Connect with us

Röportaj

Barış Şengün: Hayvana Şiddet, Mevcut Yasalar İle Meşrulaştırılıyor

barış şengün

K2 Haber olarak 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde, hayvan hakları konusunda ciddi mücadeleler veren, EM/PATİ Yaşam Hakkına Saygı Platformu Başkanı Barış Şengün ile bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.

Röportajı Gerçekleştiren: K2 Haber (K2 olarak anılacaktır)

Röportaj Yapılan: Barış Şengün (B.Ş. olarak anılacaktır)

barış şengün

Her Türlü Hayvanın Yaşam Hakkını Savunmak İstedik

K2: EM/PATİ Yaşam Hakkına Saygı Platformu’nun kuruluş hikâyesi nedir?

B.Ş: Kişisel olarak hayvanlarla çocukluğumdan beri irtibatım var. Tabi o zamanlar ilgi ve alakam kedi ve köpek üzerineydi. 2013 yılında Kurtköy’de orman beslemeleri ile bu mücadele başladı diyebiliriz. Ardından 2014 yılı ortalarında, Empati Sokak Hayvanlarına Yardım Gönüllüleri’ni kurduk. Vizyonu ve misyonu, ormanlara atılmış sokak hayvanlarını beslemek ve tedavi ettirmekti. Sonrasında yaptıklarımızın bununla sınırlı kalmaması gerektiğine karar verdik ve kapsamı genişletip, Yaşam Hakkına Saygı Platformu’nu oluşturduk. Sadece kedi, köpek değil, aklınıza gelebilecek her türlü hayvanın yaşam hakkını savunmak istedik. Hatta hayvan ile de sınırlı kalmadık. İnsanın doğaya olan borcunu ödemek zorunda olduğu her türlü varlığa karşı, çevre bilinci, ağaç, orman, toprak… Her ne kadar hayvan hakları üzerine devam etsek de özümüzde, yani bireysel olarak her birimizin birer doğa dostu olduğunu söylemeliyim. Klişe olacak belki ama ekosistemin birer parçasıyız. Efendisi değil parçası olmayı kabul ettik ve buradan yola çıkarak EM/PATİ Platformu kuruldu. EM/PATİ’nin içindeki patinin konu ile hiç alakası yok. Tamamen tek nefeste, tek hecede empati kurabilmek üzerine. Çünkü saygının temeli empatidir. Karşınızdaki varlık her ne ise, empati kurabildiğiniz anda onun acısını hissedebilirsiniz. Dolayısı ile EM/PATİ’yi tek nefes ve tek hece olarak okuyarak, bu oluşumu kurduk ve bugünlere kadar da geldik.

Veganlığın Temeli Sömürüye Karşı Çıkmaktır

K2: EM/PATİ Platformu’nu farklı kılan özellikler nelerdir?

B.Ş: Bizim misyondaki farkımız, yemek ısmarlamak değil yemek yapmayı öğretmek. Vegan olduğum için balık üzerinden verilen örneği kullanmıyorum. Çünkü en acılı ölenler, balıklardır. Veganlığın temeli sömürüye karşı çıkmaktır. Sadece hayvansal ürün yememek değil, ya da vegan sadece hayvana şiddete karşı durmaz. Vegan, insana şiddete de karşı durur. Çünkü veganlık hayata karşı bir duruştur, tavırdır. Veganlığı sadece hayvan ile sınırlamak da doğru değildir.

Biz, insanların sorunlarını alıp çözmek yerine, insanlara sorunlarla nasıl baş edebileceğini anlatmaya çalışıyoruz. EM/PATİ Platformu olarak elbette yaralı bir hayvana kayıtsız kalmıyoruz. İmkânımız varsa onun tedavisi için elbette uğraşıyoruz. Ama asli işimiz; işini yapmayan kurumları göreve davet etmek, sistemi işler hale getirmek, yasanın tüm maddelerinin aktif hale gelmesini sağlamak, yedi milyon hayvansevere kanunları anlatmak ve hayvanlarla arası iyi olmayanlara da hayvanın ne demek olduğunu ya da yaşam hakkının ne olduğunu anlatmak. Elbette ki tüm dernekler ya da tüm oluşumlar da bunu yapıyorlar ama bizim odaklandığımız nokta bu.

Hayvan Hakları Geniş Kafesleri Değil, Boş Kafesleri Gerektirir

K2: Barınak kavramına nasıl bakıyorsunuz? Bu konuda önerileriniz nelerdir?

B.Ş: Elbette, barınaklara ihtiyaç var. 5199 sayılı hayvanları koruma kanununda bununla ilgili iki tanım vardır. Bir, geçici bakımevleri yani rehabilitasyon merkezi. Bunun amacı hayvanların kısırlaştırılması, aşılanması ve tedavilerinin yapılıp yerine tekrar bırakılmasını sağlayan bakımevleridir. Geçici, adı üzerinde. İlçe belediyeleri geçici bakımevleri yapmak zorundadır. Büyükşehir yani il belediyeleri de barınak yapmak zorundadır. Barınağın anlamı da hayatını sokakta idame ettiremeyecek, hasta, yaşlı ya da engelli hayvanların huzur içerisinde mama ve su bulabileceği yerlerdir. Fakat bizim ülkemizde barınaklar, hayvanların tecrit alanı olarak kullanılıyor. Şikâyet edilen her hayvanı aşılı, aşısız, küpeli, küpesiz, sağlıklı, hasta, yavru, yetişkin bakılmaksızın barınağa kapatıp, küçücük 1 metre, 2 metre kafesler içerisinde esir ediyoruz ve onların orada ölmesini sağlıyoruz. Veteriner değilim ama veteriner hekimlerin de onaylayacağı bir bilgi, üç hafta hareket edemeyen bir hayvanda, kas deformasyonu başlar. Biz sağlıklı hayvanları barınaklara kapatarak, onları öldüren, onları hastalandıran bir belediye zihniyetine sahibiz. Dünyaca tanınan bir hayvansever olan Tom Reagan’ın dediği gibi “Hayvan hakları geniş kafesleri değil, boş kafesleri gerektirir”, Reagan’ın “Kafesler Boşalsın” diye bir kitabı da vardır. Barınak ve rehabilitasyon merkezine evet ama bu şekildekilere hayır. Çünkü bu şekildekiler tecrittir, katliam evleridir, ölüm kamplarıdır.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  İTÜ Nesnelerin İnterneti Fuarı: IoT Line Fair 26-27 Nisan'da

Hata Yapan İnsan Vardır, Hata Yapan Hayvan Yoktur

K2: Gündelik konuşma dilimizde, hayvanları kötü bir imge olarak sunan argo tabirlerimiz var. Bu konuda neler yapılmalıdır?

B.Ş: Öğretilmiş algı diyorum, ben buna. Öğretilmişliklerimiz var bizim. Yaradılış tarihinde hata yapan bir hayvan yoktur. Hata yapan çok insan vardır ama hata yapan hayvan yoktur. İnsana ait ahlaksızlıkları, özsüzlüklere, adetsizlikleri, geleneksizlikleri ya da şerefsizlikleri, bir hayvan ismi ile tanımlamak doğru değildir. İnsana ait bir eylemi, hayvansal bir isimle adlandırmak doğru değil. Peki, hadi adlandıralım, “itlik yapmayın” dedik karşımızdakine, bu bir hayvan ama sevdiğimiz birisine de “Aslanım benim, Koçum benim” diyoruz. Bu nasıl bir telaffuz, bu nasıl bir çelişki? Algı. İnsana ait ahlaksızlıkları hayvan ismi ile adlandıramayız. İnsana ait güzellikleri de hayvan ismi ile adlandırmamalıyız. “Eşek Herif” diyoruz, eşekler dünyada başı hiç okşanmamış yegâne hayvanlardır. Ama bununla beraber aynı eşeği, “Eşek gözlüm” diyerek, sevgilimize, annemize, kardeşimize söylüyoruz. Bunu nereye koyacağız?

barış şengün

Sahipli Sahipsiz Hayvan Kavramına Kesinlikle Karşıyız

K2: Sahipli/Sahipsiz hayvan gibi yasalarda ayrımcı kavramlar var. Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

B.Ş: Sahipli, sahipsiz hayvan kavramını kabul etmiyoruz. Hayvan, hayvandır. Nihayetinde ikisi de can taşıyor. İkisinin de hakları var. Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi, uluslararası bir sözleşmedir. Türk hukukunda da hukuka uygun düzenlenmiş uluslararası sözleşmeler, kanun hükmündedir. Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi de bu anlamda referans bir kanun gibidir. Bağlayıcılığı da vardır. Bu beyanname de hayvanları mal kapsamında göstermez, korunması gereken canlar kapsamında gösterir. Burada sahipli, sahipsiz hayvan kavramı da yoktur.

Ayrım hayvana şiddette, kötü muamelede şöyle bir kolaylık sağlıyor. Sahipli hayvan olduğunda, bunu maalesef kelimesi ile başlayarak söylüyorum, mal kapsamında. Ama mal kapsamında olması bir taraftan sizin elinizi güçlendiriyor, çünkü cezai yaptırım söz konusu. Yani ceza yasasına bağlı yaptırım uygulatabiliyorsunuz. Sahipsiz hayvan olduğunda, 5199’a tabi olduğu için idari para cezası ile yaptırım uygulanabiliyor. Onu da siz delillendirip, yetkililerin önüne koyabilirseniz.

Sahipli, sahipsiz hayvan kavramına kesinlikle karşıyız. Bir kere eşitlik ilkesine aykırı. Siz sahipli hayvanı ceza kapsamında tutacaksınız, sahipsiz hayvanı kabahat kapsamında tutacaksınız. Bu adalete de aykırı, vicdana da aykırı.

Hayvan Üzerinde Şiddet, Mevcut Yasalar İle Meşrulaştırılıyor

K2: Türkiye’de hayvanlara yönelik istismar olayların nasıl önüne geçilebilir? İdeal olan çözüm nedir? Avrupa’da ya da Dünya’nın bir başka yerinde iyi uygulama örnekleri var mı?

B.Ş: Avrupa’da sokak hayvanı yok. Sokaklarda hayvan yok. Dolayısı ile sahipli, sahipsiz hayvan polemiği yaşanmıyor. Çok önceden katletmişler, toplamışlar, yok etmişler. Medeni Avrupa ülkesi dediğimiz ülkelerde, katliamın en ağırları yaşanmıştır. Bugün sokakta hayvan kalmamış olmasının sebebi de budur. Ama bununla beraber öyle yaptırımlar var ki Avrupa ülkelerinde, Amerika’da da var bu, sokak hayvanı olmadığı için sahipsiz hayvan kavramı yok, kendi hayvanına kötü muamele yapan kişi tespit edildiğinde, birincisi çok ciddi yaptırımlar uygulanıyor. Tabi her ülkeye göre değişkenlik gösteriyor. İkincisi o kişinin bir daha hayvan edinmesinin önüne geçiliyor. Öyle bir sistem var ki, hayvana kötü muamele uygulayan kişi o sisteme entegre ediliyor ve o kişiye bir daha ne hayvan satışı ne hayvan sahiplenmesi yapılıyor.

Öldürme konusu da bazı ülkelerde bir hafta, bazı ülkelerde on beş gün, bazı ülkelerde bir ay, ama emin olun bizde yaşanan hayvan ölümleri kadar çok değildir. Çünkü yaptırımlar çok ciddi. Bizde ne yazık ki belediyeler eli ile ölümler gerçekleşiyor. Yani kişilerden gelen, münferit, hayvana şiddet vakaları, bir elin beş parmağını geçmezken, bir ay içerisinde söz temsili, o bir ay içerisinde belediyeler eli ile belki binlerce hayvan yok ediliyor. Ama öyle ama böyle, ama isteyerek ama tedavi uygulamayarak…

barış şengün

Kuyu köpeğin kurtarılmasında, emeği geçenlerin başında Barış Şengün geliyordu.

Karşı Tarafın Ne Yaptığı Değil, Bizim Ne Yapmadığımız Belirleyicidir

Bizde ne yapmak lazım? Birincisi dediğim gibi hayvana şiddetin önüne geçilmesi, hayvan hakkını korumaktan ziyade toplumsal dönüşümün temelidir. Şiddetin meşrulaştığı nokta, hayvandır. Hayvan üzerinde şiddet, mevcut yasalarla meşrulaştırılıyor. Çok ciddi yaptırımlar getirilmesi lazım. Bu böyle soyut kavramlarla açıklanmamalı. Ceza kanununda, bizim hukukumuzda üç seneden az cezalar uygulanmıyor, hükmün açıklanmasının geri bırakılması. Hayvana şiddette alt sınır dört sene olacak. Kişinin siciline işlenecek ve bir daha hayvan sahiplenmesinin önüne geçilecek bir sistem oluşturulacak.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Zynga, Türk Mobil Oyun Şirketi Gram Games'i Satın Aldı

5199 sayılı yasada şu var, bir hayvan sahiplendiğinizde ya da satın aldığınız zaman belediyeye kayıt ettirmek zorundasınız. Ancak arayın bir belediyeyi nerede oturuyorsanız, “ben bir hayvan sahiplendim ve kayıt ettirmek istiyorum” deyin, böyle bir uygulamamız yok ki diyeceklerdir. Belediyeler yasadan habersiz. Yasada belediyeye kayıt ettirilmesi gerekiyor, aldığınızda da, doğduğunda da, öldüğünde de ama uygulanmıyor. Yasayı uygulamıyorlar, maalesef. Hayvanseverlerin de burada hatası var. Hep söylerim, karşı tarafın ne yaptığı değil, bizim ne yapmadığımız belirleyicidir. Karşı taraf görevini yerine getirmiyor olabilir. Kanunsuz oluyor olabilir. Bizim onu kanuna, hukuk dairesine teşvik etmemiz, çağırmamız lazım. Yani sivil denetimin karşılığı budur. Sivil toplum örgütlerinin asıl amacı sivil denetim yapmaktır. Sivil denetim olmazsa, karşı tarafta hukuksuzluklar alır başını gider. Hem sokak hayvanlarının hem sahipli hayvanların ulusal bir veri tabanında işlenmesi gerekiyor.

Geyik Vurmak ile Balık Tutmak Aynıdır

K2: Twitter’da bir anketiniz vardı, “Balık Tutan ile Geyik Vuran Arasında Bir Fark Var Mıdır” diye. Bu anketteki amacınız nedir?

B.Ş: Burada ben algıyı ölçmeye çalıştım. Balık tutmak, çoğu yerde hobi. Balıkçılar zaten yeteri kadar balık öldürüyorlar. Gidip balıkçı tezgâhından neden balık alınmaz da gidilir sabahın dördünde, beşinde, soğukta balık tutar insan? Sorduğunuz zaman tek eğlencem bu, kendimi iyi hissediyorum diyorlar. Öldürerek nasıl kendini iyi hisseder insan? Hissedemez ki. Ben de tuttum, gerçi attım gelmedi ama denedim. Bu bir bilinç seviyesidir. İnsanlara bu bilinci kazandırmaya çalışıyoruz. Bu ankette de amacım buydu. O farkındalığı yaratmak. Geyik vurmak da aynı, balık tutmak da aynı. Algıyı değiştirmemiz lazım. Her hayvanın acı çektiğini içimize sindirmemiz lazım. Her canlı yaşamaya programlıdır. Balığın oltanın ucunda çırpınması, can çekişmesidir. Suyun altındaki oksijen oranı ile suyun dışındaki oksijen oranı aynı değildir. Himalaya’nın tepesine oksijen maskesiz çıkarsanız patlar ciğerleriniz, balık da aynı şekilde sudan çıktığında oksijen zehirlenmesinden ölüyor. Acı çekip, çekmemesi önemli değil. Siz o acıyı çektiriyorsunuz ya da acı çekilecek bir ortam yaratıyorsunuz.

Hayvana Şiddet Toplumsal Bir Problem

K2: Yasa tartışmaları seçim öncesinde çokça gündeme geldi. Neden hala bu konuda somut bir adım atılmıyor?

B.Ş: Tekrar vurgulamak istiyorum. Kişiler eli ile hayvana uygulanan şiddet bir elin beş parmağını geçmezken, belediyeler eli ile binlerce hayvan ölüyor. Bu ya bile isteye öldürerek ya ormanlara mama ve su bulamayacak, hayatlarını idame ettiremeyecekleri yerlere atılarak ya da tedavi uygulanmayarak. Bugün birçok belediyeyi ziyaret ettiğinizde, bu manzarayla karşılaşacaksınız. Belediyelere ceza uygulanmamasının sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü yasa popülasyon kontrolünü kısırlaştırma ile düzenle derken, yani yasada bu belediyelere yönelik amir hüküm iken, belediyeler kısırlaştırmanın maliyetli olduğunu düşünüyor zannediyorum ki bunun yerine dağa, bayıra, taşa atarak ya da tedavi uygulamayarak, kendilerince doğal seleksiyona uğramasını sağlıyor. Bunun karşılığında da devlet, nihayetinde belediye de bir devlet kurumu, belediyelerin bu ölümlere sebebiyet yaratmasına çok fazla yaptırım uygulamak istemiyor. Çünkü sayı çok fazla.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Murat Erdör: Dijital Dönüşüm Sadece Teknolojik Değişim Değildir

Mesela örnek olarak, iki sene kadar önce Yalova Belediyesi’ne 54 bin lira civarında bir idari para cezası kesildi. Bu 54 bin liranın nereden ödendiğini çok merak ediyorum. Başkanın cebinden mi çıktı, barınak hekimlerinin cebinden mi çıktı, çalışanların cebinden mi çıktı yoksa belediyenin hazine tarafından temin edilen bütçesinden mi çıktı? Yani sizden, bizden mi çıktı? Ödenip, ödenmediğinden de emin değiliz.

Hayvana Kötü Muamele, İnsana Gösterilecek Kötü Muamelenin Başlangıcıdır

Şunu da belirtmek istiyorum. Empati kurabilmenin içerisinde şiddetsizlik var. Şiddetsizliğe de biz çok önem veriyoruz. Hayvana kötü muamelenin, insana gösterilecek kötü muamelenin başlangıcı olduğunu düşünüyoruz. Bu konu ile ilgili Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’un yazıları ve röportajları vardır. Onun bir yazısında Amerika’da yapılan bir araştırmada, seri katillerin geçmişine incelediklerinde, her birinin geçmişinde hayvana şiddet görülüyor. İlk şiddet eylemlerini hayvanlar üzerinde deniyorlar. Dolayısı ile hayvana şiddet, hayvan hakkından ziyade sosyolojik, toplumsal bir problem. Mevcut yasanın yaptırımsızlığından ötürü, hayvana gösterilen şiddet ceza almadığı için, yaptırım almadığı için meşrulaştırıyor olayı. “Ben bir köpeğe şunu, şunu yaptım, bana sadece 546 TL ceza kesildi” diyorlar. Sigara içilmeyen bir ortamda, sigara içtiğinizde 1050 TL cezası var. Toplumsal kötüleşmenin başlangıcı olan hayvana şiddet 546 TL ile cezalandırılıyor.

Yaşam Hakkı Savunuculuğu İle Hayvanseverlik Arasında Fark Var

K2: Hayvan haklarını savunmada türcülük sorunu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

B.Ş: Algıyı değiştirmek zorundayız. Türcülük, hayvanseverler arasında da çok fazla olan bir şey. Yaşam hakkı savunuculuğu ile hayvanseverlik arasında fark olduğunu düşünüyorum. Yaşam hakkı savunucuları adı üstünde, yaşam hakkını savunur. Yaşam hakkı savunuculuğu kapınızın önündeki kedi, köpeği beslemek ile olmuyor. Bununla sınırlandırılamaz. Sabah kedi, köpek besliyor, akşam kuzu pirzola yiyor. Nasıl olacak bu? Benim o kuzunun nasıl öldüğünü, o insanın gözüne sokmam lazım. Bu şiddeti göstermek iyi bir şey değil belki ama empati kurulabilmesi için o kuzunun, o dananın ne acı çektiğini bilmesi lazım. Biz burada kedi, köpek kurtarmaya çalışırken, mezbahada binlerce hayvan öldürülüyor. Bizim tabağımıza et olarak geliyor. İnsanlara söylüyorum, insan etobur değildir. Hayır diyoruz, biraz daha üsteleyince insan omnivordur (hem et hem otla beslenen canlı) diyorlar. Hayır değil, metabolik olarak değil. Etobur canlıların bağırsak sistemi, vücutlarının üç katıdır. Çünkü çürümüş et kanserojendir ve bir an önce vücuttan atılması gerekir. Otoburların ise 9 katıdır. Lifli bitkilerin sindirimi ise zordur. İnsanın da bağırsak boyu, vücut boyunun 9 katıdır.

Hayvana Şiddete Hayır Demek, Toplumsal Dönüşümü Sağlayacaktır

K2: 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü mesajınız nedir?

B.Ş: Hayvan haklarını bir gün değil, ömür boyu savunmak lazım. Çünkü hayvana uygulanan şiddet, insana uygulanacak şiddetin göstergesidir. Hiçbir şey yapmıyorsanız, hayvan hakları konusunda hiçbir hassasiyetiniz yoksa dahi, sırf insan odaklı, toplumsal odaklı düşünseniz, sırf bu yüzden hayvana şiddete hayır demeniz gerekir. Hayvana şiddete hayır demek, toplumsal dönüşümü sağlayacaktır. Toplumsal dönüşüm için de hayvan haklarını evla tutmalıyız. Son söz olarak sadece yaşamak değil, yaşatmak da lazım diyorum.

Sayın Barış Şengün’e röportaj için çok teşekkür ediyoruz.

Hayvana şiddetin önlenmesi ve tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyulması adına yaptığı değerli katkılar için, K2 Haber olarak, içten şükranlarımızı sunuyoruz.

Haber Görseli: 2016 yılında, Fethiye’de zifte bulanmış bir köpek bulunmuştu. Tedavisi sonrası iyileşti ve İngiliz bir aile tarafından sahiplenildi. 

Röportaj kategorisindeki diğer röportajlar için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

reklâm
Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

Dr. Selim Erdoğan: Sakarya Meydan Muharebesi Baştan Sona Bir Dehanın Ürünüdür

selim erdoğan sakarya

K2 Haber olarak Sakarya Meydan Muharebesi’nin 98. yıl dönümünde Dr. Selim Erdoğan ile bir röportaj gerçekleştirdik. Savaşı yerinde inceleyen ve bugüne kadar 3.000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirleyen Erdoğan’a röportaj için teşekkür ederken; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve şükran ile anıyoruz. 

Keyifli okumalar dileriz.

  • Sakarya Meydan Muharebesi’ne Giden Süreci Biraz Anlatır Mısınız?

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; Sakarya Meydan Muharebesi Milli Mücadele içerisinde münferit bir harp değildir. Sebep sonuç ilişkileri açısından Ege’de giderek büyüyen Kuvayı Milliye direnişine kadar sıkı sıkıya bağlıdır. Kuvayı Milliye direnişi bile Yunan işgal ordusunu yeterince hırpalarken bunun üstüne bir de Ankara’da düzenli ordu yapılanmasına geçiş Atina’yı fazlasıyla tedirgin eder. Bunun üzerine, 1919 Aralık’ta General Papoulas’ın Küçük Asya Ordusu Başkomutanı olarak göreve başlamasının ardından ilk icraatı 1920 Ocak ayında bir keşif taarruzuyla bu düzenli ordunun gücünü test etmek olur. Bu taarruz bizim “1. İnönü Muharebesi” dediğimiz süreçtir ve sonuçları Papoulas’ı ürkütür. Atina’ya gönderdiği rapor o sırada Londra Görüşmeleri için İngiltere’de bulunan Başbakan Galekeropoulos’a iletilir. Birleşik Krallık’ın Anadolu’daki yatırımlarının bekçisi rolündeki Yunan Ordusu’na aslında “derhal taarruz ederek bu sorunu büyümeden bitir” talimatı bizzat Lloyd George tarafından verilir. Bu sürecin ayrıntılarını “Ionian Vision” adlı kitabında Atina’da 13 sene görev yapmış olan İngiliz diplomat Michael Llewellyn Smith anlatmaktadır.

Bu sefer daha kapsamlı bir taarruz gerçekleştiren Papoulas’ın ordusu İnönü önünde üç ayda ikinci yenilgisini alır. Artık Batı Anadolu’daki Yunan varlığının önünde çok önemli ve giderek büyüyen bir tehdit olduğu açıktır. Dört aylık bir hazırlık sürecinin ardından bizim “üçüncü Yunan ileri harekatı” dediğimiz askeri harekat 10 Temmuz 1921’de başlar. Bu harekatta amaç yeni toprak işgal etmek değil, Türk Ordusu’nu ve arkasındaki siyasi dayanağı, yani Büyük Millet Meclisi’ni imha etmektir. Kısmen başarılı da olurlar. 13 günlük muharebelerin sonunda Kütahya Eskişehir Muharebeleri Türk Ordusu açısından bozgunla sonuçlanır. 30.000 asker silahıyla firar eder, zayiat çok ağırdır. Açıkçası Türk Ordusu hem silah hem asker bakımından muharip gücünün yarısını bu muharebelerde yitirir. Az önce Yunanlar için “kısmen başarılı olurlar” dememin nedeni, Türk Ordusu bu kadar ağır bir darbe almasına rağmen hala hayattadır, yani Yunanlar harekat başındaki hedeflerine ulaşamamışlardır.

İşte böyle bir durumda yapmaları gereken, bizim 1 sene sonra Dumlupınar’da Yunan Ordusu’nu yendikten sonra onları İzmir’e kadar kovalayarak yaptığımız olmalıdır; yani “takip harekatı”. Onlar da bunu yapar ama 1 ay gecikmeyle. Özellikle Ankara önüne kadar gidip ikmal noktalarından uzaklaşacak orduyu böyle bir maceraya sokmaya Papoulas tek başına cesaret edemez. Başbakan, Savaş Bakanı hatta Kral bile Kütahya’ya gelir, bir Savaş Meclisi toplarlar. Burada alınan siyasi karar uyarınca ordunun Ankara’ya yürümesine ve Türk Ordusu’nu, Ankara’daki dayanağını ve tüm lojistik noktaları ortadan kaldırmaya karar verirler. Tabii onlar bunu yapana kadar 1 ay içinde Türk Ordusu Polatlı – Haymana arasında Sakarya Nehri boyuna yerleşir, Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olarak ordunun başına geçer, seferberlik ilan edilerek ordu yeniden savaşacak hale getirilir. Kütahya Eskişehir Muharebeleri sona erdikten tam 1 ay sonra da Sakarya Meydan Muharebesi başlar. Özetleyecek olursak, Sakarya aslında Kütahya Eskişehir Muharebeleri’nin takip harekatının ürünüdür.

Bu Ordunun Yenilmesi Demek Anadolu’daki Türk Varlığının Sona Ermesi Demek

  • Bu savaşı “Yoksulluğun Zaferi” olarak tanımlıyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açabilir misiniz?

1 ay içinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanmasıyla mevcudu ve harp donanımı ancak düşmanının yarısı seviyesine getirilebilmiş bir ordumuz var. Bazı harp araçları açısından yarısından da az donanıma sahibiz; mesela uçak, mesela makinalı tüfek.

Ama bu ordunun yenilmesi demek Anadolu’daki Türk varlığının sona ermesi demek. Millet bunun bilincinde. Bırakın elindekinin %40’ını, neyi var neyi yoksa cepheye akıtıyor. Mesela bilir misiniz, muharebelerin en kanlı safhasının geçtiği Haymana’da Yaprakbayır, Evliyafakı ve birçok köyün elindeki tüm etlik hayvanı ve buğdayı asker aç kalmasın diye orduya verdiğini ve kendi açlığını gidermek için hayvan pisliklerinin içinden çiğnenmemiş arpayı, buğdayı ayıklayıp, temizleyip yediğini? Ya da muharebelerin sonuna doğru top mermisi tükenen tümenlerin diğer tümenleri tek tek gezip birer ikişer atımlık mermi topladığını?

İşte bu yüzden Sakarya yoksulluğun zaferidir. Bu yokluktan bir an evvel kurtulmak için bir milletin yoksulluğunu silah olarak kullandığı gerçek bir destandır.

selim erdoğan sakarya

  • Muharebe yeri olarak bu bölgenin seçilmesinin stratejik sebepleri nelerdir? Coğrafi olarak bilgi üstünlüğümüzü tam anlamıyla yansıtabildik mi?

İlk sorunuzda Yunan Ordusu’nun ileri harekatının amacının Türk Ordusu’nu topyekün imha etmek olduğunu söylemiştim. İşte bu yüzden biz nerede mevzilenirsek oraya gelmek zorundalardı. Mevzilerimizin yanından gelip geçmek gibi bir stratejileri olamazdı. Neredeysek oraya gelmek ve savaşıp ordumuzu yok etmek zorundalardı. Bu nedenle, muharebelerin geçeceği coğrafyayı biz seçtik. Ama bu hat uzun, neredeyse 200 km’yi bulan bir hat. Bu hattın hangi kesiminden, nasıl bir stratejiyle taarruz edeceklerini biz belirlemedik. Bu da onların inisiyatifinde olan kısmıydı.

Neden bu coğrafya seçildi sorusuna gelince; muharebeler için Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olur olmaz ilk iş güvendiği iki kurmay subayı göndererek, Sakarya’dan Kızılırmak’a kadar çok geniş bir sahada olası direnekleri tespit ettirir. Bu ekip 4 savunma alanı belirler. Bunlardan ilki muharebelerin geçtiği, Sakarya boyundaki hattır. Eğer bu hat aşılacak olursa geride 3 savunma alanı daha vardır. Mesela sonuncusu Elmadağ’a yaslanan, Kızılırmak boyundaki hattır.

Sakarya boyunda ilk hattımızın oluşturulma sebebi bu hattın hemen kuzeyde sarp, taarruz eden için intikali zorlaştıran bir arazi yapısına sahip olması. Güney ise Yunanların “Tuz Çölü” dediği, bildiğimiz Tuz Gölü’nün kıraç, kuru, tuzlu düzlükleri. Bu kesim de özellikle süvari tacizine çok müsait. Zaten muharebeler başlayınca bu tuz çölü ve oradan gelecek süvariler bütün Yunan taarruz stratejisini allak bullak eder.

Bir ikinci sebep, Yunan Ordusu Eskişehir üzerinden Ankara’ya yaklaşık 250 km kuru bozkırda, Ağustos sıcağında yürüyerek gelecektir. Geldiği anda karşısında önce ancak 2-3 noktada geçit veren bir nehir, onu geçince de araziye hakim, kuzey-güney uzanımlı tepeler bulacaktır. Jeomorfolojik olarak olası bir Yunan taarruzu için en elverişsiz koşulları yaratan arazi kesimi burasıdır.

Bu Savaş İle Bir Grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın Başlattığı Hareketi Bütün Millet Sahiplenmiştir

  • Bu muharebenin Türk tarihi açısından önemi nedir? Tarihsel olaylar olasılıklar üzerinden değerlendirilmez ama biz yine de sormak istiyoruz. Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaybetseydik, nasıl bir tablo ile karşılaşırdık?

Aynen dediğiniz gibi, tarihi olaylar olasılıklarla değerlendirilmez. Ama Sakarya Meydan Muharebesi’nin kaybedilmesi demek, Türk Ordusu’nun ya tamamen yok edilmesi, ya da bir daha savaşamayacak hale gelinceye kadar kırılıp doğuya, mesela Sivas dolaylarına sürülmesi demek. Hatta Milli Mücadele’yi yapan kurmay kadrosunun, mesela Mustafa Kemal Paşa’nın ortadan kaldırılması demek.

Böyle bir durumda, mesela düşünün, ordu mevcudu ancak birkaç bine düşmüş ve tüm top gibi, makinalı tüfek gibi harp unsurlarını yitirmiş; kuzeyde Pontus çeteleri, güneyde Fransızların silahlandırdığı Ermeni lejyonları var. Tüm Anadolu’daki Türk varlığı daha kaç sene daha sürerdi? Bu soruyu cevaplarken Balkanlar’daki askeri gücümüzü yitirdikten sonra oradaki etnik yapının kaç yılda değiştiğini, Batı Trakya’dan nasıl silindiğimizi, nasıl bir etnik temizlik yapıldığını da düşünün.

Kısacası, hani Sakarya Marşı’nda Ahmet Celalettin Bey “Sakarya’da kurtuldu şan otağım” diye yazmıştır ya, aslında bu mısrayı ben “Sakarya’da kurtuldu son ocağım” şeklinde algılıyorum. Durum aynen böyledir; Türk’ün son ocağı Sakarya boyunda, Haymana ovasında kurtulmuştur.

Diğer bir önemi, Sakarya arefesinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanışı ve halkın bu seferberlik çağrısına verdiği yanıt göstermiştir ki, başlangıçta bir grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın başlattığı hareketi bütün millet sahiplenmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi ile birlikte Türk Milleti’ni temsil eden tek yapının Ankara’daki BMM olduğu tescillenmiş, meşruiyeti sorgulanamaz hale gelmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi aynı zamanda ihtilaf devletleri blokundaki çatlakları derinleştirmiş, işgal gücünü parçalara ayırmıştır. Elbette Çukurova – Antep – Urfa direnişleri ve Suriye’deki isyanlar da Fransızların Anadolu’dan çekilme kararında çok etkilidir ama Sakarya bu süreci hızlandırmış, karşımızdaki düşman sayısını azaltmak, mücadele gücünü odaklamak adına çok büyük fayda sağlamıştır.

selim erdoğan sakarya

  • Her savaşın  kırılma anları vardır. Sakarya Meydan Muhaberesi’nde bizi zafere götüren kırılma anları sizce nedir?

Aslında çok fazla eşik var ama bence üç olay biraz daha öne çıkar;

İlki hemen muharebelerin 3. Gününde, 25 Ağustos günü yaşanan bir olay. Mangal Dağı gibi önemli bir direnek daha ilk gün elden çıkmış. Yunanlar bir kolorduyla güneyden kuşatma harekatı yapmaya, bir kolorduyla da yine güney kesimde Demirözü Vadisi’nden cepheyi yarmaya çalışıyor. Muharebelerde en kritik anlardan biri, Türbetepe de düşüyor, Demirözü Vadisi savunmasız şekilde Haymana’ya kadar düşman hareketine açık hale geliyor. Geride, ta Yamak’ta ihtiyatta bekletilen 3.Kafkas Tümeni’nin komutanı Miralay Halit (Dadaylı Halit, Halit Akmansü) Bey durumun ciddiyetinin farkında ve karşı taarruz için izin istiyor. Ancak Grup komutanlığından bir türlü yanıt alamayınca inisiyatif kullanarak, tıpkı 6 sene önce Başkomutanı’nın Çanakkale’de yaptığı gibi kendiliğinden harekete geçerek, Demirözü Vadisi’ne giren, ilerleyen Yunan tümenine taarruz ediyor. 3. Kafkas Tümeni’nin bu hamlesini gören sağındaki 9. Ve 15. Tümenler de onunla hareket ediyor ve süngüyle düşmanı Taburoğlu yaylasına kadar sürüp geri atıyorlar. Bu karşı taarruz orduya çok değerli 1 gün kazandırıyor.

İkinci kırılma noktası 30 Ağustos günü; Çal Dağı’na üç yönden taarruz eden Yunan birlikleri bir anda dağın batı yamacında genişçe bir açıklı fark ediyorlar. O geniş arazide nasılsa 2-3 km’lik bir kesim 5. Kafkas Tümeni ile 8. Tümen arasında boş kalmış. Burayı bir anda işgal ediyorlar ve cephe yarılma durumuna geliyor. Gazi Paşa’nın emriyle Sivri’de ihtiyatta bekleyen 190. Alay koskoca Yunan 10. Tümeni’ne süngüyle taarruz edip mevzileri geri alıyor. Sonra da gün boyu iki taraftaki tümenlerin dövüşe dövüşe kendisine yaklaşmasını, irtibat kurmayı bekliyor. Akşama doğru cephedeki boşluk kapatılıyor ve ihtiyatlar mevzileri 190. Alay’dan devralıyorlar. Mevzileri boşaltan gazi alayın mevcudu o can pazarının sonunda bir bölüğe (90 kişi) düşmüştür. Bu, General Papoulas’ı çileden çıkaran bir olaydır.

Son kırılma noktası ise 2 Eylül gecesi Yunanlar Çal Dağı’nı ele geçirmesine rağmen durur ve taarruzu keser. Bunun farklı nedenleri var ama iki tanesi öne çıkar; birincisi tüm ümitlerini Çal Dağı’nı almaya, bunu başardıkları anda Türk Ordusu’nun bozulacağına inanmalarına rağmen sabah 3 km doğuda yeni siper kazıp dövüşmeye hazırlanan Türkleri görmeleri. Bütün enerjilerini, bütün askeri güçlerini ve motivasyonlarını 2 Eylül’de Çal Dağı’na o kadar bağlamışlardır ki, dağı almanın onlara hiçbir şey kazandırmadığını görmek tam bir yıkım olur. Kaldı ki bu aşamaya gelmek için bile yaklaşık 15.000 ölü vermişlerdir. Ordunun neredeyse 1/3’ü elden çıkmıştır. İkinci neden de Türk Süvarisi’nin Yunanları bozkırın ortasında aç, susuz, cephanesiz bırakmasıdır. Çal Dağı’nı aldıklarında artık taarruzu ilerletecek güçleri, kaynakları kalmamıştır. Fahrettin Altay’ın süvarileri ve Ahmet Zeki Soydemir’in Mürettep Tümen’i sürekli ikmal kollarını, menzil noktalarını vurarak Papoulas’ın ordusunun damarlarını kurutur.

selim erdoğan sakarya

 

  • Sakarya Meydan Muhaberesini yerinden inceleyen bir yer bilimci olarak, sizi en çok etkileyen yer neresiydi?
Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Dursun Çiçek: Beyoğlu’nu Kazanırsak, İstanbul'un Kaderini Değiştirebiliriz

Beni en çok cephe hattındaki düz alanlar etkiler. İnsanlar cephe hattı deyince sadece Mangal Dağı’nı, Türbe Tepe’yi, yani yükseltileri düşünmesinler. Bu tepeleri birbirine bağlayan ve dümdüz tarlalardan geçen kesimleri de var hattın. Tepelerdeki sütrelerde savunmanın fazladan bir şansı var; tepeye kadar olan yamaç taarruz eden için ciddi bir fiziki engel teşkil ediyor. Hem piyadenin, hem topçunun ateşiyle mücadele ederken bir de bu fiziki engeli aşması lazım. Ama düzlüktekiler bu kadar şanslı değil. Düşman herhangi bir fiziki zorlukla karşılaşmadan karşıdan koşarak geliyor. İşte en zor şartlarda muharebe edenler bunlar. Bu tarz arazilerde bulduğum şehitlikler beni çok etkiler. O sahne gözümün önünde canlanır.

Sakarya Meydan Muharebesi Baştan Sona Bir Dehanın Ürünüdür

  • Eklemek istediğiniz başka şeyler var mıdır?

Siz sormadınız ama ben bir hususu açıklamak istiyorum; Sakarya Meydan Muharebesi bu “yenilmez savaş makinasının” kendiliğinden pes ettiği, tesadüfen kazanılmış bir zafer değildir. Yunan Ordusu’nu “yenilmez savaş makinası” olarak tanımlayan, İngilizler’in muharebelerden önce sonuçtan emin olmak için görevlendirdiği askeri müfettiş Albay Hoare Nairne’dir. Harrington’a yazdığı raporda Yunan Ordusu’nu böyle tanımlar.

Ama Yunan Ordusu’nun gücünü, piyadesini, süvarisini, topçusunu nasıl kullandığını ve baskın taarruz stratejisine merakını iyi etüt etmiş olan Mustafa Kemal Paşa elindeki kısıtlı kuvvetle bu taarruzu nasıl boşa çıkaracağını iyi planlamıştır. Yarı kuvvetle Yunan Ordusu’nu yenmek ancak onun amacına ulaşamamasını sağlamakla, püskürtmekle mümkün olabilir. O da bunu yapmıştır. Yunan Ordusu’nu bir yandan Haymana Ovası’nın derinliğine çekerken bir yandan da beslenimini kesmiştir. Burada süvarileri Papoulas gibi cephede değil, Osmanlı’daki gibi akıncı kolu olarak kullanmış ve 100.000 kişilik Yunan Ordusu’nu bilmediği bozkırda aç, susuz, cephanesiz bırakmıştır. Sayısal üstünlüğünü kullanarak cepheyi uzatmaya, savunma derinliğimizi azaltmaya çalışan Yunanları bu çekilerek dövüşme taktiğiyle tam tersini yapmaya, cepheyi daraltmaya mecbur etmiştir. Muharebelerin başında ve sonundaki cephe yayılımına bakarsanız aslında Mustafa Kemal Paşa’nın Yunan Ordusu’nu gün be gün nasıl bir tuzağa çektiğini görebilirsiniz. Benim için Sakarya Meydan Muharebesi baştan sona bir dehanın ürünüdür.

Dr. Selim Erdoğan’a paylaştığı değerli bilgiler için teşekkür ediyoruz.

Dr.Selim Erdoğan Kimdir?

1972 Ankara doğumludur. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği bölümünde, doktorasını ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamlamıştır. Harp alanlarının jeoarkeolojik araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nde görev yapmaktadır. Halen Milli Savunma Üniversitesi Alpaslan Savunma Bilimleri Enstitüsü’nde harp tarihi üzerine de yüksek lisans yapmaktadır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin geçtiği alanın 2015 yılında Milli Park olarak tescili ile sonuçlanan süreçte ve sonrasında saha araştırmalarını yürütmektedir. Bu süreçte 120 km’den fazla siper parçası haritalamış, 3000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirlemiştir.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Dilek Türker: Türkiye’nin En Zengin ve En Fakir Patroniçesiyim

Röportaj kategorisindeki diğer içerikler için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

Okumaya devam et