Connect with us

Kültür

Oradan Da Geçti Kara Leylekler

polat yıldız Nezihe Meriç

Nezihe Meriç roman (Korsan Çıkmazı-1962 TDK Roman Ödülü), tiyatro, çocuk kitapları, anı, mektup gibi edebiyatımıza pek çok türde eserler kazandırdı. Meriç’in yazdıktan yıllar sonra yayınlanan bir de senaryo anlatısı bulunmaktadır: Oradan da Geçti Kara Leylekler.

1925 Bursa/Gemlik doğumlu ve Türk edebiyatı içerisinde 50 Kuşağı mensubu olan Nezihe Meriç (ö. 2009, İstanbul) Cumhuriyet’in ilk kadın yazarlarındandır. Eserlerinde özellikle kadın ve çocuk sorunsalını işleyen ve bu coğrafyada kadının hakkı ve değeri için yazan, mücadele veren bir sanatçıdır. Nezihe Meriç, fazla sayıda öykü yazmış ve özellikle (yöneticiliğini de yaptığı, eşi Salim Şengil’in çıkardığı) Dost Dergisi’ndeki öyküleriyle tanınmıştır. Bu alanda “Bir Kara Derin Kuyu” kitabı ile 1990 Sait Faik Hikâye Armağanı, “Yandırma” ile de 1998 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü almıştır.

Nezihe Meriç’in Vasiyeti “Korsan Çıkmazı” Oyunu ile Yerine Getiriliyor

Hikayenin Yazım Serüvenini Nezihe Meriç Anlatıyor

Eylül 2006’da yayınlanan bu anlatı, yazarın kitabın önsözünde bahsettiği üzere o tarihten neredeyse yirmi yıl önce yazılmıştır. Sinematografik bir anlatımla yazılan, çocuk yaşta köyden kente göç eden İsmidal ve Hüseyin’in, kentte yerleştikleri kapıcı dairesindeki hayatı ve apartmanda yaşayanlarla birlikte çok yönlü değişimlerinin anlatıldığı bu hikâyenin yazım serüveni şu şekildedir:

Nezihe Meriç’in anlattığına göre 1984-85 yıllarında bir gün, Başar Sabuncu yazarı ziyaret eder. Ondan bir senaryo yazmasını ister. Buna karşılık “yok, olmaz, yazmam” diyen Meriç ile Başar Sabuncu bir uzun çekişirler. Yine de Meriç ikna olmaz. Yazmayacağı, ilgilenmediği ortaya çıkınca çay, kahve eşliğinde günlük hayattan sohbet etmeye başlarlar. Sohbetin bir yerinde Başar Sabuncu Meriç’e bir hikâye anlatır. O hikâyeye göre arkadaşı olan kadın bir oyuncuya yardımcısı gelip gidip yalvarıyormuş. Diyormuş ki, “Ablacım sen ünlü birisin, her yerde sözün geçer. Benim adamın günü doldu, neredeyse çıkacak mahpustan. Gözünü seveyim, ne yaparsan yap, şunu çıkarttırma.” Oyuncunun aklı şaşmış, sormuş: “Neden kızım, deli misin sen?” diye. “Ama ablam, ben artık onunla yapamam. Ben çok değiştim.” diye kadının cevabını aktaran Başar’dan “değiştim” sözünü duyar duymaz, çok heyecanlandığını belirten Meriç, “yazıyorum” der.

20 Yıl Sonra Nezihe Meriç’in Aklına Bu Anlatı Gelir

Buna karşılık Nezihe Meriç, o istenilen senaryoyu bir türlü yazamaz. Bu durum onun ağzından şu şekilde anlatılır: “Bu konu, son yıllarda beni heyecanlandıran, düşündüren bir konuydu. Çok gözlemlemiştim bu köyden kente gelişi, kapıcının durumunu. Bu olayı, toplumsal yapı içinde sadece gözlemliyordum. Öykü, roman, oyun olarak düşünmemiştim. Bu açıdan hiç ilgimi çekmiyordu. Ya sinema? Sinema ilgimi çekebilirdi. Öyle de oldu. Sevindim, heyecanlandım. Ama önce yarım sayfalık bir sinopsis yazmam gerekiyordu. Düşlediğim filmin havasına öyle bir girmiştim ki, iki satırla özet gibi bir şey yazamadım. Ama kurtulamıyordum da. Oturdum, filmi baştan sona kafamda kurguladım.  Sonra oturup, onu yazarak anlattım. Bu benim yedi, sekiz ayımı aldı; otura kalka. Çok gecikmiştim ama gene de Başar’a yolladım bittiğinde. Ses seda çıkmadı. Bu film, o zamanların ünlü bir oyuncusu için yapılacaktı. Oyuncu mu beğenmedi, araya sponsor falan durumları mı girdi bilmiyorum. Ben de sormadım. Hem doyum sağlamıştım kendi yazdığımdan, hem de doğrusu bu film işi çok sevmeme karşın beni pek o kadar da ilgilendirmiyordu. Üstelik geciken, senaryo olarak yazamayan bendim. Attım dosyayı ötekilerin yanına, unuttum.”

Bu sözlerden neredeyse yirmi yıl sonra, bir gün Tahsin Yücel’in yeni yayınlanan Kumru ile Kumru’sunu okurken Meriç’in aklına bu anlatı gelir. Hemen arayıp tarayıp bulur onu. Okuyup yine ilk seferdeki gibi çok sevdiğini belirtir. Kendi kendine “Mademki, o kadar emek verip yazmışım, mademki bu kadar hoşuma gitti, neden yayımlanmasın” der ve daha sonra bu anlatı şeklinde olan senaryo yayımlanır. (Eylül, 2006, İş Bankası Kültür Yayınları)

Rint Tiyatro’dan ‘Koronavirüs’ Günleri İçin Özel Etkinlik: Evde Okumalar

‘Ben Hayal Ettim, Yazdım’

Yazar, önsözünde bu anlatı üzerine son olarak okuyucuya şöyle seslenir: “Ben hayal ettim, yazdım. Siz okuyorsunuz. Karşılıklı bir emek alışverişi oluyor. Bir anlamda buluşuyoruz. Eksiğini, fazlasını bulursanız, içinizden onarın metni; sevginizi katarak.”

Anlatının içeriğine gelecek olursak, İki genç çocuk, Hüseyin ve İsmidal (Gül) köyden çıkıp kente gelirler. Delikanlı hemşerilerinin arkasında bir apartmanda kapıcılık işi bulur ve apartmanın bodrum katındaki kapıcı dairesinde kalmaya başlarlar. İsmidal da, evlerde işe girip temizlik, yemek vs. yapar. Bir de ad edinir: Kadın. Yardımcı değil, kadın. Kentli kadın için durumu şöyledir: Kadınım var, kadınım yok, kadın bulamadım, kadınsızım, kadın iyi, kadın da iş yok, kadın. Bu kadın, yani İsmidal, kentli kadınları, kentte yaşamanın girdisini çıktısını, çeşitli insan ilişkilerini görmeye, öğrenmeye, yaşamaya başlar. Ve de değişmeye. Damak zevkinden, giyim kuşamına; konuşma biçiminden, davranışlarına, isteklerine, hayallerine dek bir değişme. Hatta adı bile değişir, ona gittiği evlerde Gül diye hitap edilir. Hüseyin ve Gül’ün (İsmidal) bir de Ezgi adında erkek çocukları vardır. Bütün bu zor şartlarda onu okutup iyi büyütmek, meslek sahibi olup kurtulmasını isterler. Gül zamanla gittiği evlerden öğrendikleri ile Hüseyin’e de bir değişim yaşatmak ister hayatlarında. (Yatmadan önce ille de yıkanmasını istediği gibi) Zira bodrum katındaki kapıcı dairesinden çıkıp bir gecekonduya yerleşmeyi de ister. Otobüslerde, hangi numaranın, nereye, nasıl gittiğini, nerede binileceğine, nereden inileceğine, dönüp geri gelineceğine hâkim olur. İstanbul’un üçkâğıtçı düzenini öğrenir. Paranın ve okumanın değerini anlar. Hizmetçi olarak gittiği evlerdeki kadınlardan günlük erkek kadın ilişkileri, sosyal hayat üzerine bilgiler edinir. Yine bunları da yaşamında kullanmaya çalışır. Metindeki dile bakarsak, Meriç, İsmidal ve Hüseyin’i konuştururken metinde günlük konuşma dilini, köylü ağzını kullanır: “Bi güççük kümes ediverir Hüseyin. Oğlana yumurta. Bi de güççük bağçası olursa, sovan, maydünüz ney ekeriz.”, “Ben bi aşşa inim de, akşamın gaydını görim.” gibi.

Anlatıda İsmidal ve Gül’ün hikâyesini bir de o apartmanda oturan kimselerin üzerinden/ağzından verir okuyucuya Meriç. Onların bakış açısı üzerinden bu Hüseyin ile İsmidal’ın durumu ve memleket insanının içinde odluğu hâl görülür. Gül’ün hizmetçilik yaptığı dairelerden birinde kalan Ayla ve Seyfi üzerinden anlatılacaktır bu durum. Ayla bir tiyatro oyuncusudur. Kocası Seyfi ise bir (sinema) senarist(i) ve yönetmendir. Bir akşam dostları ile buluşacakları bir yemek verirler evlerinde. O akşam yenilecek yemeklerin yapımında ve daha sonraki zamanda Gül de orada bulunur ve bir müddet onların sofralarına hizmet eder. Bu arada Ayla, Seyfi, Ayla’nın diğer bir oyuncu arkadaşı Ayça başta olmak üzere Seyhan, Osman gibi diğer mesleklerden olan, kendini “aydın” olarak gören kişilerce o akşam hizmet ederken gördükleri Gül’ün ve Hüseyin’in yaşayışları ve değişimleri yemek masasında tartışılır. Ayça’nın ve Seyfi’nin fikri Gül’ün hayatından hareketle bir senaryo yazıp oynamaktır. Bunun için de Gül’ü en iyi tanıyan kişi olan (ara sıra dertleştikleri) Ayla’dan Gül’ün hikâyesini dinlerler. (İsmidal’ın annesi onu tarlada doğururken ölür, babası ise bir başkası ile evlenince hala dediği komşu kadın tarafından büyütülen İsmidal, bu hala da ölünce Hüseyin ile evlenir. Daha sonra kente göçerler vs.)

Füruzan’ın 12 Mart’tan Bahsetmeyen 12 Mart Romanı: 47’liler

Seyfi Gül’ün Hikayesinden Hareketle Bir Senaryo Yazmaya Karar Verecektir

O akşam yemek masasında anlatılanlar/konuşulanlar ile Gül’e (geçmişine) dair daha fazla bilgi sahibi olmakla birlikte yaşadığı değişim ve içinde bulundukları toplumsal/sosyal yapı üzerine hem okuyucu hem de karakterler daha fazla bilgi sahibi olur. Buradan hareketle metin yorumlara açık hâle getirilir. Bu anlatı sadece bir günü anlatır, geriye dönüşler ile metin açılıp, zenginleştirilse de, asıl olaylar ve zaman bir gündür. Bununla birlikte anlatı kesin bir sonuçla bitmez, Seyfi Gül’ün hikâyesinden hareketle bir senaryo yazmaya karar verecektir, Ayça bunu oynayacağı sevinci ile sarhoş sarhoş sokaklarda yürüyerek evine dönecek, Gül ise hiçbir şeyden habersiz bodrum katındaki kapıcı dairesine geri dönecek ve yaşamaya devam edeceklerdir. Sonu açık, devam edebilecek bir noktada bırakılmıştır anlatı böylece.

Son olarak 1980’li yıllara baktığımız zaman bu konuyu ele alan pek çok filmle karşılaşırız Türk sinemasında. Gerçekten bir dönem bunu yaşamış, bu şartlar içinde bir Türkiye görmüşüzdür. Bu senaryo anlatısı belki de o yıllarda çekilen bir başka filmin yerine plânlanmıştı Başar Sabuncu tarafından, çekilebilirdi de. Ama Nezihe Meriç’in dediği gibi bir şekilde olmadı. Yine de yazarın, yıllar sonra bu anlatıyı kitap olarak yayınlaması da o dönem üzerine güzel bir kaynak oluşturmuştur

İnsanın Sol Tarafını Sağlam Kılan Bir Roman: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

Polat YILDIZ

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.