Connect with us

Politika

Gezi Davası’nda Skandal Karar: Osman Kavala’ya Ağırlaştırılmış Müebbet, 7 Kişiye 18’er Yıl Hapis Cezası

-

Yargılama sürecinde yaşananlarla yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası kamuoyunda tepki çeken ve şimdiden hukuk tarihine bir ‘skandal’ olarak adını yazdıran üçüncü Gezi Parkı davasının karar duruşması, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

K2 HABER |İş insanı Osman Kavala ve mimar Mücella Yapıcı’nın ağırlaştırılmış müebbet hapsinin istendiği üçüncü Gezi Parkı davasında karar verildi. Osman Kavala’ya hükümeti kaldırmaya teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilirken; Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi. Hepsinin tutuklanmasına karar verildi.

Savcı, Mütalaasında Ağırlaştırılmış Müebbet İstenmişti

Gezi Parkı eylemlerine ilişkin davada duruşma savcısı celse arasında mütalaasını açıklamış, mütalaada, iş insanı Osman Kavala ve Ayşe Mücella Yapıcı’nın ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılması talep edilirken, 6 sanığın ise ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etme’ suçundan 15’er yıldan 20’şer yıla kadar hapisle cezalandırılması istenmişti. Mütalaada ayrıca, haklarında yakalama kararı bulunan ve ‘olayların organizatörleri’ oldukları öne sürülen sanıklar Ayşe Pınar Alabora, Henry Jack Barkey, Can Dündar, Gökçe Yılmaz, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, Mehmet Ali Alabora, Yiğit Aksakoğlu ve İnanç Ekmekçi’nin dava dosyalarının ayrılarak, yakalama kararı infazlarının beklenmesi talep edilmişti.

Hukuksuz Dava Geri Çekilsin

Duruşma öncesi adiliye önünde bir basın açıklaması yapan Taksim Dayanıuşması da bir kez daha ‘hukuksuz dava geri çekilsin’ çağrısı yaptı. Açıklamaya milletvekilleri, siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.

Basın açıklamasında, “Ülke tarihinde bir onur sayfası olan Gezi Direniş’ini karalama çabasından derhal vazgeçin. Herkesi Gezi’nin gerçek tarihine sahip çıkmaya çağırıyoruz. Hep birlikte baskılara direnmenin yolu Gezi’nin gerçek tarihine sahip çıkmaktır. Gezi yargılanamaz” denildi.

(Çizim: Murat Başol)

Politika

CHP’li Alaaddin Güncer: ‘Roman Vatandaşlarımızın Sorunlarına Talibiz’

-

romanlar

CHP Kırklareli İl Başkanı Alaaddin Güncer, 8 Nisan Dünya Romanlar Günü sebebiyle partisinin Romanların sorunlarına yönelik çözüm önerilerini açıkladı.

K2 HABER | Cumhuriyet Halk Partisi’nin Roman Vatandaşların sorunlarına ilişkin çözüm önerilerini sıralayan Kırklareli İl Başkanı Alaaddin Güncer “Yoksulluk sınırı altındaki Roman aileleri Aile Destek Sigortası kapsamına alacağız. Bu bağlamda Roman aileler desteklenecek. Bu aileler, eğitimden, gıdaya, elektrik ve doğalgazdan suya kadar bir dizi temel ihtiyaçları için desteklenecekler” ifadelerini kullandı.

Geçtiğimiz eylül ayında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılımıyla Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Tekirdağ ve Kırklareli’ndeki Roman dernek ve federasyon başkanlarıyla birlikte ‘Roman Kanaat Önderleri’ buluşmasının Lüleburgaz’da yapıldığını vurgulayan İl Başkanı Güncer şu açıklamada bulundu:

‘Roman Vatandaşlarımızın Sorunlarına Talibiz’

“Roman Vatandaşlarımızla iç içe birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde yaşıyoruz. Geçtiğimiz eylül ayında Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun teşrifiyle Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Tekirdağ ve Kırklareli’deki Roman dernek ve federasyon başkanlarıyla birlikte Roman kanaat önderleri buluşmasını Lüleburgaz’da gerçekleştirdik. Sayın Genel Başkanımız o gün gerçekleşen toplantıda ‘İster bize oy verin, ister bize oy vermeyin, biz sizin oyunuza değil, biz sizin sorunlarınıza talibiz. Sorunlarınızı çözeceğiz, bizim hedefimiz bu’ demişti. Genel merkezimizin bu konuda yapmış olduğu çözüm önerileri yayınlandı. Ben de CHP Kırklareli İl Başkanı olarak 8 Nisan Romanlar Günü münasebetiyle bu çözüm önerilerini yerel basınımız vasıtasıyla Kırklareli kamuoyu ile paylaşmak istedim.”

İşte CHP İktidarında Roman Vatandaşlarımızın Sorunlarına İlişkin Çözüm Önerilerimiz:

Güvenceli İstihdam ve Günlük Sigorta Uygulamalarını Hayata Geçireceğiz

“Güvenceli istihdam ve günlük sigorta uygulamalarıyla sokak ekonomisinden geçinen Romanların güvenceli istihdama kavuşturulmaları için günlük sigorta benzeri uygulama ve teşvikler devreye sokulacak”

Yoksulluk Sınırı Altındaki Roman Aileler de Aile Destekleri Sigortası Kapsamında Olacak

“Roman aileler desteklenecek: Yoksulluk sınırının altında kalan Roman aileleri Aile Destekleri Sigortası kapsamına alınacak. Aile Destekleri Sigortası kapsamında verilecek desteklerden yararlanacak. Bu aileler, eğitimden, gıdaya, elektrik ve doğalgazdan suya kadar bir dizi temel ihtiyaçları için desteklenecekler”

Alaaddin Güncer 10 aralık

CHP’li Güncer’den ‘Erken Seçim’ Çağrısı: ‘Türkiye, Bu Düzene Mahkum Değil!’

Roman Kadınlar İçin meslek Edindirme Politikaları

“Roman kadınlara yönelik istihdam garantili meslek edindirme politikaları geliştirilecek. Aile içi şiddetle mücadele kapsamında Roman kadınların korunması ve güçlendirilmesi için yerel yönetim ve kamu tarafından gerekli çalışmalar yasalara uygun olarak yapılacak. Mahallelere açılacak toplum merkezlerinde aile danışmanı, psikolog ve pedagog gibi uzmanlar olacak”

Roman Çocukların Eğitime Erişimi İçin Özel Politikalar Hayata Geçirilecek

“Özellikle pandemi sürecinde uzaktan eğitime erişemeyen grupların başında gelen Roman çocukların eğitime erişimi ve eğitimden kopuşların önüne geçebilmek için özel politikalar hayata geçirilecek. Eğitimini aksatmayan Roman çocuklarına burs desteği verilecek. Dijital eşitsizliğin ortadan kaldırılması için Roman çocuklarına, ücretsiz internet ve bilgisayar dahil, ders materyallerine erişimlerine yönelik kapsamlı destekler sunulacak”

Okumak için tıklayın

Politika

Yeşiller’den Yeni Kampanya: ‘Akkuyu Nükleer Santral Projesi Durdurulsun!’

-

yeşiller Akkuyu imza kampanyası

Yeşiller Partisi, halkın karşı çıkmasına ve bilim insanlarının uyarılarına rağmen inşaası devam eden Mersin Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi’nin iptal edilmesi için bir kampanya başlattı.

K2 HABER | Nükleer enerji karşıtlığında yoğun mücadele veren Yeşiller Partisi, yeni bir kampanya başlatarak, Akkuyu Nükleer Santral inşaatının durdurulması ve projenin iptal edilmesi için bir dizi etkinlik başlattı.

Yeşil Düşünce Derneği’nde gerçekleştirilen basın açıklamasını Yeşiller Eş Sözcüleri Koray Doğan Urbarlı ve Özlem Teke yaptı. Açıklamada, “Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve özellikle de Ukrayna’daki kontrol altına aldığı nükleer santraller, Akkuyu’nun ne kadar büyük bir tehlike yarattığını bir kez daha gösterdi” diyerek başlattıkları imza kampanyasını duyurdu.

Yeşiller Partisi’ne Yönelik Çifte Standart Devam Ediyor

Özlem Teke: ‘Nükleer Enerjiyi Tamamen Reddetmeden, Nükleer Savaş Tehlikesi Ortadan Kalkmaz’

Rusya’nın Ukrayna’daki Çernobil ve Zaporijya nükleer santralini ele geçirerek yarattığı risklerin büyüklüğüne dikkat çeken Özlem Teke, “Tarihte ilk kez bu kadar çok nükleer santralin olduğu bir coğrafyada topyekun bir savaş ve işgal yaşanıyor ve bunun ne kadar büyük bir ilave risk yarattığı görülüyor. Nükleer enerjiyi tamamen reddetmedikçe nükleer savaş tehlikesi de ortadan kaldırılamaz” dedi.

Rusya’nın büyük askeri gücünün yanında dünyanın en aktif nükleer santral pazarlamacılarından biri olduğu vurgulayan Teke, Rusya’nın Akkuyu’daki varlığına şu sözlerle değindi: “Hükümetin 2008’de açtığı ihaleye başka hiçbir uluslararası şirket teklif vermemiş, Akkuyu projesi olağanüstü ayrıcalıklar tanınarak Rusya devlet şirketi Rosatom’a verilmiştir. Türkiye, Rusya ile 2010’da yaptığı milletlerarası antlaşma ile Mersin Akkuyu bölgesini nükleer santral yapımı için Rusya’ya tahsis etmiştir. Rusya, hem kendi ülkesi dışında yaptığı halde her zaman çoğunluk hissesi kendisinde kalacak bir santrale sahip olacak hem de yüksek alım garantileriyle büyük kârlar elde edecek.

Koray Doğan Urbarlı: ‘Türkiye, Rusya’nın Oyuncağı Olacaktır’

Açıklamanın devamında Eş Sözcü Koray Doğan Urbarlı da Türkiye’nin enerji bağımsızlığının tehlikede olduğuna belirterek; “Türkiye’nin doğal gaz üzerinden Rusya’ya olan enerji bağımlılığı, bu ülkenin uranyum tedarikinden radyoaktif atıkların depolanmasına ve yeniden işlenmesine kadar her aşamada yetkili olduğu Akkuyu’da daha da derinleşecektir. Hükümet, insanları Akkuyu projesiyle Türkiye’nin de bir nükleer oyuncu olacağına inandırmaya çalışsa da, bu alanda teknolojisi, birikimi ve kurumları olmayan Türkiye, olsa olsa tüm düğmeleri elinin altında tutan Rusya’nın oyuncağı olacaktır.” ifadelerini kullandı.

‘Rusya’yı Akkuyu’dan Gönderin!’

Açıklamalarının sonunda Yeşiller, “Türkiye, savaş durumunun yarattığı ekstra güvenlik risklerini değerlendirerek Rusya’nın yapımını sürdürdüğü Akkuyu nükleer santralinin inşaatını durdurmalı ve projeyi iptal ederek Rusya ile yapmış anlaşmayı  gerekirse tek taraflı olarak feshetmelidir. Nükleersiz bir Akkuyu, nükleersiz bir Türkiye ve nükleersiz bir Akdeniz hem ülkemiz hem de bütün dünya için daha güvenli, daha barışçı, daha temiz bir gelecek anlamına gelecektir. Rusya’yı Akkuyu’dan gönderin!” sözleriyle herkesi kampanyaya katılım göstermeye çağırdı.

İmza kampanyasına buradan katılabilirsiniz.

Okumak için tıklayın

Politika

CHP’li Alaaddin Güncer: ‘Burası Çok Önemli, Maaşlar Mum Gibi Eriyor’

-

asgari ücret chp Kırklareli

CHP’li Alaaddin Güncer, yaptığı basın açıklamasıyla asgari ücretin enflasyon karşısında her gün biraz daha mum gibi eridiğini ifade etti.

K2 HABER | CHP Kırklareli İl Başkanı Alaaddin Güncer bir basın açıklamasıyla, ülkede yaşanan ekonomik krizin ağır sonuçlarını ele aldı. Ekonomideki enflasyonun aynı karanlıkta yaktığımız mum ateşi gibi yandığını belirten Güncer, “Ben, mum örneğini verdim ancak bide sayısal verilere bakalım. Yüzde 54,4 bulan resmi enflasyon karşısında 2022 yılı için belirlenen 4253 TL asgari ücretin alım gücü olarak geçtiğimiz 2825 TL olan asgari ücretin gerisine düştü. En net ifadeyle enflasyon artıyor, marketteki fiyatlar artıyor, alım gücü düşüyor” dedi.

CHP’li Güncer: ‘Kuru Ekmeğin Fiyatı Son Bir Yılda Yüzde 62 Arttı’

CHP İl Başkanı Güncer açıklamasından öne çıkanlar şu şekilde:

“TÜİK verilerine göre kuru ekmeğin fiyatı son bir yılda yüzde 62 arttı. Asgari ücretlinin bırakın et almasını artık sebze ve kuru bakliyat alamıyor” vurgusunu yaptığı basın açıklaması şu şekilde devam etti: “Asgari ücretiyle evini geçindirmeye çalışan bir kişi bırakın et almasını sebze ve bakliyat ürünlerini alması dahi artık lüks oldu. Örneğin, kuru ekmeğin bir yıllık fiyat artışı asgari ücret zammını geride bıraktı. Asgari ücrete 2022 yılı için verilen zam yüzde 50 zam geldi lakin TÜİK verilerine göre kuru ekmeğin fiyatı son bir yılda yüzde 62 arttı. Kuru ekmeğin fiyat artışı asgari ücrete gelen yüzde 50’lik zamdan yüzde 12 daha fazla. 2825 TL ile geçtiğimiz yılın Şubat ayında 403 adet ekmek alabilen bir asgari ücretli, 2022 yılının Şubat ayında 4253 TL asgari ücret ile 357 ekmek alabiliyor. Asgari ücrette yüzde 50’lik zamma rağmen asgari ücretlinin sofrasında 46 ekmek azalmış durumda. 4253 TL asgari ücretin 2825 TL asgari ücret karşısındaki alım gücü sadece ekmekle de sınırlı değil…”

Alaaddin Güncer 10 aralık

CHP Kırklareli İl Başkanı Av. Alaaddin Güncer

CHP’li İki Belediye Başkanı İçin Disiplin Talebi: ‘Hayatımızı Yok Eden Faaliyetlere Zemin Hazırlıyorlar’

‘Geçtiğimiz Yıla Göre Asgari Ücretlinin Sofrasındaki 303 Yumurta Eridi’

Günlük bir ailenin tüketmesi gereken sebze ve kuru bakliyat artışlarını da ele alan İl Başkanı Güncer, “Asgari ücretli vatandaşın sofrasından geçtiğimiz yıla göre 303 yumurta eridi” şeklinde konuştu.

Güncer açıklamasına şu şekilde devam etti: “Son bir yıldaki bazı besin maddelerinin fiyat artışına baktığımızda; Domates yüzde 169, Sivri biber yüzde 133, Salatalık yüzde 150, Patates yüzde 152, Margarin yüzde 139, Mercimek yüzde 96, Nohut yüzde 120, Makarna yüzde 90, Tavuk yüzde 77, Un yüzde 77 ve Yumurta yüzde 66 arttı. Geçtiğimiz yılda göre asgari ücretlinin sofrasındaki kayıp; patateste 553 kilo, domateste 231 kilo, nohutta 89 kilo ve yumurtada ise 303 adet oldu. Asgari ücretli için değil et, artık sebze ve temel bakliyat ürünleri dahi artık lüks oldu.”

‘Açlık Krizi Ortaya Çıkacaktır’

“Müjde ve tarihi zam olarak sunulan yüzde 50’lik asgari ücret zammı 2022’nin daha ikinci ayı dolmadan açlık sınırının altına düştü. Bu da demek oluyor ki, 2022 yılının geri kalan bölümünde asgari ücretli açlık sınırının altında yaşamaya devam edecek. Enflasyonun gelecek ay artan maliyetler dolayısıyla yüzde 60’ları bulacağını düşündüğümüzde, sofradaki ürünler her ay azalmaya devam edecek. Türkiye’de artık gıdaya erişimin artan fiyatlar karşısında daha da zorlaşacağını göz önüne aldığımızda, dar gelirli yurttaşlar için ülkede gelecek aylarda açlık krizi ortaya çıkacaktır.”

CHP’li Güncer’den İnce’ye Sert Tepki: ‘Faik Öztrak Trakya’nın Gururudur’

Okumak için tıklayın

İklim Krizi

CHP’li Ali Öztunç: ‘AKP, Kömürü ‘Yenilenebilir’ İlan Etse Şaşırmayacağız’

-

Ali Öztunç

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nı onaylamasının üzerinden beş ay geçtiğini anımsatırken, Enerji ve maden lobilerinin esiri olan AKP, kömürü ‘yenilenebilir’ ilan etse de şaşırmayacağız” dedi.

K2 HABER | CHP Doğa Hakları ve Çevreden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç yazılı bir açıklama yaptı. Paris İklim Anlaşması’nı onaylamasının üzerinden beş ay geçtiğini anımsatan Öztunç, AKP iktidarının hiçbir adım atamadığını ve enerji ve maden lobilerine esir olduğunu ifade etti.

Türkiye’de iklim krizinin aynı zamanda bir yönetim krizi halini aldığını belirten Öztunç, iklim kriziyle mücadele için yönetim süreçlerinin demokratikleştirilmesi, demokratik karar alma mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Ali Öztunç: ‘AKP, Enerji ve Maden Lobilerinin Esiri Olmuştur’

Ali Öztunç’un yazılı basın açıklaması şu şekilde:

“Birleşik Krallık-Türkiye Yeşil Finans Konferansı”nda konuşan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, “En son Rusya-Ukrayna krizi de göstermiştir ki Türkiye’nin sergilemiş olduğu tutum, davranış, bölge barışı, bölgenin istikrarı adına çok çok önemli. Biz de yatırımcımıza bu güveni vermeye çalışıyoruz ve her alanda gerek yerli gerek yabancı yatırımcımızı destekleyecek, koruyacak adımları atmaya gayret gösteriyoruz.” ifadelerini kullanmıştır.

Savaşı kriz olarak nitelendiren Bakan Kurum, “Ülkelerin iklim değişikliğine karşı önlemlerini sıkılaştırdığı bir senaryo altında en büyük petrol ve doğal gaz şirketleri için yaklaşık 900 milyar dolar tutarında ‘terk edilmiş varlık’ da ortaya çıkabilir. Aslında Rusya-Ukrayna krizi de bunu bize net bir şekilde göstermiştir ki kendi ekonomimizin kendimize her alanda yetmesi gerekiyor. Bu çerçevede bu adımları hep birlikte atmak zorundayız” demek suretiyle yenilenebilir enerji vurgusu yapmıştır.

CHP’li İki Belediye Başkanı İçin Disiplin Talebi: ‘Hayatımızı Yok Eden Faaliyetlere Zemin Hazırlıyorlar’

‘Bakan Kurum Sadece Milleti Değil, Hükümetleri De Kandırmaya Çalışıyor’

Görüldüğü üzere, AKP için Paris Anlaşması uluslararası platformlarda bir marka değer olarak kullanılan bir enstrümana dönüşmüştür. Ancak, ülkede durumlar hiç de öyle değildir. Bakan Kurum sadece milleti değil, hükümetleri de kandırmaya çalışmaktadır. Ancak, bakanlığında olduğu gibi kandırma alanında da beceriksizdir.

Ülkede maden lobicilerine sesi çıkarmayan, madenlerde meydana gelen kazalarda, doğal alanları ve zeytinlikleri yok edecek düzenlemelerde dut yemiş bülbüle dönen Kurum, “ortamlarda” beylik sözler sarf ederek iklim fonu peşinde koşmaktadır. Bu tutarsızlık, basiretsizlikler Kurum’un işgal ettiği makama da yakışmamaktadır.

‘Kömürlü Santrallerin Kapatılma Takvimi Hala Ortada Yok’

Daha birkaç gün önce yapılan İklim şurasında bizim ülke olarak dünyanın karşı karşıya kaldığı iklim krizinin oluşmasında tarihi hiçbir mesuliyetimiz yoktur demiş idi. Kaldı ki, halen sonuçlarını açıklamadıkları İklim Şurası’nda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı temsilcileri ısrarla “kömür vurgusu” yapmışlardır. Kaldı ki, son dönemlerde Eskişehir, Denizli, Kahramanmaraş’ta kömür yatırımlarına yönelik işlemler tesis edilmiştir. Anayasa ve Kanunlar hiçe sayılarak zeytinlik alanları kömürlü termik santralleri için heba edecek yönetmelik çıkarılmıştır.

Türkiye Paris Anlaşması’nı onaylayalı beş ay olmuştur. Kömürlü santralların kapatılma takvimi hâlâ ortada yoktur. Yeşil kalkınma devrimine ilişkin eylem planlarında bu konuda tek bir taahhüt bile yoktur. Avrupa’da tarih belirlemeyen 4 ülke kalmış olup, biri Türkiye’dir. Kömürü terk etmeye ilişkin tek söz halen gerek yoktur. Maalesef “yenilenebilir ve yeşil”kavramları, bilimsellikten uzaktan politik kavramlar haline gelmiştir. Avrupa’nın nükleer santralleri “yeşil yatırım” haline dönüştürmeye çalıştığı ortamda AKP’nin kömürü bırakmadan sıfır karbon hedefine koşması absürt değildir. Enerji ve maden lobilerinin esiri olan AKP kömürü “yenilenebilir” ilan etse de şaşırmayacağız.

Ekoloji Örgütleri, 37 Termik Santralın Kapatılması İçin Cumhurbaşkanı’na Dava Açtı

‘İklim Krizi ile Mücadele İklim Adaleti İle Mümkün Olabilir’

Gelinen durumda enerji politikaları çökmesine rağmen, bu konudan ders çıkarması beklenen AKP, mevcut krizi fırsata çevirmeye çalışan bir hırsla yeni yıkımların peşinde koşmaktadır. AKP, her zamanki gibi, tepeden inme bir biçimde belirledikleri yöntemlerle iklim krizi daha çözülemez hale getirmektedir. Bu nedenle Türkiye’de iklim krizi, aynı zamanda bir yönetim krizi halini de almıştır.

CHP Doğa Hakları olarak diyoruz ki; iklim kriziyle mücadele için yönetim süreçlerinin demokratikleştirilmesi, demokratik karar alma mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu ise, iklim krizinden zarar gören, iklim krizi nedeniyle geleceği tehdit altında olan toplulukların bizzat yönetime ve karar alma sürecine dahil olması, seslerini daha gür çıkarması ile mümkün olabilir. Yani, “iklim adaleti” ile…”

Okumak için tıklayın

Politika

SODEV’den Kırklareli’nde ‘İkinci Yüzyıla Doğru Adalet ve Demokrasi’ Paneli

-

sosyal demokrasi vakfı

Sosyal Demokrasi Vakfı hafta sonu Kırklareli, Lüleburgaz’da İkinci Yüz Yıla Doğru Adalet ve Demokrasi konulu panel gerçekleştirdi.

K2 HABER | Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekilleri Doç. Dr. Yunus Emre ve Av. Zeynel Emre’nin konuşmacı olarak katıldığı panelin moderatörlüğünü Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Kırklareli Temsilcisi aynı zamanda CHP Kırklareli Örgüt Yönetimlerinden Sorumlu İl Başkan Yardımcısı Deniz Kılıç yaptı.

SODEV Başkanı Ertan Aksoy’un açılış konuşmasını yaptığı panele, CHP Kırklareli İl Başkanı Alaaddin Güncer, belediye başkanları, yerel yöneticiler, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katılım sağlarken, çok sayıda vatandaş da ilgi gösterdi.

SODEV İşsizler Araştırması Raporu: ‘İş Yok, Borç Çok, Umut Yok’

Yunus Emre: ‘O Fikirlerin Takipçisi Olduğumuz İçin Kazanıyoruz’

İstanbul Milletvekili Doç. Dr. Yunus Emre, “Erdoğan ne yaparsa yapsın, türlü baskı mekanizmalarını devreye sokarsa soksun, Erdoğan Türkiye’nin en güçlü insanı olamıyor. Çünkü değerli arkadaşlar, Türkiye’nin en güçlü insanı ölümünün üzerinde 84 yıl geçmiş olsa bile Ankara’da bir tepede yatıyor. Peki, niye güçlü Atatürk? Çünkü Atatürk’ün fikirleri güçlü, çağdaş Türkiye’yi, kadın – erkek eşitliğini, insan haklarını, demokrasiyi temel aldığı için, dünyayla yarışan, dünyanın bir parçası olduğu için muasır medeniyet seviyesine ulaşma hedefinde olan bir fikriyata dayandığı için Atatürk güçlü. Biz bugün niye kazanıyoruz? O fikirleri, başta demokrasi, insan hakları olmak üzere temsil ettiğimiz için kazanıyoruz. O fikirlerin takipçisi olduğumuz için kazanıyoruz.” dedi.

Zeynel Emre: ’23 Milyon İcra Dava Dosyasıyla, Tüm Cumhuriyet Tarihinin Rekoruyla Karşı Karşıyayız’

Panelin diğer konuşmacısı olan CHP İstanbul Milletvekili Av. Zeynel Emre de, “Adalet olmadan demokrasi olmaz, demokrasi olmadan adaletten bahsedilemez. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne baktığımızda, devrimler sonucunda yeni adımlar atılmış, yeni kavramlar o günün koşullarında ülkenin gündemine girmiş ve birçok hak bakımından tüm dünyada, tüm Avrupa’dan önde bir anlayışla inşa edilmiş bir cumhuriyet. Zaman içerisinde de Avrupa’nın otoriter yönetimlerle baskılandığı, ikinci Dünya Savaşı döneminde dahi bir yönüyle hep demokrasi arayışına devam etmiş, aramış, geliştirmeye çabalamış bir Türkiye Cumhuriyeti… Son 20 yıldır bunun adını tam olarak koymak lazım, bir karşı devrim süreci yaşadı. İleriye doğru giden bir Türkiye değil, geriye doğru giden bir Türkiye. Bunu da hep ileri demokrasi söylemiyle gerçekleştiren bir iktidar var. Bugünün adaletine ilişkin biz ne zaman ağzımızı açsak, hemen ‘Eski Türkiye’yi de biliyoruz’ gibi karşılıklar duyarız ama bunların somut olarak rakamlara dökülmesini de hiç istemezler.

Adalet Bakanlığı’na yazılı sorduğum soru önergeleri var. Hiçbirine cevap veremediler. Çünkü bizim bildiğimiz rakamların resmi evrak haline gelmesi istenmiyor. Mevcut iktidar iktidara geldiğinde, Türkiye’deki tutuklu-hükümlü sayısı 50 bin civarındaydı. Bugün 300 bin civarında. En son çıkan özel af kanunuyla yaklaşık 100 bin kişi cezaevinden çıktı. O zaman 200 bine düşen sayı, bugün tekrar 300 bine geldi. Türkiye’de yürüyen ceza dava dosya sayısı ne dediğimizde, 890 bin yürüyen ceza dava dosya sayımız var. İstatistik olarak baktığımızda açılan davaların yüzde 50’sinin mahkumiyetle sonuçlandığı bir Türkiye var. Bu ne demek, önümüzdeki 4-5 yıllık dönem içerisinde yaklaşık 450 bin civarında yeni mahkumla karşılaşacak Türkiye… 23 milyon icra dava dosyasıyla da tüm Cumhuriyet tarihinin rekoruyla karşı karşıyayız. Bütün bunlar o kötü yönetimini sonuçları olarak karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 9 milyon soruşturma dosyası var. Yani 9 milyon soruşturma dosyasıyla, 82 milyonluk bir ülkede hemen hemen herkes bir şekilde incelenmiş, ya da şüpheli sıfatıyla işlem görmüş. Buradaki soruşturma dosyalarının da yaklaşık yüzde 50’si faili meçhul olarak kalmış.” ifadelerini kullandı. 

CHP’li İki Belediye Başkanı İçin Disiplin Talebi

Sosyal Demokrasi Vakfı  28 Yıldır Sosyal Demokrasiye Katkı Sağlıyor

1994 yılında 50. Hükümet Kültür Bakanı Ercan Karakaş öncülüğünde bir grup aydın ve sosyal demokrat siyasetçi tarafından kurulan SODEV’de (Sosyal Demokrasi Vakfı), bugüne kadar beş başkan görev yaptı.

Mevcut Başkanı Ertan Aksoy olan SODEV, İstanbul merkezli olup, 12 ilde temsilciliği bulunmaktadır.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

CHP’li İki Belediye Başkanı İçin Disiplin Talebi: ‘Hayatımızı Yok Eden Faaliyetlere Zemin Hazırlıyorlar’

-

İsmail Hakkı Atal CHP ulusal yas Nuri Cengiz chp Antalya

Ekoloji mücadelesinin gönüllü avukatlarından İsmail Hakkı Atal, CHP’li Milas ve Menteşe Belediye Başkanları hakkında disiplin soruşturması açılması için CHP Genel Merkezi’ne başvurdu.

K2 HABER | Barış Tınay | Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri gönüllü avukatı ve CHP üyesi İsmail Hakkı Atal, CHP’li Milas ve Menteşe Belediye Başkanları hakkında disiplin soruşturması açılması için parti genel merkezine başvurdu. Kamu yararını önemsemeyen yöneticilerden hesap sorulması gerektiğini belirten Atal, “Hayatımızı yok eden bu faaliyetlere zemin hazırlayan kamu idarecilerine, yerel yöneticilere, hangi siyasi görüşten, hangi partiden olursa olsun halkın yaşam hakkına zarar veren hiçkimseye tahammülümüz yoktur.” ifadelerini kullandı.

Ekoloji Örgütleri, 37 Termik Santralın Kapatılması İçin Cumhurbaşkanı’na Dava Açtı

Av. İsmail Hakkı Atal: ‘Hayatımızı Yok Eden Faaliyetlere Zemin Hazırlıyorlar’

Başvurusu ile ilgili bir basın açıklaması da gerçekleştiren Av. Atal, “Milas Belediyesi Türkiye’de son 20 yıldır süregiden yaşam alanlarımızı yok eden,  çevresel – ekolojik yıkım faaliyetlerinin baş aktörlerinden ve 5’li çeteden Limak şirketine ait Yeniköy – Kemerköy termik santraliyle birlikte Milas’ta “zeytin hasat şenliği” düzenleyerek  yıkıcı-yok edici bu şirketin “green washing” denilen “yeşil gözboyama” faaliyetini yapmasını sağlamıştır. Milas Belediyesinin ülkemize yaptığı asıl kötülük ise 9.700 dönüm orman arazisini ve sulak alanı yok edecek olan Ağaoğlu firmasına inşaat ruhsatı  vermesi olmuştur. CHP’li  Menteşe Belediyesi ise  31.12.2012’de alınan ÇED olumlu raporunun süresinin bitmesine 3 gün kala bölgeyi yıkıma uğratacak Bayır’daki çimento fabrikasına alelacele ruhsat vermiştir. Bu yapılanlar bir akıl tutulmasıdır. Zira iklim krizi haline dönüşen iklim değişikliği sonucu 2021 yazı yangın felaketinde 20 yılda yanan ormanımız kadar orman 178.000 hektar ormanımız sadece tek 1 yılda yanmıştır. Diğer yandan belediyelerin önünü açtığı termik santral, çimento fabrikası, madencilik gibi kirletici -yokedici tesisler nedeniyle Türkiye’de kanser patlamış; 2002 – 2016 arasında  sadece 14 yılda erkeklerde prostat kanseri 3 kat, lenf kanseri 5 kat, tiroid kanseri 12 kat , akciğer kanseri 1,5 kat artmış; kadınlarda ise meme kanseri 1,5 kat , tiroid kanseri  6,5 kat , akciğer kanseri 2 kat artmıştır.

Artık hayatımızı yok eden bu faaliyetlere zemin hazırlayan  kamu idarecilerine, yerel yöneticilere (hangi siyasi görüşten, hangi partiden olursa olsun  halkın yaşam hakkına zarar veren hiçkimseye)  tahammülümüz yoktur. Bu nedenle her siyasi parti, “kamu yararına faaliyette bulunma gereğinin” parti tüzüklerinde ve parti programlarında yer alan kağıt üzerindeki boş söylemlerden ibaret kalmaması için, kendi siyasi çıkarlarına uygun davranan kamu yararını önemsemeyen yöneticilerden hesap sormalıdır.” şeklinde konuştu.

‘Parti Programına, Parti Tüzüğüne Aykırı Harekete Ediyorlar’

Av. Atal parti genel merkezine verdiği dilekçesinde de şu ifadelere yer verdi:

“Son 20 yıldır  başlayan ve şiddetini arttırarak devam eden çevresel-ekolojik yıkım politikalarına, termik santral-maden istilasına  karşı gönüllü olarak yurttaşların ve çevre koruma derneklerinin, meslek odalarının avukatı sıfatıyla kamu hizmeti ifa etmeye çalışan bir CHP üyesiyim. Mücadele ettiğimiz bölgelerden Milas’ta CHP’li belediye başkanı Muhammet Tokat çevresel – ekolojik yıkım politikalarının baş aktörlerinden ikisi olan (genel başkan Kılıçdaroğlu’nun beşli çete diye tabir ettiği) Yeniköy-Kemerköy termik santrallerinin sahibi Limak şirketiyle birlikte zeytin hasat şenliği düzenlemiş ve Ağaoğlu’nun ekolojik yıkım yaratacak inşaat projesine inşaat ruhsatı vermiştir. Keza CHP’li Menteşe Belediye Başkanı Bahattin Gümüş ise 31.12.2012’de alınan ÇED olumlu raporunun süresinin bitmesine 3 gün kala bölgeyi yıkıma uğratacak Bayır’daki çimento fabrikasına ruhsat vermiştir. Bu iki belediye başkanı da parti programına, parti tüzüğüne, genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun 5’li çeteden hesap soracağına ilişkin söylemlerine ve temsil etmekte oldukları partinin ve makamın gereklerine aykırı hareket etmekte olup disiplin suçu işleyen bu kişiler hakkında gerekli soruşturmanın yapılmasını ve müeyyide uygulanmasını, şikayet edilenlerin savunmaları vs. soruşturma süreciyle tarafımıza bilgi verilmesini talep ederim.”

İsmail Hakkı Atal

Okumak için tıklayın

Politika

Sedef Kabaş’ın Tarihi Savunması: ‘İktidarın Tüm İmkanlarıyla Saldırdılar’

-

sedef kabaş'ın savunması

Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla hukuksuzca tutuklanan ve 49 gün hapis yattıktan sonra tahliye edilen gazeteci Sedef Kabaş’ın duruşmada yaptığı tarihi savunmanın tam metni yayımlandı.

Gazeteci Sedef Kabaş, TELE1’de katıldığı bir televizyon programında yaptığı konuşmanın ardından 21 Ocak gecesi evinden gece 02.00’de gözaltına alınarak, “cumhurbaşkanına hakaret” ve “kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret” suçlarından toplam 12 yıl 10 aya kadar hapis istemiyle yargılanmıştı. 49 gün hapis tutulan Kabaş, yapılan duruşma sonrası 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Tutuklu kaldığı süreyi dikkate alan mahkeme, Kabaş’ın tahliyesine karar vermişti.

Cezaevinden tahliye olurken basın mensuplarına süreci değerlendiren Kabaş, duruşmadaki savunmasına da atıfta bulunarak “Haklıysak korkmayacağız, haksızlık varsa da susmayacağız…” ifadelerini kullanmıştı.

Duruşma sırasında basına yansıyan savunmasında “Terör örgütü PKK’nın başı Öcalan ile görüşüp, mektubunu devlet televizyonunda okuyarak siyasi mesajını topluma iletme “misyonunu” üstlenmiş olsaydım, görüşleri referans alınan bir “akademisyen” olacaktım.” diyen Kabaş, duruşma hakimine de “Sizce zamanında bir şiirden dolayı 3 ay hapis yatmış ve siyasi yaşamı boyunca bunu bir “mağduriyet” kartı olarak kullanmış birinin şimdi bir atasözünden dolayı bir başkasını 13 yıla yakın hapis yatırma gayreti, tarihin bir cilvesi değil mi?” sorusunu yöneltmişti.

Sedef Kabaş: ‘Sözü ve Kalemi Dışında Hiçbir Gücü Olmayan Bir Kadına İktidarın Tüm İmkanlarıyla Saldırdılar’

İşte Sedef Kabaş’ın tarihi savunmasının tam metni:

Babasının tahsili nedeniyle Londra’da dünyaya gelmiş, bundan ötürü T.C. vatandaşlığının yanı sıra Birleşik Krallık vatandaşı olan, yani başta İngiltere olmak üzere dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde yaşama veya çalışma imkânı bulunan ancak kendi isteği ve özgür iradesi ile yürekten bağlı olduğu vatanında yani Türkiye’de yaşamayı tercih etmiş biriyim. Ve bu mevcut iktidarın bize ve bana yaşattıklarına rağmen bu ülkede kalarak, bu cennet vatanın özgür, adil ve müreffeh günlere kavuşması için elimden geldiğince bir gazeteci sorumluluğu çerçevesinde gerçekleri yazmaya ve konuşmaya devam edeceğim. Öncelikle gıyabında “kaçma şüphesi var” diyenlere peşinen beyan ederim.

Boğaziçi Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi üzerine lisans, Boston Üniversitesi’nden TV Haberciliği ve Yayıncılığı üzerine yüksek lisans, Marmara Üniversitesi Yüksek Gazetecilik bölümünden alınmış doktora derecem var. Yurtdışında burslu okumuş, dünyanın en büyük haber kanalı CNN International’ın Atlanta’daki haber merkezinde çalışmış yine kendi isteği ile ülkesine dönmüş bir TV habercisiyim. Uzun yıllar ülkemizdeki çeşitli ulusal kanallarda yayınlanmış binlerce haber/röportaj programına imza attım. Özellikle son yıllarda yine pek çok haber kanalında konuk konuşmacı olarak sayısız canlı yayına katıldım. Bugüne kadar ne yaptığım programlar ne de katıldığım yayınlar ile ilgili olarak hakaret dâhil hakkımda açılmış tek bir dava yoktur. Bu gerçek, şahsım ile ilgili olarak ortaya atılan “provokatör” iddiasını temelden çürütmektedir.

Gazeteci ve TV habercisi olmanın yanı sıra çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak binlerce öğrenci yetiştirmiş; bir eğitmen olarak iletişim, liderlik ve medya üzerine sayısız eğitim, seminer, konferans vermiş; ülkemizin önde gelen şirketlerinin üst düzey yöneticilerine danışmanlık yapmış biriyim. Tüm bu nedenlerden ötürü davet edildiğim bir eğitim konferansında, kamuya açık 2000 kişinin dinleyici olarak bulunduğu bir salonda yaptığım ve sonrasında da Youtube’da yüzbinlerce kişinin izlediği bir konuşmanın videosunu, geçen sene bu zamanlarda AK Parti yetkilileri kasıtlı biçimde montajlayarak gıyabımda korkunç bir iftira kampanyası başlatmışlardır. 2021 Nisan ayında AK Parti grup toplantısında bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan canlı yayında milyonlara beni aleni şekilde hedef göstererek “128 Milyar Dolar Nerede sorusu koca bir yalan ve bu büyük yalanı CHP lideri Kemal KILIÇDAROĞLU’na söyleyin emrini veren işte bu bayan” demiştir. Ardından da Topraklar Değil, Beyinler İşgal Ediliyor isimli TEDx konuşmamın içeriği kasıtlı biçimde çarpıtılarak, yani Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’e ait sözler sanki bana aitmiş, sanki ben söylemişim gibi montajlanarak kamuoyuna izletilmiştir. İronik biçimde Goebbelsvari kara propaganda tekniklerini eleştirdiğim bir eğitim seminerim Goebbelsvari bir kara propagandanın malzemesi yapılmıştır. Hem “topluma büyük yalanlar söyleyin” tavsiyesini veren bir eğitmen olduğum iftirası hem de aleni biçimde halkın kandırılmaya çalışması nedeniyle konuyu yargıya taşıdım. Recep T. Erdoğan aleyhine 128 kuruşluk tazminat davası açtım. Merak ediyorum acaba hukuk karşısında hakkımı aramak şahsıma yönelik husumetin sebeplerinden biri olabilir mi? Mahkemenin dikkatine sunmak istediğim bir başka husus da şu; daha önce “topluma büyük yalanlar söyleyin” dediğim iftirasında bulunanlar ile şimdi “Cumhurbaşkanına hakaret etti” iddiasında bulunanlar AYNI KİŞİLER!

‘O Bayan’ Sedef Kabaş’tan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Yanıt

‘Bugün Bu Ülkede En Ağır “Suç” Cumhurbaşkanı’na Hakaret’

İşte bu aynı kişiler şimdi bir atasözünden zorlama biçimde hakaret suçu çıkarmaya çalışıp, benim 13 yıla yakın hapisle cezalandırılmamı talep ediyorlar!

Oysa…

IŞİD terör örgütü üyesi olup, Suriye’de örgütsel eğitimler alıp, emniyetin “canlı bomba” listesinde bulunsaydım, cezasız serbest bırakılacaktım.

Uluslararası uyuşturucu ticareti yapıp, Mersin Limanı’na 4.9 ton kokain getirmiş olsaydım, bırakın soruşturma açılmasını ismim dahi gizli tutulduğu için dışarıda rahat rahat dolaşacaktım.

Terör örgütü PKK’nın başı Öcalan ile görüşüp, mektubunu devlet televizyonunda okuyarak siyasi mesajını topluma iletme “misyonunu” üstlenmiş olsaydım, görüşleri referans alınan bir “akademisyen” olacaktım.

Bugün FETÖ dedikleri “Hoca Efendi”leri için övgüler düzüp, Pensilvanya’da birlikte fotoğraf çektirmiş olsaydım, muhtemelen mevcut iktidarın gözde bakanlarından biri olacaktım.

Kamunun mallarına, arazilerine, madenlerine, limanlarına, marinalarına, fabrikalarına “çöküp”; yolcu, hasta, müşteri garantili usulsüz nice devlet ihalesini kapıp, halkı milyarlarca dolar zarara uğratsaydım, bir de millete ana avrat hitap etmiş olsaydım, bulunmaz hint kumaşı olacaktım!

Ya da bir muhalefet liderinin suratına yumruk atsaydım tutuksuz yargılanacak ve hakkında en fazla 3 yıl hapis istenen biri olacaktım.

Ne var ki, bugünün Türkiye’sinde birilerine göre en büyük “suçu” işledim. Ne terör, ne cinayet, ne uyuşturucu ticareti, ne nitelikli dolandırıcılık, ne vatana ihanet… Bugün bu ülkede en ağır “suç” Cumhurbaşkanına hakaret!

Peki, hakaret suç mudur? Elbette suçtur. Kanaatimce suç olmasının ötesinde ahlaki bir sorundur. Ancak bu suç HERKES için geçerlidir, zira hukuk karşısında herkes EŞİTTİR! Örneğin Cumhurbaşkanına hakaret etmek nasıl bir suç ise Cumhurbaşkanı da bir başkasına hakaret ettiğinde benzer suçu işlemektedir. Yani bu suçu işleyen herkes için eşit ceza ya da bu suçun mağduru için eşit koruma temin etmek, hukuk devleti olmanın bir gereğidir.

Oysa mevcut durumda Cumhurbaşkanına özel bir koruma kalkanı yaratılmaya çalışılmaktadır. Daha önce tarafsız Cumhurbaşkanı için çıkartılmış olan TCK’nın 299. Maddesi, Anayasamızın 90. Maddesi açısından artık yok hükmündedir.

Zira Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler “hukuk karşısında herkes eşittir” ilkesinden hareketle devlet başkanlarına özel, ayrıcalıklı, istisnai bir statü tanınamayacağını belirtiyor. En son AİHM tarafından verilmiş 19 Ekim 2021 tarihli Vedat Şorli kararı bunu bir kez daha teyit ediyor. Karar hem Devlet Başkanlarına ayrıcalık ve özel koruma sağlanamaz diyor hem TCK’nın 299. Maddesinin kaldırılmasını “hukuki zorunluluk” olarak nitelendiriyor. Anayasamızın 90. maddesi de uluslararası sözleşmeler ile iç hukuk çelişiyorsa, ilki geçerlidir diyor. Yani aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret edildi iddiası ile 160 binden fazla vatandaşımız hakkında açılan soruşturma ve 33 binden fazla vatandaşımıza verilmiş mahkûmiyet kararları yok hükmünde olan bir yasaya dayandırılıyor. Bir bakıma hukuk hiçe sayılarak fiili bir durum oluşturulmaya çalışılıyor.

‘Ben Cumhurbaşkanı’na Hakaret Etmedim, Etmem’

Gelelim “Gazeteci Sedef Kabaş Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret etti”  iddiasına… Bir koruma kalkanı olsa da olmasa da ben Cumhurbaşkanı’na hakaret etmedim, etmem. Çünkü herhangi başka birine de hakaret etmem, edilmesini de tasvip etmem. Ancak ülkeyi ekonomik, siyasi, hukuki ve neredeyse her alanda tarihteki en ağır şartlara mahkûm etmiş bir iktidarı ve onun başat temsilcilerini gerekirse en ağır şekilde eleştiririm. Takdir edersiniz ki, bu eleştiriler ifade özgürlüğü kapsamında olup, hem TC vatandaşı olarak en temel Anayasal hakkım hem bir gazeteci olarak en asli görevimdir.

Peki, ne oldu? 14 Ocak 2022 tarihinde TELE1’de Demokrasi Arenası programında Sayın Uğur Dündar’ın “siz siyasete son dönemde hâkim olan kırıcı, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı hatta tehditvari üslubu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna yanıt olarak 1980 öncesi bu toplumun nasıl  “sağcı mısın, solcu musun” diye bölündüğünü, şimdi de “AKP’li misin, değil misin” diye yine acımasızca adeta tarihten hiç ders alınmamışçasına bölündüğünü söyledim.  Bu halk Erdoğan’a çok şans verdi, çok destek, çok paye verdi, çok iyi makamlara getirdi ama karşılığında kendisi birleştirici bir üslup yerine bizi ısrarla, sistemli olarak kutuplaştırdı dedim.

Siyasette kavgalar, çatışmalar, fikir ayrılıkları olabilir ancak tartışmalar belli bir düzeyde olmalıdır, gerektiğinde hiciv sanatından yararlanılabilir, ironi yapılabilir, ya da atasözleri kullanılabilir. Ama düşük üslup ya da küfür kabul edilemez dedim.

Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk Milleti’nin birliğini temsil eden birinin bu milleti; benden olmayan herkes “düşman”, bana oy vermeyen herkes “hain”, bana muhalefet yapan herkes “terörist”  diyerek bölmek ne demektir? Bu söylemler ile hem toplumun birlik ve beraberlik ruhu yok ediliyor hem gerçekten düşman, hain terörist olanları ılımlaştırıyor, onlara adeta meşru bir zemin oluşturuluyor, farkında mısınız? Boğaziçi Üniversitesi’nin pırıl pırıl gençlerine “terörist” derseniz ya da İBB’de çalışan herkesi toptan “terörist” torbası içine atarsanız, gerçekte terörist olanlara ne diyeceksiniz? diye sordum. Bir balkon konuşması vardı tarihe geçmiş olan. Bu konuşmayı yapan ile bugün “terbiyesiz herif”, “cibilliyetsiz”, “Cumhur ittifakı olarak hepinizi önümüze katarız”, “daha bunlar iyi günleriniz”, “anırsalar da anırmasalar da” diyen aynı kişi mi? Aynaya baktığı zaman kendisiyle gurur duyuyor mu Recep Tayyip Erdoğan? Sokak röportajlarında vatandaşların konuşmalarına bakın, hiç kimse hiç kimseye küfretmiyor, dertlerini anlatarak argümanlar ortaya koyarak tartışıyorlar yani halkın sağduyusu sarayda oturanlardan çok daha fazla dedim. İçeriği bu olan konuşmamı güçlendirmek için de “Taçlanan baş akıllanır” derler, bir de bunun tersini söylerler deyip, malum atasözünü (biraz da değiştirerek, yumuşatarak “öküz” yerine “büyükbaş” diyerek)  örnek verdim. Zaten iddia edildiği gibi hakaret kastım olsa sözün orijinalini kullanırdım.

Ne program sırasında (ki elli yıllık duayen gazeteci Uğur Dündar, herhangi bir hakaret kastı olduğunu düşünse tereddütsüz anında müdahale ederdi.) ne sonrasında söylemimden “Cumhurbaşkanına hakaret etti” çıkarımında bulunan olmadı. Daha önemlisi izleyicilerden de bu yönde yorum, ikaz, eleştiri, yapan çıkmadı. Zaten 6 gün boyunca RTÜK dâhil hiç kimse böyle bir kanaate varmadı.

Sedef Kabaş’tan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya 10 Kritik Soru

Hüküm Çoktan Verilmişti

Bu canlı yayından bir hafta sonra 21.01.2022 tarihinde sanatçı Sezen Aksu’nun 2017 yılında yazdığı bir şarkının sözlerine ilişkin olarak iktidar yandaşları tarafından başlatılan karalama kampanyası devam ederken, sanatçının evinin önüne giden bir grup, tehditkar basın açıklamaları yaparken, Cumhurbaşkanı katıldığı Cuma namazında mikrofonu eline alarak “Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak da bizim görevimizdir.” dedi. Erdoğan’ın bu sözleri sosyal medyada yoğun bir eleştiri furyasına neden oldu. Aynı günün akşam saatlerinde Takvim gazetesi bana aleni şekilde hakaret eden, beni açıkça hedef alan, savcıları göreve çağıran “Hoşt… Sedef Kabaş Cumhurbaşkanı’na hakaret etti savcıları göreve çağırıyoruz. Sedef Kabaş hesap verecek!” başlıklı haberi yayınladı. İlk kurşun atılmıştı. Ardından sosyal medyada troller, yaylım ateşi misali linç, küfür, hedef gösterme kampanyası başlattılar. Adeta bir sanatçının dilini koparmayı kendine görev bilen Erdoğan’ı, “mağdur” kişiye dönüştürme planını devreye soktular.

O gece saat 2’de 6 polis tarafından gözaltına alındım. Oysa çağırsalar giderdim. Yıllardır hakkımda sayısız suç duyurusu yapıldı, dolayısıyla sayısız kez polis tarafından ifadeye çağırıldım. Değerli emniyet mensupları gayet iyi bilir, bir kez olsun gitmezlik yapmadım.

İronik olarak bir başka husus da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat açıkladığı İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde “Artık gece yarısı insanlar evlerinden alınmayacak” demiş olmasıydı. Bırakın AİHM’i ya da Anayasa’yı kendi koydukları yasalara bile uyma ihtiyacı hissetmiyorlardı. Özetle söylenen başka, uygulama bambaşkaydı.

Ertesi gün daha polisler tarafından alınan ifadem bile tamamlanmamıştı ki o tarihte Adalet Bakanı olan Abdulhamit Gül: “Bu hadsiz beyanlar karşısında yargı cezasını verecektir.” dedi. Bir başka ironi de aynı Bakanın daha önce defalarca “Yargı bağımsızdır, bağımsız olmalıdır” şeklinde açıklamalar yapmış olmasıydı. Akabinde koro halinde Bakanlar, AK Parti’nin önde gelen isimleri, RTÜK Başkanı beni “suçlu” ilan ettiler. Masumiyet karinesine saygı duymaya ya da mahkeme kararını beklemeye gerek yoktu. Yani hüküm çoktan verilmişti.

Nitekim polise verdiğim ifade için bile saatler süren (sorulan sorulara ve verdiğim yanıtlara dair) kontroller, yoğun telefon trafiği, ortamdaki tedirginlik çok şey anlatıyordu. Benzerini gencecik bir savcıya verdiğim ifade sürecinde de yaşadık. Hem ifademin öncesinde saatlerce bekletildik, hem ifade sonrasında savcının kararını açıklaması epey sürdü. İnsan ister istemez düşünüyordu, acaba tüm süreci “göklerden gelen bir karar” mı yönetiyordu?

Tutuklanma talebiyle sevk edildiğim nöbetçi mahkemede sayın hakim tereddütsüz “Delil karartma ve kaçma şüphesi var” diyerek hakkımda tutuklu yargılanma kararı verdi. Oysa ortada karartılabilecek, yok edilebilecek ya da değiştirilebilecek bir delil yoktu. Bir hafta önce bir canlı yayında yaptığım konuşmayı nasıl karartabilir, yok edebilir ya da değiştirebilirdim ki? Ortada kaçacak bir kadın da yoktu. Yerim yurdum belli, adresim sabitti. Polis her çağırdığında ifadeye gitmiş, yıllardır Ağır Ceza Mahkemesi dahil defalarca iktidarın önde gelenleri tarafından hakkımda açılmış davalarda yargılanmış yine de bırakın kaçmayı tek bir geri adım atmamıştım!

‘Savunma Hakkını Bile Çok Gördüler’

Sonuçta infazı söz konusu olsa bir saat yatarı olmayan bir sözde suçtan ötürü beni hapsettiler.

Yani önce “suçlu” ilan ettiler, sonra hapis yatırarak kendilerince ceza verdiler, 49 gün sonra da 11 Mart’ta sizin karşınıza çıktım. Yani bugünün Türkiye’sinde önce hüküm veriyorlar, sonra  ceza kesiyorlar, en sonunda da yargılıyor gibi hukukun adeta tersten işletildiği bir tablo var ortada.

İddianamede hakkımda 12 yıl 10 aya kadar hapis istiyorlar. Atasözünden zorlama suç icat ettikleri yetmemiş gibi bir de “kamu görevlilerine de hakaret etti” diyerek ek suçlamaları ilave edip, tutuklanmama adeta kendilerince gerekçe ürettiler ancak bunu yaparken yine gayri hukuki davrandıklarını fark etmediler ya da “Kim takar hukuku” diyerek hareket ettiler. Zira kişilerin bir suç isnadı karşısında en temel hakkı olan savunma hakkını bile bana çok gördüler. Bir nevi “Burası hukuk devleti mi kardeşim, ne savunması” dediler!

13 yıla yakın hapis yatmamı talep etmelerini gerektirecek hangi suçları işlemiş olabilirim, gerçekten merak ediyorum.

  1. Anonim bir atasözü kullandım ama içinde “saray” sözcüğü geçtiği için Cumhurbaşkanı’nın üstüne alınacağını hesap edemedim. Bu anonim atasözünü kullanırken hiçbir surette Recep Tayyip Erdoğan’ın ismini kullanmadım, şahsını hedef almadım.
  2. Hakkımda yandaş medya ve troller tarafından “Cumhurbaşkanı’na hakaret etti” diye bir linç kampanyası başlatılınca, ben de hiçbir yorum yapmaksızın hakaret iddiasına sebebiyet veren sözün bir atasözü olduğunu, hatta Çerkes atasözü olduğunu yani anonim olduğunu ortaya koymak için bir tweet attım. Hepsi bu.
  3. Ulaştırma Bakanı için usulsüz olduğu iddia edilen ihaleler hakkında “İddiaların karşılığında bir veri üretmeden trollerin yalan haberlerinden medet umarcasına bir zavallılık sergilemek yakışıyor mu” dedim.
  4. İçişleri Bakanı için “Sayın Soylu’nun soyadına ihanet edercesine takındığı üslup, herkesi terörist ilan etmek, herkesi hain ilan etmek doğru mu” diye sordum.

Bunların hepsi eleştiri, asla hakaret kabul edilemez. Gazetecilerin yaptıkları eleştirilere hakaret deyip haklarında hapis cezası istemek; basını susturma ve ifade özgürlüğünü sınırlama çabasının bariz bir göstergesidir. Otoriter veya totaliter rejimlerde gördüğümüz bu tür anti demokratik girişimler hem adil yargının yetkisini ve gücünü ele geçirme hem halkın gerçekleri öğrenme ve haber alma hakkını gasp etme anlamına gelmektedir. Üstelik hem AİHM hem Anayasamız şuna vurgu yapmaktadır. “Sahip olduğunuz siyasi güç oranında eleştirilere katlanma mecburiyetiniz vardır. Hatta bu eleştiriler kırıcı, şok edici ve rahatsız edici olsa bile…”

Anayasa Mahkemesi kararlarında da “Normalde başkalarına söylendiğinde hakaret kabul edilebilecek ifadeler üst düzey siyasi ve kamu görevlilerine söylendiğinde ELEŞTİRİ olarak sınıflandırılacaktır” denmektedir. (Ergin Poyraz 2015, Önder Balıkçı 2017)

‘Yüce Türk Adaletine Hakaret Değil Mi?’

Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde ya da dünyanın hiçbir hukuk devletinde yaşanmayacak şeyleri yaşattılar bana… Sözü ve kalemi dışında başka hiçbir gücü olmayan bir kadına devletin ve iktidarın tüm imkanlarını kullanarak saldırdılar. Medyada hedef gösterdiler, sosyal medyada linç ettiler, tehdit ettiler, küfrettiler, gece yarısı gözaltına aldılar, koro halinde “suçlu” ilan ettiler, hapsettiler… Bunca saldırının, öfkenin, hışmın karşısında Yüce Türk Adaleti’ne sığınıyorum ve bu davanın en adil şekilde sonuçlanmasını diliyorum, hem şahsım hem ülkem adına…

Ve yüksek müsaadenizle şu soruları soruyorum;

  • Sizce bir atasözünden zorlama şekilde hakaret suçu çıkaranların hakaret sicilinin epey kabarık olması manidar değil mi? Hakaret ettiğimi iddia ettikleri açıklamalarda bile hakaret ediyor olmaları kendilerini yasalardan muaf tuttuklarının bir göstergesi değil mi?
  • Sizce ağza alınmayacak küfürlerin edildiği, aleni tehditlerin savrulduğu sosyal medyadaki linç kampanyalarını “Aferin, iyi bir ivme yakaladık, devam edin” diye teşvik etmek, suça azmettirmek değil mi?
  • Sizce ekranda “Şahsım önemli değil, makamıma hakaret edildi” diyen kişinin açtığı manevi tazminat davasında “Şahsıma hakaret ettin, bana 250 bin TL ödeyeceksin” demesi, bir çelişki değil mi?
  • Sizce “Cumhurbaşkanlığı makamına hakaret edildi” diyen kişinin daha sonra AK Parti’nin 81 ildeki teşkilatına seslenip hakkımda suç duyuruları yapılmasını istemesi davanın muhatabının aslında Cumhurbaşkanı değil AK Parti Genel Başkanı olduğunun bir ispatı, bir itirafı değil mi?
  • Sizce bir atasözü, bir tweet, bir yorum ya da bir eğitim semineri üzerinden bir gazetecinin sürekli hedef gösterilmesi, hakkında davalar açılması, yargılanması, hapsedilmesi gerçeklerin kamuoyu ile buluşmasını engelleme telaşının bir göstergesi değil mi?
  • Sizce masumiyet karinesini hiçe sayarak kişilerin hüküm giymeden, hatta yargı karşısına çıkmadan ve hatta henüz ifadesi dahi alınmamışken “suçlu” ilan edilmesi ve bunun siyasi erki elinde bulunduranlar tarafından bilinçli, organize ve sistemli şekilde yapılması hukuka aykırı olmasının ötesinde, Yüce Türk Adaleti’ne hakaret değil mi?
  • Öğrendiğim kadarıyla iddia edilen suç, katalog suçlardan biri değil yani infazı söz konusu olsa yatarı yok. Böylesi bir suç iddiası yüzünden delil karartma imkanı ve kaçma şüphesine dair tek bir kanıt olmadığı halde bir gazeteciyi tutuklu yargılamak, 49 gün hapsetmek, sadece o gazetecinin özgürlüğünü hukuksuzca kısıtlamanın ötesinde topluma bir gözdağı verme, toplumda korku iklimi yaratma gayreti değil mi?
  • Sizce zamanında bir şiirden dolayı 3 ay hapis yatmış ve siyasi yaşamı boyunca bunu bir “mağduriyet” kartı olarak kullanmış birinin şimdi bir atasözünden dolayı bir başkasını 13 yıla yakın hapis yatırma gayreti, tarihin bir cilvesi değil mi?
  • Sizce Cumhurbaşkanlığı makamına saygıdan bahseden kişinin, o makamın ilk ve ebedi sahibine “ayyaş” demiş olması, bu ülkenin utancı değil mi?
  • Sizce bu ülkenin özgür, adil, müreffeh günlere kavuşabilmesi için toplumun sesi olan gazetecilerin korkusuzca yazabilmesi, konuşabilmesi, soru sorabilmesi ve eleştiri yapabilmesi, demokratik hukuk devleti için bir zaruret ve haklı bir mücadele değil mi?
  • Ve sizce böylesi bir mücadeleyi her türlü bedeli ödemeyi göze alarak ortaya koymak evlatlarımıza, gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras ve onun da ötesinde bir vatan borcu değil mi?

İddia edilen suçları kesinlikle kabul etmiyorum; beraatime karar verilmesini ve tahliye edilmemi talep ediyorum…”

Okumak için tıklayın

Ekoloji

CHP, Nükleer Düzenleme Kararnamesi’nin İptali İçin AYM’ye Başvurdu

-

özgür özel nükleer düzenleme

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel ve CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu Nükleer Düzenleme Kurumu’nun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin iptali için bugün Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu. İki isim AYM önünde açıklamalarda bulunurken, hem kararnamenin içeriğinin riskli olduğunu hem de anayasaya aykırı olduğunu söylediler. 

AYM önünde konuşan CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, AYM’ye şekil yönünden başvurduklarını belirterek şöyle konuştu:  “Bu başvuruyu diğerlerinden ayıran bir özellik var. Anayasal yönden daha önce yapılan ihlallere yeni bir ihlal eklendi. Anayasa Mahkemesi’ne şekil yönünden başvurduk. Anayasanın ilgili maddeleri kanunla düzenlenen konuda cumurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacağını söylerken geçen haftaki nükleer düzenleme kanunuyla ilgili aynı anda hem kanun hem de cumhurbaşkanlığı kararnamesi yayımlandı. Kanunun düzenlemesi gereken alana cumhurbaşkanlığı kararnamesinin giremeyeceği anayasada açıkça yazıyor.”

‘Putin’in Tekeline Verilen Bir İnşaat Var’

Özel, Mersin’de inşaatı süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ni de hatırlatarak şunları söyledi: “Anayasal düzene de Erdoğan tarafından atılan nükleer bombaya itiraz ettiğimiz bir noktadayız. Anayasayı açıkça çiğnerlerken Putin’in tekeline verilen bir nükleer inşaat var, içine girilemiyor. Projesi ve mülkiyeti onlara, sadece riski bize ait. Bunu ‘Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun standartlarına uygun şekilde yapın’ diyoruz.”

Kaboğlu: ‘İptali, Hukukun Üstünlüğünün Sürdürülmesi Açısından Yaşamsaldır’

CHP İstanbul Milletvekili ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ise AYM’nin bu itiraza vereceği kararın hukukun üstünlüğü açısından önemini vurguladı: “Kendilerinin oylattığı anayasaya uyulması konusunda dört yıldır çaba harcıyoruz. İki haftadır nükleer düzenleme kanununun gelecek kuşakların menfaatine yapılması için yoğun çaba gösterdik. İçeriğe ilişkin itirazlarımızı da ayrıca belirteceğiz ama bunun tümden iptali Türkiye’de hukukun üstünlüğünün sürdürülmesi açısından yaşamsaldır.”

Pınar Demircan: ‘Türkiye Kendi Fukuşiması’nı Yaratıyor’

Okumak için tıklayın

Politika

6 Partinin ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakatı’ Açıklanıyor

-

güçlendirilmiş parlamenter sistem

CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi temsilcilerinin uzlaştığı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni’, bugün altı muhalefet liderinin katıldığı ortak açıklama ile kamuoyuna duyuruluyor.

Bilkent Otel’de düzenlenen tanıtım toplantısına CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, İYİ Parti lideri Meral Akşener, Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu, Demokrat Parti lideri Gültekin Uysal, Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu ve DEVA Partisi lideri Ali Babacan katıldı.

Toplantıda, yazarlar, akademisyenler, meslek ve kadın örgütleri, sendikalar ile STK temsilcileri de yer aldı. 6 siyasi partiden toplam 300 siyasetçi de Bilkent Zirvesi’nde hazır bulunuyor.

Mutabakatta Neler Var?

Cumhurbaşkanı Görevi 7 Yılla Sınırlanacak

• Cumhurbaşkanının görev süresi 7 yılla sınırlanacak ve ikinci kez aday olamayacak. Cumhurbaşkanının yetkileri yeniden düzenlenecek. Cumhurbaşkanı, siyasi partiye üye olamayacak.

Kuvvetler Ayrılığı Hayata Geçirilecek

• Yasama, yürütme ve yargı arasında kuvvetler ayrılığı hayata geçirilecek. Makul sürede yeni bir anayasa hazırlanacak ve referanduma gidilecek. Halkın da Meclis’e kanun önerisi verebilmesi sağlanacak, torba kanun uygulamasına son verilecek, kanun yapım sürecinde meslek odaları, sendikalar ve sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınacak.

Başbakanlık Geri Geliyor

• Başbakan TBMM üyeleri arasından seçilecek, yürütme organının başı olarak, Meclis’ten güvenoyu alacak, bakanlar, başbakan tarafından belirlenecek. Kamu yönetimi liyakat, etkililik ve saydamlık ilkelerine göre örgütlenecek. Kamuya alımlarda liyakat tartışmalarına yol açan sözlü sınavlar kaldırılacak.

Meclis Yeniden Güçlendirilecek

• Gensoru, Meclis soruşturması, kamu kurumlarının denetimi ile Meclis yeniden güçlendirilecek.

HSK Lagvedilecek

• Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) lağvedilecek, savcılar ve hakimler kurulu diye iki ayrı birim bulunacak. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Yüksek Seçim Kurulu üyeliklerine yapılan seçimler değiştirilecek. Adalet Yüksek Kurulu (AYK) oluşturulacak ve yargı mensuplarıyla ilgili atama, yükseltme, nakil, denetim ve disiplin işlerinden sorumlu olacak.

AYM Yeniden Yapılandırılacak

• Anayasa Mahkemesi, Avrupa modeline uygun olarak yeniden yapılandırılacak. Üye sayısı 21’e çıkarılacak. 2 isim Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, geriye kalan 19 isim ise seçimle gelecek.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Muğla’nın Hançeri ‘Entegre Çimento Tesisi’ Meclis Gündeminde

-

Barış Atay

TİP Genel Başkan Yardımcısı Barış Atay, Muğla’nın Menteşe ilçesinde yapılması planlanan ve Menteşe halkı tarafından istenmeyen Entegre Çimento Tesisi Projesi’ni TBMM’ye taşıyarak konuyla ilgili soru önergesi verdi.

Konuyu Meclis gündemine taşıyan Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkan Yardımcısı ve Hatay Milletvekili Barış Atay, Bölge halkının tüm itirazlarına ve bilim insanlarının tüm uyarılarına rağmen Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca bu ekoyıkım projesine iki defa ÇED olumlu kararı verildiğini belirtti.

Barış Atay: ‘Muğla Halkının Sağlığı Açısından Etkileri Değerlendirilmiş Midir?’

Barış Atay’ın soru önergesi şu şekilde:

“2006 yılında Bakanlığınız tarafından verilen ilk ÇED Olumlu kararına karşı Deştin köylüleri tarafından açılan dava 2015 yılında köylüler lehine sonuçlanmış, 1.ÇED iptal edilmiş ve dava 2016 yılında kesinleşmiştir. İlk ÇED davası sürerken şirketin sahiplerinin de ortak olduğu yeni bir şirket kurularak iptal edilen ÇED’in kopyası ile 2. ÇED süreci başlatılmış ve bu süreç de 2014 yılında Bakanlığınızca ÇED Olumlu kararı verilmesi ile tamamlanmıştır. Akabinde yerel yönetimlerden alınan ruhsatlarla da alanda inşaat çalışmalarının başladığı gözlemlenmektedir.”

İlke Bereketli: ‘Yeşil Kapitalizm Diye Bir Çözüm Yok’

Bakan Kurum’a 5 Soru

Önergede, Kurum’a şu sorular yöneltildi:

1- Muğla il sınırları içerisinde ormanlık arazide kaç adet maden ve taş ocağı ruhsatı verilmiştir? Bu veri 2022 yılı itibariyle güncel olarak kaçtır?

2- Muğla’da hali hazırda tehlikeli sınırların üstünde hava kirliliği olduğu bilimsel raporlarda iddia ve ispat edilmektedir. Birbirine yakın bir alanda halen üç termik santral bulunan bir bölgede en kirletici tesislerden biri olarak bilinen çimento fabrikası kurulmasına izin verilmesinin Muğla halkının sağlığı açısından etkileri değerlendirilmiş midir?

3- Deştin köylüleri başta olmak üzere bölge halkının onlarca yıl verdiği mücadeleye rağmen ve 2006 yılında verilen ÇED raporu aleyhine açtıkları dava devam ederken, aynı alan ve aynı proje için 2014 yılında yeniden ÇED Raporu verilmesinin nedeni nedir? 2014 yılında verilen ÇED Raporu 2006 yılında aleyhine dava açılan ÇED Raporu’ndan ne farklılık içermektedir? 2014 yılında verilen ÇED Raporu ve sürecinde halkın katılımı sağlanmış mıdır?

4- ÇED raporunda tedbir alınacağı ifade edilen muhtemel riskler yer almakta, ancak bu tedbirlerin nasıl alınacağı teknik olarak detaylandırılmamaktadır. Örneğin, klinker soğutma sisteminin bacasına kurulması planlanan Elektrostatik filtre dizaynı hakkında akışkan debisi, sıcaklığı, partikül fraksiyonu, filtre yüzey alanı gibi teknik detaylara yer verilmemiştir. Kömür öğütme ve kurutma prosesinde kullanılacak olan katı yakıt tüketim kısmında sadece bir yakıt örneği hesaplanmıştır ve hesaplanan yakıt türünün bütün işletme şartlarında kullanılıp kullanılmayacağı belirtilmemiştir. Kullanılacak linyitin kükürt miktarı %5,6 olduğu belirtilmiş, ancak Kükürtdioksit emisyonunun sınır değerleri aşabileceği göz önünde bulundurularak gerekli olan desülfirizasyon sistemi projelendirilmemiştir. Bunun yanında yapılacak dinamit patlatmalarının da bölgedeki yaşam ve tarım alanlarına zarar vermemesi için nasıl tedbirler alınacağı da yer almamaktadır. Bakanlığınızın söz konusu proje ile ilgili dile getirilen bu riskler hakkında şirketin kapsamı belirsiz taahhütleri dışında bir denetim ve tedbir planlaması var mıdır?

5- Bahse konu 2014 tarihli ÇED raporunun iptali için Muğla 2. İdare Mahkemesi’nde 2022/140 Esas numarası ile derdest bulunan bir dava bulunmaktadır. Bakanlığınız, Muğla’nın bütün siyasi ve toplumsal odakların karşı olduğunu ifade ettiği bu projede 2014 tarihli ÇED raporunun iptali için gerekli adımları atacak mıdır?

TİP’li Sera Kadıgil: ‘Sol ve Sosyalistler Üçüncü Bir İttifak Oluşturmalı’

Okumak için tıklayın

Öne Çıkan Haberler