tümenlerin dövüşe dövüşe kendisine yaklaşmasını, irtibat kurmayı bekliyor. Akşama doğru cephedeki boşluk kapatılıyor ve ihtiyatlar mevzileri 190. Alay’dan devralıyorlar. Mevzileri boşaltan gazi alayın mevcudu o can pazarının sonunda bir bölüğe (90 kişi) düşmüştür. Bu, General Papoulas’ı çileden çıkaran bir olaydır.

Son kırılma noktası ise 2 Eylül gecesi Yunanlar Çal Dağı’nı ele geçirmesine rağmen durur ve taarruzu keser. Bunun farklı nedenleri var ama iki tanesi öne çıkar; birincisi tüm ümitlerini Çal Dağı’nı almaya, bunu başardıkları anda Türk Ordusu’nun bozulacağına inanmalarına rağmen sabah 3 km doğuda yeni siper kazıp dövüşmeye hazırlanan Türkleri görmeleri. Bütün enerjilerini, bütün askeri güçlerini ve motivasyonlarını 2 Eylül’de Çal Dağı’na o kadar bağlamışlardır ki, dağı almanın onlara hiçbir şey kazandırmadığını görmek tam bir yıkım olur. Kaldı ki bu aşamaya gelmek için bile yaklaşık 15.000 ölü vermişlerdir. Ordunun neredeyse 1/3’ü elden çıkmıştır. İkinci neden de Türk Süvarisi’nin Yunanları bozkırın ortasında aç, susuz, cephanesiz bırakmasıdır. Çal Dağı’nı aldıklarında artık taarruzu ilerletecek güçleri, kaynakları kalmamıştır. Fahrettin Altay’ın süvarileri ve Ahmet Zeki Soydemir’in Mürettep Tümen’i sürekli ikmal kollarını, menzil noktalarını vurarak Papoulas’ın ordusunun damarlarını kurutur.

selim erdoğan sakarya

  • Sakarya Meydan Muhaberesini yerinden inceleyen bir yer bilimci olarak, sizi en çok etkileyen yer neresiydi?

Beni en çok cephe hattındaki düz alanlar etkiler. İnsanlar cephe hattı deyince sadece Mangal Dağı’nı, Türbe Tepe’yi, yani yükseltileri düşünmesinler. Bu tepeleri birbirine bağlayan ve dümdüz tarlalardan geçen kesimleri de var hattın. Tepelerdeki sütrelerde savunmanın fazladan bir şansı var; tepeye kadar olan yamaç taarruz eden için ciddi bir fiziki engel teşkil ediyor. Hem piyadenin, hem topçunun ateşiyle mücadele ederken bir de bu fiziki engeli aşması lazım. Ama düzlüktekiler bu kadar şanslı değil. Düşman herhangi bir fiziki zorlukla karşılaşmadan karşıdan koşarak geliyor. İşte en zor şartlarda muharebe edenler bunlar. Bu tarz arazilerde bulduğum şehitlikler beni çok etkiler. O sahne gözümün önünde canlanır.

Sakarya Meydan Muharebesi Baştan Sona Bir Dehanın Ürünüdür

  • Eklemek istediğiniz başka şeyler var mıdır?

Siz sormadınız ama ben bir hususu açıklamak istiyorum; Sakarya Meydan Muharebesi bu “yenilmez savaş makinasının” kendiliğinden pes ettiği, tesadüfen kazanılmış bir zafer değildir. Yunan Ordusu’nu “yenilmez savaş makinası” olarak tanımlayan, İngilizler’in muharebelerden önce sonuçtan emin olmak için görevlendirdiği askeri müfettiş Albay Hoare Nairne’dir. Harrington’a yazdığı raporda Yunan Ordusu’nu böyle tanımlar.

Ama Yunan Ordusu’nun gücünü, piyadesini, süvarisini, topçusunu nasıl kullandığını ve baskın taarruz stratejisine merakını iyi etüt etmiş olan Mustafa Kemal Paşa elindeki kısıtlı kuvvetle bu taarruzu nasıl boşa çıkaracağını iyi planlamıştır. Yarı kuvvetle Yunan Ordusu’nu yenmek ancak onun amacına ulaşamamasını sağlamakla, püskürtmekle mümkün olabilir. O da bunu yapmıştır. Yunan Ordusu’nu bir yandan Haymana Ovası’nın derinliğine çekerken bir yandan da beslenimini kesmiştir. Burada süvarileri Papoulas gibi cephede değil, Osmanlı’daki gibi akıncı kolu olarak kullanmış ve 100.000 kişilik Yunan Ordusu’nu bilmediği bozkırda aç, susuz, cephanesiz bırakmıştır. Sayısal üstünlüğünü kullanarak cepheyi uzatmaya, savunma derinliğimizi azaltmaya çalışan Yunanları bu çekilerek dövüşme taktiğiyle tam tersini yapmaya, cepheyi daraltmaya mecbur etmiştir. Muharebelerin başında ve sonundaki cephe yayılımına bakarsanız aslında Mustafa Kemal Paşa’nın Yunan Ordusu’nu gün be gün nasıl bir tuzağa çektiğini görebilirsiniz. Benim için Sakarya Meydan Muharebesi baştan sona bir dehanın ürünüdür.

Dr. Selim Erdoğan ‘a paylaştığı değerli bilgiler için teşekkür ediyoruz.

Dr. Selim Erdoğan Kimdir?

Dr. Selim Erdoğan, 1972 Ankara doğumludur. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği bölümünde, doktorasını ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamlamıştır. Harp alanlarının jeoarkeolojik araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nde görev yapmaktadır. Halen Milli Savunma Üniversitesi Alpaslan Savunma Bilimleri Enstitüsü’nde harp tarihi üzerine de yüksek lisans yapmaktadır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin geçtiği alanın 2015 yılında Milli Park olarak tescili ile sonuçlanan süreçte ve sonrasında saha araştırmalarını yürütmektedir. Bu süreçte 120 km’den fazla siper parçası haritalayan Dr. Selim Erdoğan, 3000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirlemiştir.

Röportaj kategorisindeki diğer içerikler için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

reklâm
Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

Ayşem Özleyiş Oğuz: Veganlık ve Hayvanseverlik Ayrılmaz Bir Bütündür

ayşem özleyiş oğuz

K2 Haber olarak Vegan Aktivist / PADER Patili Canlar İstanbul Temsilcisi Ayşem Özleyiş Oğuz ile bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.

Hayvan özgürlüğü için mücadele eden bir insansınız. Çok zor ama çok da vicdani bir mücadele veriyorsunuz. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle bu şekilde değerlendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Büyük bir üzüntü yaşadığımızı ve halen etkisinde olduğumu söylemeden sözlerime başlamak istemiyorum. Beni ve onlarca Hayvan Özgürlüğü aktivisti arkadaşımı şaşkına çeviren ve derinden üzen, çok önemli bir kayıptan bahsetmeden geçmek imkânsız… Sevgili Burak Özgüner’i kaybettik…

Kendisini şahsen tanımadan önce, uzun zamandır takip ediyordum. Örnek aldığım, saygı duyduğum çok değerli bir kişiydi. Arkadaşımdı. Kendimizi zor toparlayacağız. Tüm yaşam hakkı savunucusu, özgürlükçü arkadaşlarımın üzüntüsünü paylaşıyorum.

İstanbul doğumluyum, lisans eğitimimi İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde aldım. Lisede edebiyat bölümü mezunu olduğumdan yazmayı, şiir dâhil olmak üzere okumayı severim. Kendime ait şiirlerim var, belki bir gün bir şiir kitabı çıkartabilirim. Fotoğraf çekmek, müzik dinlemek ve resim çizmek hobilerim arasında.

Tüm doğayı, doğanın parçası her canlıyı yaşama kattıkları değer açısından çok ama çok seviyorum. Hiçbirinin birbirinden eksik yanı olmadığı gibi kocaman bir döngünün parçası olarak her biri apayrı bir değer ve yaşam zincirinin parçası benim için.

Ayşem Özleyiş Oğuz: İnsanların Hayvan İstismarında 3 Ana Etken: Aile, Taraflı Eğitim, Maddi Kazanımlar

– Sokaklardaki hayvanlar ne yazık ki çok zor şartlar altında. Açlık, hastalık, şiddet ve her türlü insan istismarı… Peki, bizi umutlandırabilecek iyi örnek diyebileceğiniz uygulamalar ya da yerler var mı?

Sokak hayvanlarının içinde bulunduğu çıkmaz maalesef ki devletin gerekeni yapmamasından kaynaklanmaktadır. 2004 yılında kabul edilerek yürürlüğe giren 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu eksik uygulanmakta veya hiç uygulanmamaktadır. Sözü geçen eksik sıfatını açarsak ana hatlarıyla zamanı gelmiş, mecburi yapılması gereken kuralların yerine getirilmesi gerekirken, göz ardı edilip topluma zorla bu durumun kabul ettirilmesi diyebiliriz. İnsan istismarına gelince bu ciddi durumun altında yatan birçok unsur var. 3 ana etkenin önemine inanıyorum: Aile, taraflı eğitim, maddi kazanımlar.

Toplumun yapı taşı insan olduğu için sağlıklı insan yapısının, sağlıklı bir topluma neden olacağı kanaatindeyim. Son zamanlarda dış ülkelerden göç alınması, erkil baskının varlığı ve önceden saydığımız etkenler, toplumda değişimlere neden oldu. Değişen yaşam şartları, yanlış öğretiler ve en küçük birim ailenin bunların etkisi altında kalması…

Bizleri umutlandıran iyi örnekler tabi ki çıkıyor, bölgelerdeki Tarım ve Orman Bakanlığına ait müdürlükler bu yerlerin başında geliyor. Örnek vermek gerekirse Siirt, Mardin, Mersin Milli Parkları. Aslında Milli Parklar yerel yönetimlerden çok daha iyi bir performans gösteriyor. Bu performans için de haberleri olması gerekiyor ve duyarlı vatandaşlara ihtiyacımız oluyor.

Yerel yönetim olarak ise tam anlamıyla henüz maalesef ki örnek gösterilecek bir yerel yönetime rastlamadım. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde bir takım atılımlar var. Dilerim çok daha iyi işlere imza atarlar. Keşke örnekleri çoğaltabilseydik…

ayşem özleyiş oğuz

Ayşem Özleyiş Oğuz: Hepimiz navegan olarak büyütüldük ve başka alternatif bilmiyorduk.

Veganlık Bir Felsefe, Bir Terbiyedir

– Türkiye’de vegan olan insan sayısı hızla artıyor. Vegan olmaya siz nasıl karar verdiniz? Veganlık ve hayvanseverlik arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

2017 sonlarına doğru Boğaziçi Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü’nün (BUHAY) düzenlediği bir panele katıldım. Panelin konusu sokak hayvanları ve katılımcılar da Hayvanlara Adalet Derneği ve Zülal Kalkandelen’di. Dikkatle takip ediyordum konuları, sıra Zülal Hanım’a geldiğinde çok ciddi bir sorgulama içine girdim. O konuşurken ben cevap veriyordum içimden ve tuhaf bir ruh haliyle okuldan ayrıldım. Okuldan ayrılmadan kendisine “İnanıyor musunuz?” diye sordum. Aldığım cevap netti. Bir hafta içinde et yemeği bıraktım ve vegan olmanın benim için en doğru yol olacağına karar verdim. İyi ki Zülal Hanım’ı tanıdım. Onu çok seviyorum…

Veganlık ve hayvanseverlik ayrılmaz bir bütündür. Vegan olmak mutluluk verici çünkü benim için bir canlı acı çekmiyor, katledilmiyor, sömürülmüyor. Öyle büyük bir huzur ki kelimelerle anlatamam… O gün Zülal Hanım sizler ‘Hayvanseçersiniz’ dediğinde, ilk olarak inkâr ettim içimden. Hayır dedim, ben tümünü seviyorum ama gerçek bu değildi. Birini severken diğerini yemek veya sömürmek normaldi. Hepimiz navegan olarak büyütüldük ve başka bir alternatifi de bilmiyorduk. Her şey bize çok normal anlatıldı, sanki böyle olmalıydı ama gerçekler çok farklı ve acı dolu. Öğrendikten sonra değişmek zor olmadı. Yaşama değer vermek, benim için damak zevki ve alışkanlıklardan çok daha önemli.

Veganlık bir felsefe, bir terbiye, keşke herkes biraz düşünse, biraz öğrense ve sorgulasa…

Hukuk Değişim İstiyor Ama Bu Değişimi Kabul Edecek Olan Devlet

– Hayvanlara yönelik şiddet ve istismara hala ciddi bir ceza yaptırımı getirilmiyor. Bu anlamda birçok sivil toplum kuruluşu uzun yıllardır bir çalışma yürütüyor. Neden bir aşama sağlanamıyor?

Evet, maalesef öyle… Birçok STK bu konu üzerinde çalışma yaptı, yapıyor. Aşama sağlanamamasının en önemli nedeni hukuki yaptırımların hala bir değişime uğramaması. Konu ile ilgili birçok panele ve söyleşiye katıldım. Hukuk bir değişim istiyor ama bu değişimi kabul edecek olan devlet.

Türkiye’nin taraf olduğu 18 tane uluslararası sözleşme var bunlar bile tam anlamıyla uygulanmıyor. 5199 gibi 2004 yılında çıkarılmış bir yasa var, peki o uygulanıyor mu? Cevap açık, yaşanılanlar ne derece uygulandığını gösteriyor.

Uygulamaların, kontrolün olmadığı bir düzende yaşam hakkının korunması ne derece başarılı olur? Başarılı olamaz tabi ki…

Taslak Rapor Bazı Yönlerden Asla Kabul Edilemez

– Hayvan Haklarını Araştırma Komisyonu’nun meclise göndermeyi planladığı taslak raporu nasıl buldunuz? En önemli eksiklikler neler? Bu raporun yasalaşması durumunda, ciddi bir iyileşmeden söz edebilir miyiz?

Taslak raporu bazı yönlerden olumlu bazı yönlerden asla kabul edilemez bulduğumu belirtmeliyim. Komisyonda biliyorsunuz, çok yeni kaybettiğimiz Burak Özgüner arkadaşımız da vardı ve rapordan sonraki açıklaması istenildiği gibi olmadığının göstergesidir.

En önemli eksikler; türcülük yapılması, avcılığın, deney hayvanı kullanımının, faytonun kullanımına devamlılık sağlanması, kürk hayvanı üretimi hakkında açıklık olmaması yani bir şekilde varlığın kabulü ve su parklarıyla, sirklerin kapatılmaması.

Bu tasarı yasalaşırsa doğru ve iyi bulunan maddeler açısından kazanım diğer büyük eksiklikler açısından büyük bir kayıp olacaktır.

Yasanın Eksikliği ve Toplumun Erkil Yapısı Hayvanlara Yönelik İstismarı Körüklüyor

– Türkiye’de hayvanlara yönelik istismarın son dönemde oldukça arttığını görüyoruz. Bunun sebeplerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-psikolojik yapının bozulduğu kanaatindeyim. Üç ana etkenden bahsetmiştim toplumun şiddetten uzaklaşması için: Aile, eğitim ve ekonomi. Bu ana etkenler doğru ve düzgünce yerleştiği zaman sorunlar gittikçe azalacaktır. Ama görüyoruz ki kimse bu etkenlerin varlığından haberdar değil, daha doğrusu böyle olmayı tercih ediyorlar.

Ruh sağlığı korunmayan bir toplumun içinden nasıl bireyler çıkacağı açıktır. Üstelik bu bireyler ile iç içe yaşamak zorunda bırakılıyoruz. İşte burada daha önce bahsettiğimiz yasa değişiminin gerekliliği ortaya çıkıyor. Kozmopolit bir toplum yapısı içine girdik. Dış ülkelerden gelen göçler, iletişim araçlarının kullanımı, bilgi kirliliği negatif etmenler olarak yaşantımızı etkiliyor. Hayvan istismarının kırsal kesimde var olan devamlılığı meşru kılınırmışçasına yapılan yorumlar, bu şiddetin zeminini hazırlamaktadır. Yasanın eksikliği ve toplumun erkil yapısı bu kabul edilemez durumu körüklemektedir.

Bölgedeki Hayvanlar İçin Acil Çözüm ve Kamuoyu Desteği Rica Ediyoruz

– Ilısu Barajı’nın açılmasına çok az bir zaman kaldı. Sosyal medya hesabınızda Dicle ve Botan Vadisi’ndeki hayvanların güvenli yerlere taşınmadığını belirttiniz. Hayvanların baraj suları altında kalması söz konusu. Bu durumu anlatır mısınız?

Siirt Hayvan Hakları Topluluğu İle tanışıklığımız 2 seneye yakındır devam ediyor. Her zaman dirsek teması halindeyiz. Bir hafta önce topluluktan genç arkadaşım, beni arayarak oluşan bu son durumdan bahsetti. Ilısu barajının suları açıldığı zaman, maalesef ki Botan vadisi de sular altında kalacak. Uzun zamandır bilinen bir gerçek ki Siirt Belediyesi şehir merkezindeki köpekleri toplayarak bu vadiye atıyor.

Kayyum döneminde yapılan geçici bakımevi ne yazık ki halen işletmeye açılmış değil. Tam anlamıyla çözüm üretemiyor. Personeli de yok.

Bu vadi içinde 80-90 köpek nüfusundan bahsediyoruz. Bulundukları yer suya 4-5 km uzaklıkta ve yemek bulmaları imkânsız. Bir dönem belediye mama vermiş ama şimdi böyle bir durumdan bahsedemiyoruz. Açıkça görülüyor ki oradan kurtarılmaları gerekli. Şahsen Belediye Başkan Yardımcısı ve Milli Parklar ile görüştüm. Valilik de konuya vakıf ve bu konu hakkında bir toplantı düzenledi. Üzülerek ifade ederim ki kurumlar arası anlaşmazlık yüzünden, bu canlar boğularak ölecek. Valiliğin en üst resmi kurum olarak gerekli hassasiyeti göstereceğini ümit ediyorum. Milli Parklar da her zaman destek olacağını bana iletti. Sorunun hemen çözülmesi, köpeklerin alınıp, yenilenen geçici bakımevinin göreve başlaması gerekiyor. Kısırlaştırma, aşılama ve takip ile yaşanılan sorunlar en aza indirilmeli. Acil çözüm bekliyoruz ve kamuoyunun desteğini rica ediyoruz.

Diğer bir konuda bölgedeki ekolojinin sular altında kalarak yok olması. Sadece köpekler değil kocaman bir ekoloji yok olacak bu gidişle. Vadideki yaşam, kocaman bir tarihsel geçmiş silinip gidecek. En başından beri yapılan uyarılar neden dikkate alınmıyor, bu gerçekten çok düşündürücü. Aklın, vicdanın dikkate alınmasını istiyoruz.

Geleceğin Devamlılığı İçin Veganlık Şarttır

– İnsanlara son olarak neler söylemek istersiniz?

Kendini her şeyin sahibi olarak gören insanlık; dilerim ki pozitif bilimin ışığında gerçekleri görerek, vegan bir yaşama adım atar. Küresel iklim krizi ile karşı karşıya kaldığımız bu günlerde, endüstriyel hayvancılık bu krizi körükleyen en baş nedenlerden biridir. Yani, geleceğin devamlılığı için veganlık şart.

Su tüketimi, yeşil alanların azalması, karbon salınımı artık bizi zorluyor. İnsanın üstün (!) öngörüsü artık bu gerçekleri görmeli ve dürüstçe çözüm aranmalı.

Doğayı rahat bırakalım, bizim malımız değil. Biz sadece doğanın bir parçasıyız ve hayvanların özelliklerine bakarsak da çok savunmasız bir türüz. Hayvanlarla aramızda 1,7 DNA farkı var ki bu bir hiç. Buradan yola çıkarak; yaşama saygı duyalım, yaşam hakkı kutsaldır!

Röportaj için Sayın Ayşem Özleyiş Oğuz ‘a şükranlarımızı sunuyoruz.

Röportaj kategorisindeki diğer içerikler için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

***

Ayşem Özleyiş Oğuz Kimdir?

Hayvan hakları mücadelesine çok küçük yaşlarda başlamıştır. Alper Karmış ile birlikte Sokaktaki Patili Canları Yaşatma Derneği – PADER’i kurmuştur. Oğuz, merkezi Ankara’da bulunan dernek ile Çorum, Kırıkkale, Yozgat, Bilecik ve Kastamonu gibi civar illerde ciddi çalışmalar yürütmüştür. 2 yıldır PADER’in İstanbul temsilcisidir. Deneye Hayır Derneği üyesi ve Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu’nun (BHH) bir aktivistidir. Oğuz aynı zamanda CHP Beşiktaş İlçe Başkanlığı’na bağlı Doğa ve Hayvan Hakları komisyonu başkanıdır.

ayşem özleyiş oğuz

Ayşem Özleyiş Oğuz

Okumaya devam et