Connect with us

Yazarlar

Ölmez Ağaca İlk Beton Darbesi Değil: ‘Kuzey Ege İstanbul’a Dönecek’

-

Cengiz Erdil zeytinlik yönetmelik

Günümüz dünyasında stratejik ürünleri sayalım desek, işin uzmanları size gıda ürünlerini sıralarlar… Buğdayı zeytin izler, daha sonra yağı çıkarılan bitkiler gelir. Ülkemiz bu stratejik ürünlerin kıymetini bir zamanlar biliyordu. Son 20 yılda ise her şey tersine döndü. Buğdayı Rusya ve Ukrayna’dan ithal ediyoruz, kuzeyde savaşan iki komşumuzda buğday fiyatlarının artmasından endişe duyuyoruz.

CENGİZ ERDİL | ‘Paramız var. Samanı da ithal ederiz’ diyen Tarım Bakanı Pakdemirli tam anlamıyla bir enkaz bırakıp çekilip gitti. Pek çok yanlış kararın altında imzası var. Son olarak zeytin sahaları, maden sahalarına kurban edilmeye çalışılıyor. Bu ölmez ağacına ilk beton darbesi değil. Hedeflerinde maviliklerle kucaklaşan Ege’nin dağları, ovaları var. Anadolu’da 190 milyon zeytin ağacının çok büyük bölümü Ege ve Marmara bölgelerinde.

‘Kamu Yararı’ adı altında zeytinliklerde madencilik yapılmasına, tesisler kurulmasına izin veren yönetmeliğe tepkiler çok büyük. Özellikle Kaz Dağlarında altın madenine karşı mücadele eden Çanakkale ve Balıkesir’deki sivil toplum kuruluşları kasaba ve köy meydanlarına indi. Hukuk savaşı başladı, yönetmeliğin iptali için dava üstüne dava açıyorlar.

Zeytin meselesini Endüstri Mühendisi olan çevre konusuna beni sürekli bilgilendiren dostum Cem Tüzün ile konuşayım dedim.

İstanbul’un Tarihi Siluetine Kazık Böyle Atılmış

Cem Tüzün Ne Diyor?

Cem Tüzün yıllardır bu bölgede ve küçük bir zeytinliği var. İlk sorum “Bizim zeytin ve zeytinyağımızın kalitesinin düşük olduğu iddia ediliyor” diyorum. Çok kızıyor… “Zeytinimizin değersiz, niteliksiz olduğunu kim söylüyor. Nitelik anlamda sorunumuz üretim standartlarımızın düşük olması, eğitim ve bilgi eksikliğidir. Kendi adıma ürettiğim zeytinyağının dünya ölçeğinde en yüksek niteliklere sahip olduğundan eminim.”

Yönetmelikle “Zeytin ağaçları sökülüp başka yerlere dikilecekmiş. Maden faaliyeti sona erdikten sonra eski haline dönecekmiş”  diye soruyorum. Cem Tüzün, “Zeytin sahaları üzerinde oynanan oyunları sayıları üçü beşi geçmeyen büyük şirketler organize ediyor” diyor.

“Peki, bu organize işlerin sonunda ne olacak?” sorusuna verdiği yanıt insanın için karartıyor… “Bu yönetmelik değişikliğinin enerji ihtiyacı için yapıldığından emin değilim. Zeytinlikleri naklediyoruz lafları alıştığımız yalanlardan biri. Birkaç yıl sonra, bu arazilerin zeytinlik vasfını yitirdikleri için yapılaşmaya açılmasına engel kalmayacak. Yüzeyi soyulmuş bir arazide artık tarım yapılamaz.”

Doğaya Kazılan Soykırım Çukurları: Atık Havuzları

Halkı Tercihe Zorlamak

Kuzey Ege’nin kabuğu feci şekilde değişiyor. Destek verilse dünyayı doyuracak topraklar üzerinde maden arama ve işletme sahaları artık koruma alanlarını geçti. Doğal SİT alanlarını bile gözden çıkarıyorlar. Bölgede beş termik, dört termik santral var. 10’unu da yolda. Yöre halkı sanayiye düşman falan değil… Beklentileri sadece doğru planlama ve çevrenin korunması.

Cem Tüzün bir mühendis olarak şöyle diyor; “Termik santrale kömür sağlamak için illa yüzeyden kömür çıkarmak şart değil. Sermaye grupları nakliye ve derin kazıyı maliyetleri arttırdığı gerekçesiyle tercih etmiyor. Olan bizim doğamıza oluyor. Maliyet doğamıza ve tarım sektörüne ödetiliyor. Üstelik fosil yakıt kullanımı Türkiye’nin de kabul ettiği Paris Antlaşmasıyla azaltılacak. Buna rağmen yenilebilir enerji yatırımlarında geç kalıyoruz.”

Kuzey Ege’de asıl sorun yakında başlayacak. Çanakkale Boğazı üzerindeki köprünün açılmasından sonra seyredin siz asıl manzarayı… Önlemler şimdiden düşünülmezse, bölge İstanbul’a dönecek. Bu konuyu haftaya da devam ettireceğim.

* Bu yazı 12.03.2022 tarihinde Gazete Pencere’de yayımlanmıştır.

Yazarlar

Ormansızlaşma ve Bulaşıcı Hastalıklar

-

ayhan küyük ormansızlaşma

Ormanların tarımsal zararlıları, tarımsal verimi azaltan hastalıkları ve insan sağlığına daha doğrudan zarar veren diğer hastalıkları barındırıp izole ettiği bilimsel bir gerçektir.

AYHAN KÜYÜK |Bozulmamış orman ekosistemleri, kültürel süreklilik, temiz su, orman kaynaklı gıdaların besinsel ve manevi değeri ve korunma gibi zihinsel refah da dahil olmak üzere ormana bağlı topluluklara acil, orta ve uzun vadeli sağlık yararları sağlar.

Ayrıca, vektör kaynaklı hastalığın ortaya çıkış oranını yavaşlatarak, estetik veya tıbbi amaçlar için biyolojik çeşitliliği koruyarak, ormanların yakınındaki hastalık yüklerini azaltarak ve farmasötik ürünler için rezervleri koruyarak ormana bağımlı olmayan insanlara da dolaylı yararlar sağlarlar. Orman gibi doğal yaşam koşullarına müdahale edildiğinde, insanlar ile mikroplar arasındaki ilişkinin, önceden kesinlikle kestirilemeyen, çoğunlukla da sonu ölümcül olan bir süreçe dönüşür.

Ayhan Küyük yazdı: Şehir Ağaçlarının Yaşam Mücadelesi

Ormansızlaşma ile Bulaşıcı Hastalıklar İlişkisi

Ormansızlaşmayla ile ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklar arasındaki endişe verici bir durum mevcuttur. Bilim insanlarının bu konuda giderek artan sayıda çalışması bulaşçı hastalıklarının artmasına katkıda bulunan önemli faktörler olarak, orman örtüsü değişikliği özellikle ormansızlaşma ve orman parçalanması ile birlikte, şehirleşme ve tarımsal yoğunlaşma da dahil olmak üzere arazi örtüsü ve arazi kullanımındaki değişikliklere işaret etmektedir.

Çiçek Hastalığının Ormanların Yok Edilmesiyle Çıktığı Düşünülmekte

Çiçek hastalığı gibi ilk vebaya neden olan patojenlerin, hayvancılık, tarım arazileri ve insan yerleşimleri için büyük çapta ormanların yok edilmelerinden sonra Tropikal Asya’da ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Aynı şekilde ‘Maymun Çiçeği’ virüsünün de yayılma sebeplerinin arasında vahşi yaşamların ve habitat ortamlarının tahrip edilmesi, ortadan kaldırılması ve insanların bu ortamları tarımsal yada yerleşme amacı olarak kullanılmasının büyük rolü olabileceği unutulmamalıdır.

Bununla birlikte korunan ormanların örneğin tarımsal zararlıları ve tarımsal verimi azaltan hastalıkları ve insan sağlığına daha doğrudan zarar veren diğer hastalıkları barındırıp izole ederek tarımsal üretim üzerinde de olumlu etkileri olmaktadır.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Siyasetçi, Sosyal Medyada Kendi Gündemini Yaratabilmeli

-

deniz kılıç sosyal medya

Değişen ve gelişen dünya üzerinde internetin yaygınlaşması neticesinde, sosyal medya ağlarının kullanımı her geçen gün artış gösteriyor.

DENİZ KILIÇ | We Are Social ve Hootsuite’nın hazırladığı “Dijital 2021” raporunda dünya üzerindeki internet kullanıcılarının sayısı 4,88 milyara ulaşmış vaziyette. Bu sayı tüm dünya nüfusunun yüzde 61,8’ine denk geliyor. Yine aynı raporda sosyal medya kullanan kişi sayısının 4,55 milyar olduğunu ve bu sayının 7,89 milyarlık dünya nüfusunun yarısına denk denk geldiğini gösteriyor. Ayrıca raporda son bir yılda 400 milyon kişinin sosyal medya kullanımına başladığı görülüyor. Rapordaki bir başka ayrıntı ise günlük sosyal medya kullanım süresinin kişi başına 2 saat 27 dakikaya denk geldiği görülüyor.

Özetlemek gerekirse sosyal medya, global dünyanın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumunda. Bununla birlikte sosyal medya kullanıcıları elindeki cep telefonlarından her istediği bilgi ve habere kolaylıkla ulaşılabiliyor, herhangi bir konu hakkında kendi fikirlerini yazabiliyor. Kısacası insanlar sosyal medya uygulamalarıyla, oluşturdukları sanal dünyaya kendi istedikleri gibi yön verebiliyor.

Türkiye Nüfusu 2022 Verileri Açıklandı: İşte Nüfus’un En’leri

Sosyal Medya Gündem Öğütücüdür

İnternet ve sosyal medyanın gelişimi siyasal iletişimi de doğrudan etkilemektedir. Günümüzde siyasetçiler, hedef kitlesine kolay ulaşabilmek için sosyal medya ağlarını kullanmak zorunda. Çünkü dünya üzerinde milyarla bahsedilen sosyal medya kullanıcısını görmezden gelerek siyasetin yapılamayacağı artık aşikar. Siyasetçiler kendi ideolojilerini ve politikalarını yerelde ya da genelde iktidara taşıyabilmek için kitlelere bir şekilde ulaşması, düşüncelerini kabullendirmesi ve benimsetebilmesi için bazı yöntemleri seçmek durumunda. Bunun için en kolay ama bir o kadar zor olan yöntem, sosyal medya ağlarıdır. Kolay olan tarafı fiziksel çaba sarf etmeden bir anda yüz binlerce kişiye ulaşabilme şansınızın olması. Zor olan tarafı da kullanacağınız dil, görsel seçiminiz ve hedef kitlenizde ilgi uyandırabilmenizdir.

Sosyal medyada kullanılan dilin ve paylaşılan görsellerin her biri hedef kitle açısından bazı kodlamalar içeriyor. Bu kodlamalar neticesinde verilecek mesaj, yerine ulaşabiliyor. Siyasiler açısından sosyal medyada dikkat edilmesi gereken en önemli husus tutarlılık ve inandırıcılık. Temel olarak bu iki konuyu dikkate almayan bir siyasi profil zaman içerisinde güvenini kaybeder ve inandırıcılığını yitirir.

Siyasiler aynı zamanda sosyal medyayı çok iyi de analiz edebilmeli. Çünkü sosyal medya ne olursa olsun hedef kitlenizdeki bir seçmenin sahada elini sıktığınızda bıraktığınız andaki kalıcı intiba kadar güçlü değil. Üstelik, sosyal medya bir gündem öğütücüdür. Bugün zirveye taşınan bir konu yarın tüm güncelliğini kaybedebilir.

Bu kadar hızlı tüketimin gerçekleştiği sanal dünyanın avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Sanal dünyada her şeyi hızla tüketiyoruz. Bu yüzden siyasilerin tutarlılık ve inandırıcılık başlıklarının yanı sıra birde “söylem tekrarına” özen göstermesi gerekir. Eğer ki siyasiler söylem tekrarında bulunmaz ise siyasi olarak sizin tutarlığı olamadığı gibi, hızla akıp giden sanal dünyanın gündeminde kaybolurlar. Sanal gündemin parçası olmaktan ziyade kendi gündemini belirleyen siyasetçinin halk tarafından karşılığı güçlü olur. Siyasetçi tarafından bugün söylenen bir söylemin yarın farklılaşması ise inandırıcılığı ortadan kaldıracaktır. Bu da güvensizliği getirir.

Deniz Kılıç yazdı: İş Cinayetleri ve Ekonomik Kaygılar Altında 1 Mayıs

Söylem Tekrarı ve Tutarlılık

Sonuç olarak siyasi aktörler açısından günümüzde büyük öneme sahip olan sosyal medyanın kolay ve zor tarafları mevcut. Sosyal medyadaki paylaşımların etkileşimi günlük olarak yüksek olması bir siyasetçinin bu mecrada başarılı olduğunu ya da başarısızlığını göstermez. Bunun en somut göstergesi yine seçimlerdir. Hızla değişen gündemin içerisinde kaybolmadan var olabilmesi için bir siyasetçinin söylem tekrarı, kendi tutarlığını göstermektedir.

Yüz yüze görüşmelerden, toplantılar, yürüyüşler, mitingler gibi eylemlerin haricinde afiş ve el ilanlarının yeri bıraktığı sosyal medyayı yönetmek günümüzde siyasi partilerin temel politikaları içiresinde olmalı. Bu konuyla ilgili parti yönetimleri eğitilmeli. Sonuçta siyasal iletişim yöntemleri ne olursa olsun hedef kitlenizdeki kilit nokta hala bir insanı ikna etmenizdir. Ve artık sosyal medyasız bir siyasal iletişim mümkün değildir.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

İş Cinayetleri ve Ekonomik Kaygılar Altında 1 Mayıs

-

1 mayıs tarihi

1 Mayıs, onlarca ülkede işçi ve emek kesimi tarafından yüz yılı aşkın bir süredir işçi bayramı olarak kutlanmaya devam ediyor. Genel olarak işçi bayramı olarak bilinen 1 Mayıs, 2008 yılından beri Türkiye’de “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanıyor. Ayrıca, 2009 yılından beri Türkiye’de 1 Mayıs günü resmi tatil.

DENİZ KILIÇ | Sanayi devriminden sonra dünya üzerinde yoğun bir işçi sınıfı oluşmuştur. İşçi sınıfı, emeğinin hakkını alabilmek için her dönem bir mücadelenin içinde olmuştur. Bilindiği kadarıyla hak arama mücadelesinin ilki 1856 yılında Avusturalya’nın Melbourne kentindeki inşaat işçilerinin günlük sekiz saatlik çalışma süresi için parlamentoya kadar yürümesidir. Bu yürüyüşün ardından Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere birçok ülkede çeşitli zamanlarda işçiler günlük sekiz saatlik çalışma süresini protesto etti. 1 Mayıs’ın işçi ve emek günü olmasının temeli bu şekilde atılmış oldu. Tüm bu süreçlerin akabinde 1889 yılında İkinci Enternasyonel’de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle, 1 Mayıs’ın “Birlik, mücadele ve dayanıma günü” olarak kutlanılmasına karar verildi.

Sanayi devriminden sonra oluşan işçi sınıfı, geride kalan sürede daha da yoğunlaştı. Yaygınlaşan sanayileşme ile birlikte artan işçi sınıfı her geçen gün daha da büyüyor. Emeğin iş gücüne katkısı arttıkça iş güvencesi, işçi sağlığı ve sosyal haklar başta olmak üzere işçi sınıfının sorunları da sanayileşme ekseninde büyümeye devam ediyor. Her dönemin kendi dinamiklerine göre farklılık gösteren işçi sorunlarının başında emek – ücret dengesi geliyor. Çalışma süreleri ve sosyal güvence de başka bir işçi sorunudur.

Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfının hak arama mücadelesi sayesinde bugün işçiler önemli haklar elde etse de tam anlamıyla taleplerini yerine getirememiştir.

Sanayileşme başta olmak üzere tüm sektörlerde emeğe dayalı üretim sistemi sürdükçe vahşi kapitalizmin iş gücü üzerindeki esareti sürmektedir. Ancak, örgütlü mücadele sayesinde hak elde edebilecek işçi sınıfının tek çıkar yolu kapitalizme karşı sendikalaşmadır. Sendikalaşma, işçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. Sendikal örgütlenme sayesinde işçiler, işverene olan taleplerini dile getirebiliyor, hakkını arıyor ve büyük ölçüde hakkını alabiliyor. Bunun yanı sıra iş güvencesi olmayan, günübirlik işlerde çalışan ve mevsimlik tarım işçilerinin varlığını görmezden gelemeyiz. Hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışan milyonlarca işçi sadece karın tokluğuna çalışıyor. Konuyu özetlemek gerekirse, bir taraftan yasal sosyal güvence altındaki işçilerin yeterli ya da yetersiz bir şekilde hakkını alabildiğini ya da sendikal çerçevede hak arama mücadelesine girebildiğini görüyoruz. Bununla birlikte hiçbir yasal sosyal güvencesi olmadan çalışan, başka bir işçi sınıfının olduğu apaçık ortada. Yani gelişen ve değişen zaman içerisinde işçi sınıfı da kendi içerisinde sosyoekonomik sınıflara ayrılmıştır. Bununla birlikte birde sayısı milyonlara varan işsizler de başka bir sorunu teşkil etmektedir.

Günümüzdeki iş gücünü gözden geçirdiğimizde geçmiştekinden farklı olarak evirildiğini görüyoruz. Örneğin, önceden işçi sınıfı beden gücü olarak düşünülürdü. Oysa geçen zaman içerisinde beyin gücünün de işçi sınıfının içerisine girdiğini söyleyebiliriz. Yani madende çalışan işçiyle bankada çalışan beyaz yakalı da aynı emek sınıfının içinde olduğunu söyleyebiliriz. Kısaca tanımlamak gerekirse başkasının yararına, belirli bir ücret karşılığında beden ve beyin gücüyle emek sarf eden herkes işçi sınıfındadır.

Sanayi devriminden günümüze kadar her dönemde farklı sorunlarla karşılaşan işçi sınıfının en büyük sorunu her zaman çalışma süreleri ve emeğinin karşılığında hak ettiği ücreti alamamaktır.

Tüm bunlarla birlikte bir başka sorun da çocuk işçilerdir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) raporlarından derlediği bilgilere göre dünya genelinde 5-17 yaş arası 160 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bu çocuklardan 79 milyonu ise modern kölelik olarak sayılacak tehlikeli şartlarda çalıştırılıyor.

Dünya genelinde 2000’li yıllarda 170 milyon 500 bin civarında olan tehlikeli işlerde çalıştırılan çocuk sayısı 2016’ya gelindiğinde 72,5 milyona geriledi. Ancak son yıllarda tekrar artış yaşanarak modern kölelik olarak sayılan işlerde çalıştırılan çocukların sayısı 79 milyona dayandı. Gelecek yıllarda ise bu sayının artacağı tahmin ediliyor.

Buna paralel olarak çocuk işçi sayısı ise 2016’da 151,6 milyondan 2020’de 160 milyona ulaştı. Çocuk işçi sayısının 2022’nin sonu kadar 168,9 milyona yükseleceği hesaplanıyor.

Ülkemizdeki güncel işçi sınıfının sorunlarını ele alacak olursak işçi ölümleri ve ekonomik sorunların bugünün konusu olduğunu söyleyebiliriz.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG Meclisi) resmi internet sitesinde yayınladığı rapora göre; “Yüzde 67’sini ulusal basından; Yüzde 33’ünü ise işçilerin mesai arkadaşları, aileleri, iş güvenliği uzmanları, işyeri hekimleri, sendikalar ve yerel basından öğrendiğimiz bilgilere dayanarak tespit ettiğimiz kadarıyla 2022 yılının ilk üç ayında (Ocak ayında 120, Şubat ayında 109, Mart ayında 118 olmak üzere) en az 347 işçi hayatını kaybetti…”

Artan ekonomik sorunlara başka bir pencereden baktığımızda Türkiye’deki asgari ücretli çalışan oranının belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Asgari ücret düzeyinin tüm ücretliler içindeki oranının yüzde 70’e ulaştığı Türkiye’de artan ekonomik sorunlar ve enflasyon karşısında işçi sınıfı gelecekten endişe duyuyor.

Yukarıda özetlediğimiz tablonun gölgesinde kutladığımız 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü aslında üzerinde çokça durulması gereken önemli bir gün. Emek mücadelesinin her yönüyle ele alınıp, günün koşullarına göre değerlendirilmesi gerekir. İşçilerin birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde olacağı nice 1 Mayıs’ları kutlamak umuduyla…

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Şehir Ağaçlarının Yaşam Mücadelesi

-

sokak ağaçları Ayhan küyük

Ağaçların ölmesi doğanın döngüsünün bir parçasıdır. Bununla birlikte, şehirde ağaçlar genellikle tam olarak büyümeden önce ölürler. Bazen sağlıklı görünen yaşlı ağaçların kesilmesi gerekir. Peki neden?

AYHAN KÜYÜK | Şehirlerdeki sokak ağaçları da büyük sıkıntı çekiyor. Konumları zaten aşırı kötü, çünkü asfalt ve parke taşlarından köklerine çok az su ulaşıyor. Bu nedenle kökleri yeraltı suyuna ulaşmayan her ağacın daha uzun kuraklık dönemlerinde hayatta kalma şansı çok azdır.

Ağaçların doğal savunmaları ve hayatta kalma stratejileri genellikle kentsel yaşam koşullarına meydan okumak için yeterli değildir. Kötü bir konum, yaralanmalar, zararlı çevresel etkiler ve ağaç hastalıkları, onlara sorun çıkarır ve ciddi sonuçlarla canlılıklarını zayıflatır. Bazen kuru bir yaz yeterlidir ve genel yapısı zayıf olan bir ağaç ölür. Ya da ilk bakışta sağlıklı görünen bir ağaç, gövdesindeki mantar istilası ile tamamen yok olur.

Kazılar, Ağaçlarda Büyük Zararlara Yol Açabilmektedir

Bu makale ile şehir ağacının günlük yaşamında mücadele ettiği temel sorunları sunmaya çalışacağız. Kök bölgesinde, gövdede ve taçta her türlü yaralanma, odunu tahrip eden mantarlar için tehlikeli giriş noktalarıdır. Muhtemelen ağaçların gövde bölgesinde en sık görülen yaralanmalar, motorlu taşıtların neden olduğu çarpışma hasarlarından kaynaklanmaktadır. Ağaçların tepe taçlarının yanlış kesilmesi de risk oluşturur. Mantarlar herhangi bir açık yaradan ağaca girebilir.

Kök bölgesindeki müdahalelerden en çok ağaçlar zarar görür. Örneğin yer altı besleme hatlarında yapılacak kazılar, ağaç köklerine gereken özen gösterilmeden yapılmadığı takdirde büyük zararlara yol açmaktadır. Kopmuş veya hasar görmüş köklerin yıkıcı sonuçları genellikle ağaçta ancak yıllar sonra ortaya çıkar. Daha sonra tacın tüm kısımları ölür veya bir mantar saldırısı ağacı yok eder.

Kuraklık Ağaçlarda Zordur

Ağaçlar nadiren şehir toprağını sever. Doğal döngü bozulduğu için genellikle mineraller açısından fakirdir. Yapraklar doğada çürüyüp ağaca yeniden besin olarak hizmet ederken, yollardan ve patikalardan uzaklaştırılması gerekir. Toprak boşluğunun sıkışması ve sızdırmazlığı ağaçları da rahatsız ediyor. Su toprağa zar zor sızıyor ve artık köklere ulaşmak için yeterli oksijen yok. Ek olarak, yeraltı besleme hatları ve binalar genellikle kök alanını sınırlar. Ağaçlar şiddetli kuraklıktan zarar görmeye daha duyarlı hale gelir ve bu nedenle besin maddelerini daha az elde edebilir.

Isı ve kuraklık da ağaçlara zarar veriyor. Bir süre sonra artık yeterince su emmeyi başaramazlar. Kalıcı ısı ve kuraklık ağaçlarda zordur. Toprak kurur ve bitkiler suyu yapraklara ve gölgeliklere taşıma yeteneklerini kaybeder. En kötü durumda, bir ağaç kurur ve ölür.

Kışın Kullanılan Yol Tuzu Da Ağaçlara Zarar Veriyor

Kent ağaçlarının zarar görmesinin yaygın bir nedeni, kışın kullanılan yol tuzudur. Sadece sürgün kısımlarıyla doğrudan temas yoluyla ağaçlara zarar vermez. Toprağa girdikten sonra, su ve besinlerin kökler tarafından alınmasını da zorlaştırır. Aynı zamanda, etkilenen ağaçlar sağlıksız miktarda klorür emer. Sonuç kuru dallar, gecikmiş büyüme ve aşırı durumlarda ölüm gerçekleşir. Yaprak kenarlarındaki kahverengi renk değişimi genellikle bu tür klorür hasarının bir ifadesidir.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Maden Bitince Sorun Bitmiyor: ‘Giresun Kirlendi, Sırada Balıkesir Var’

-

balya Cengiz Erdil

Balya’nın sırtındaki Balya… Maden bitti derdi bitmiyor, buradaki atıklar sahipsiz, sahipsiz atıklara da ne yapılacağı mevzuatta yazmıyor. Mevzuat hazretleri çözüm bulamayınca, atıklar yerinde kalıyor.

CENGİZ ERDİL | Uygarlığın filizlendiği köşe taşı bir yerdir Anadolu. Uygarlığın temelinde demirinden bakırına, altınına kadar onlarca maden var. Bunlar da Anadolu’da pek bol. Beş bin yıldır çıkarılıyor ve bitmiyor. Üstü kadar altı da bereketli topraklarda yaşıyoruz.

Ülkemizde 20 bin dolayında maden ocağı var. Ruhsatsız taş ocaklarını da  eklersek işin içinden zor çıkarız. Devletin uzmanları denetime çıksa bir yılda bunların üç binini kontrol edebiliyor.

Maden ocaklarının en büyük sorunu atıkları. Yüzlerce ağacı kesen, ormanları, yaylaları, meraları bitiren maden ocaklarından kalan atıklar büyük tehlike yaratıyor.

Maden çıkarılmasına karşı değiliz.  Gelişmiş ülkelerdeki gibi çevre tahribatını en aza indirecek metotları bizlerde görmek istiyoruz ama nafile. ‘Yeraltında bırakmayalım para kazanalım’ anlayışı son 20 yılda o kadar yaygınlaştı ki, çoğu maden ocağı için artık çevresel Etki Değerlendirmesi(ÇED) raporu bile istenmiyor. İstense bile diğer önlemler kağıt üzerinde kalıyor.

Giresun Kirlendi, Sırada Neresi Var?

Giresun’da maden atıklarını doğaya bırakan, vahşi depolamayla kurduğu atık barajı yıkılan şirkete, bu kez Balıkesir yöresinde maden arama izni ve atık depolama tesisi kurma izni veriliyor.

Giresun Valiliği tesisini kapatmış, bakanlık 12 milyon lira para cezası vermiş ama şirket madencilikten vazgeçmiyor.

Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyü sınırlarında, firmaya ait madencilik şirketinin ikinci atık barajındaki iç set, geçen yılın Kasım ayında yıkılmıştı. İşletmede kullanılan ve zehirli olduğu belirtilen atıklar, Darabul Deresi yoluyla bölgenin önemli su kaynağı olan Kılıçkaya Barajı’na karışmıştı.

Sonuç, Giresun bitti; sıradaki gelsin.

Kuzey Ege’de Pusuya Yatan Tehlike

Sırada Balıkesir Var

Balıkesir meralarına yetişen koyunun, kuzunun eti pek ünlüdür. İstanbul’un ünlü kasapları ‘etimiz Balıkesir yöresinden’ falan derler.

İşte Giresun derelerini batıran şirket, Balıkesir İvrindi’de bulunan kurşun-çinko-bakır madeninin kapasite artışı için ÇED olumlu raporu aldı. Şirket üretim kapasitesinde artış gerçekleştirecek ve tarım alanına yeni bir ilave atık depolama alanı açacak. Atık depolama tesislerinin toplam kapladığı alan ise dört hektardan dokuz hektara yükselecek.

Şimdi bu yörede 60 yıl önce kapanan ama hala tehlike saçan bir maden ocağına dikkat çekelim.

Balya’nın Sırtındaki Balya

Tereyağı ve peyniriyle ünlü Balıkesir’in Balya ilçesi yakınlarında terkedilmiş bir maden sahası var. Gümüş, kurşun, çinko çıkarılan ve 65 yıldır kapalı bir ocak burası. İlk kazmayı 1878 yılında Fransızlar vurmuşlar ve 1940 yılına kadar 400 bin ton kurşunu Fransa’ya yollamışlar. Sonra millileştirilmiş, 60 yıl önce de kapanmış.

BİANET Haber Sitesi’nden aldığım bilgiye göre; maden atıkları hala yöreyi kirletmeye devam ediyor. Bölgede daha önce Maden Tetkik Arama ve İstanbul Teknik Üniversitesi yetkilileri de ölçümler yapmış ve ağır metallerin yüksek düzeyde bulunduğunu saptamış. İncelemelerde bakır, çinko, simli kurşun ve kaynağı belli olmayan siyanür bulunmuş; toprağın asbestli olduğu da ortaya çıkmıştı.

Maden alanındaki, sulardan içen hayvanların ölmesi üzerine Balya Belediyesi de devlete başvurmuş. Yapılan ölçümlerde kadminyum, arsenik, kurşun, çinko gibi ağır metal atıklarının bulunduğu ve zehirli atıkların toplam miktarının milyon tonla ifade edilebileceği raporlara geçmiş.

Maden bitti derdi bitmiyor, buradaki atıklar sahipsiz, sahipsiz atıklara da ne yapılacağı mevzuatta yazmıyor. Mevzuat hazretleri çözüm bulamayınca, atıklar yerinde kalıyor.

Maden deyip geçme, sorunları pek çok.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Bir Gölü Kurtarmak: ‘Marmara Gölü’ne Su Verin’

-

Marmara Gölü

Göl kurumaya başlayınca devlet burayı, “Ulusal Önemde sulak alan” ilan etti. Bu tür yerlerin kaderi belli artık, koruma alanı lafları kağıt üzerinde kalıveriyor. Marmara Gölü yok olursa çevresinde binlerce dönüm tarla ve bahçenin de sonu gelecek.

K2 HABER | CENGİZ ERDİL | Marmara Gölü’nün adı sizi yanıltmasın, Marmara Bölgesi’nde değil… Ege Bölgesi’nin yok olan bir su kaynağı burası. Yakınlarındaki Manisa’nın Gölmarmara İlçesine adını veren gölü besleyen su kaynakları o kadar azaldı ki, göl kıyısında kuruyan alanlarda tarım yapılmaması için köylüler uyarılıyor. Göl kıyıları alüvyonlu… Bereketli toprak fırsatını kaçırmayan bazı çiftçiler gölün kuru topraklarında tarım yapmaya kalkınca, sorunun farkına varıldı desek, yeridir.

Gediz ve Akhisar ovaları arasındaki göl, bu ovalarla alüvyon setleriyle ayrılıyor. Alüvyal set gölü deniyor bu tür su kaynaklarına… Derinliği az olan gölün yüzölçümü 45 kilometrekare. Sular çekilince koskoca göl bir su birikintisi haline geldi. Anadolu’da yoklara karışacak göllerin başında Marmara Gölü var.

Göl kurumaya başlayınca devlet burayı, “Ulusal önemde sulak alan” ilan etti. Bu tür yerlerin kaderi belli artık, koruma alanı lafları kağıt üzerinde kalıveriyor. Marmara Gölü yok olursa, çevresinde binlerce dönüm tarla ve bahçenin de sonu gelecek. Ayrıca göl uluslararası öneme sahip kuş barınma alanı. Kış aylarında bu gölde yaklaşık 65 bin su kuşu görülebiliyor. Nesli tehlike altına girmeye yakın olan tepeli pelikanlar Marmara Gölü’nde besleniyor ve kışı da burada geçiriyor. Gölün kurutulması tepeli pelikan başta olmak üzere pek çok su kuşunun yaşamını tehdit ediyor.

Türkiye’nin İlk İklim Davası Kurutulan Marmara Gölü İçin Açıldı

Göle Su Verin

Yani gölün kurtarılması için acil eylem planı lazım. Bu planı İzmir Büyükşehir Belediyesi üstlendi. Geçtiğimiz yaz aylarında tamamen kuruyan gölü besleyen su kaynakları kesilmişti. Şu an göl sadece yağmur sularıyla besleniyor. Gölün eski haline gelmesi için acilen Gördes Barajı ve Ahmetli Deresi’nden göle su verilmeli.

Gölün ana kaynağı Gördes Çayı’nın suyu, Gördes Barajı’nda tutuluyor. Ahmetli Deresi’nden besleme kanalı ile iletilmesi gereken su, göle verilmiyor. Kumçayı ve Gördes birleşip göle akmaları gerekirken, yol üzerindeki kum ocakları, malzeme işlemek için çay sularını göletlerine alıyor.

Dünya Su Günü’nde Manisa’nın Salihli ilçesindeki Tekelioğlu Köyü’nde gerçekleştirilen etkinlikte; “Göl, tarım sahası değildir”, “Gölümüzü istiyoruz” pankartları açıldı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer etkinlikte göl ile ilgili şu tabloyu çiziyor; “Gölümüz, Manisa’nın göz bebeğiydi. Yazık ki büyük bir planlama hatası nedeniyle susuz kaldı ve kurudu. Fakat biliyoruz ki Marmara Gölü’nün kuruması bir kader değil. Asla böyle bir doğa yıkımına izin veremeyiz.”

Tunç Soyer bir gölün kurumasının aşama aşama nelere yol açacağını herkesin anlayacağı şekilde şöyle özetliyor: “Bir göl kuruduğunda orayı önce balıklar ve kuşlar terk eder… Sonra, o gölden ekmeğini çıkaranlar ve balıkçılar gider. Ardından yeraltı suları çekilir. Tarımsal sulama zorlaşır, toprak ve iklim kuraklaşır. Nihayetinde bölgedeki tarımsal üretim durur ve çiftçiler de köylerini bırakmak zorunda kalır. Göl, çöl olur. Köy boşalır, göç olur.”

Zeytinlikler, Sit Alanları Yetmedi: ‘344 Maden Sahası İçin Daha İhale Açıldı’

Ya Tutarsa…

Anadolu’da Marmara Gölü’nün başına gelenler ilk değil. Kuruyan göl sayısı 70’i buldu. Tehlike altında olan büyük göl sayısı da 20 dolayında.

Mesela Akşehir Gölü kuruyor. Her yıl temsili Nasrettin Hoca da artık Akşehir Gölü’ne, “Ya tutarsa, göl olur” diyerek maya çalıyor. O kadar hor kullandık ve kirlettik göllerimizi, “Ya tutarsa” demekten başka seçeneğimiz yok.

Ey devletin su işleri, Marmara Gölü’ne su ver… Ya tutarsa…

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Kuzey Ege’de Pusuya Yatan Tehlike

-

zeytinlik Kuzey Ege Cengiz Erdil

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada küçük bir haber gözüme çarptı. Balıkesir’in Burhaniye ilçesi yakınlarında zeytinlik alan alışveriş merkezi yapılması için ihaleye çıkarıldı. Burhaniye Çevre Platformu 175 zeytin ağacının söküleceği yere AVM dikilmesine karşı imza kampanyası başlattı, devlete itiraz dilekçesi verdi, mahkemeye başvurdu.

CENGİZ ERDİL | Haber bu kadar harala gürele arasında yaygın medyada yer bulamadı. Artık beton hesabı yüzölçümüyle yapılıyor, 175 zeytin ağacının lafı mı olur canım!

Tarım alanlarının sağından solundan kırpıla kırpıla ne hale geldiğini, tarım ürünlerindeki dışa bağımlılığı artık çocuklar biliyor. Burhaniye Çevre Platformu da küçük sorunun ileride başımıza ne dertler açacağını görerek şu açıklamayı yapmış:

Burhaniye’nin toprağı ‘Büyük Ova’ statüsündedir. Dolayısıyla, tarım arazileri, amaç dışı veya yanlış kullanımlara açılamaz, açılmamalıdır. Sahil şeridindeki zeytinlikler, özellikle pandemiden sonra çok fazla dış göç alan bölgemizde ne yazık ki inşaat şantiyesine dönüşmüştür. Plansız imara açılan pek çok yerde, zeytin ağaçları ne yazık ki ranta kurban verilmektedir. Zeytini yok ederseniz, turizmi yok edersiniz. Zeytin bu bölgenin doğasıdır, yeşilidir. Kimse beton seyretmek için buralara gelmez…”

Zeytinlikler Yetmedi: SİT Alanları Enerji Santrallerinin Kullanımına Açıldı

Akçay Sazlığı

Burhaniye’nin komşusu Edremit’te de benzer ama daha büyük bir tehlike var, burada bir sulak alan yapılaşma tehdidi altında.

Burhaniye’ye çok yakın göçmen kuşların binlerce yıllık üreme ve konaklama alanı Akçay Sazlığı da imara açıldı. 165 kuş türünün barındığı sulak alan nesli tükenmekte olan yılan balıklarının hayat alanı.

Burada da çevreciler yeni Çevre Düzeni Planı’nın iptali için dava açtı.

Burhaniye’den yola çıkarak Kuzey Ege’de pusuya yatan tehlikeye dikkat çekelim.

Çanakkale Boğaz Köprüsü

Burada yazmıştık… Çanakkale Boğaz Köprüsü’nün yapımıyla birlikte AKP iktidarı bu bölgenin imar planlarında değişiklikler yaptı. Bölgede yeni marina, liman ve konaklama tesislerinin yapımına izin verilirken, bölgenin artan bir nüfus baskısıyla karşılaşacağı ortada.

Uzmanlara göre, ‘Ben yaptım, oldu’ denirse; bölge kısa sürede İstanbul’a dönecek. Çanakkale’den İzmir’e kadar yüzlerce AVM, beton siteler görülürse şaşırmayalım.

Dağlarında maden aramalarının, sahilinde betonun boğacağı bir Kuzey Ege sorunu var karşımızda. İnsan ve doğa odaklı bir kalkınma modelinin benimsenmesi, çok mu zor? Bu soruyu gündemde tutmalıyız. Dünya yıldızı bir bölge kayıp gidecek.

Dünya için Amazon ormanları neyse, ülkemiz için Kazdağları odur.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Simon Kuper’in Kitabının Adı Gibi: ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir!’

-

futbol deniz kılıç

Türkiye’de söz konusu siyaset ve futbolsa hemen hemen herkesin bir düşüncesi vardır. Futbol kimine göre bir tutku kimine göre sadece bir spor. Çok iyi biliyoruz ki ülkemiz için futbol, Simon Kuper’in kitabının adı gibi “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir! 

DENİZ KILIÇ | Maç analizlerini yapan yazılı, görsel ve internet medyasında çok fazla yorumcu var. Onların alanlarına girmeyeceğim. Bana göre bir maç oynanır ve biter. Maçları analiz etmesi gerekenler “yorumcular” değil, futbolcular ve teknik direktörler olmalıdır. Futbolun hikayesi ve seyir zevki beni ilgilendiriyor.

Türkiye’de mahalli liglerden milli lige uzanan futbol hikayesi profesyonel futbol ligleriyle devam ediyor. Peki ya ilgiyle takip ettiğimiz, tuttuğumuz takımların mücadele ettiği süper ligin tarihçesini merak edenlerin vardır elbette. Bu yazı da onlar için kaleme alınmıştır aslında.

En Üst Ligin İlk Şampiyonu Fenerbahçe

Türkiye Futbol Federasyonu verilerine göre Türkiye 1. Futbol Liginin yani şimdiki adıyla TFF Süper Ligin başlangıç sezonu 1959 olarak kabul edilir. Kırmızı ve beyaz olmak üzere iki grupta 8’er takımın oynadığı maçlar sonucunda her iki grubun lideri şampiyonluk için mücadele etti. Beyaz grubun lideri Fenerbahçe ilk maçta kırmızı grubun lideri Galatasaray’a 1-0 mağlup oldu. Rövanş maçında Fenerbahçe rakibi Galatasaray’ı 4-0 mağlup ederek Türkiye 1. Liginin ilk şampiyonu olarak tarihe geçti. 1959 -1969 Futbol sezonundaki grup statüsü bir kez uygulandı ve sonrasında kaldırıldı.

2 Puanlı Sistemden 3 Puanlı Sisteme

Türkiye futbol liginde 1986-87 sezonuna kadar galibiyet 2 puan iken bu sezondan sonra galibiyet puanı 3 oldu.

1. Ligden Süper Lige

2002-2003 futbol sezonuna kadar Türkiye 1. Ligi olarak oynan ligin ismi bu sezondan sonra Süper Lig olarak değiştirildi.

64 Sezonda Toplam 73 Takım Süper Ligde Mücadele Etti

Türkiye Futbol Federasyonu verilerine göre ilk sezonu 1959 yılında başlatılan süper ligde bugüne kadar 64 sezonda 73 farklı takım mücadele etti.

64 Sezonda 64 Kez Ligde Oynayan 3 Takım Var

Süper ligde 64 sezon boyunca süper ligde olmaya başaran takımlar: Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray.

Üç Büyükleri Ankaragücü Takip Ediyor

Süper ligde 52 sezon oynama başarısı gösteren Ankaragücü takımı Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın ardından süper ligde en çok mücadele eden dördüncü takım unvanına sahip.

5 Takım 1 Sezon Mücadele Etti

Süper Lig tarihinde sadece 1 sezon mücadele eden takımlar: Kahramanmaraşspor, MKE Kırıkkalespor, Siirtspor, Bucaspor, Petrol Ofisi

Şampiyonluk Sayılarının Toplamı İle Toplam Oynanan Sezon Sayısı Eşit Değil!

Şampiyonluk sayılarında uzun süredir tartışma yaşanıyor. Çünkü süper ligde toplam oynanan sezon sayısı 63 olmasına rağmen toplam süper lig şampiyonluk sayısı 65’tir. Nedeni ise Beşiktaş’ın 2002 yılında TFF Tahkim Kurulu tarafından 1959 yılı öncesindeki iki şampiyonluğunun verilmesidir. Yani 1956-57 ve 1957-58 sezonlarındaki Beşiktaş’ın şampiyonluklarının tanınması ve şampiyonluk sayılarına eklenmesi neticesinde süper ligdeki toplam şampiyonluk sayısı ile oynanan sezon sayısı farklılık göstermektedir. Nitekim TFF kayıtlarında şampiyonlukların yayınlandığı internet sayfasında şu ibareye yer verilmektedir; “Türkiye 1.Liginin başladığı tarih TFF tarafından 1959 yılı olarak kabul edilmesine karşın,TFF Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı tahtında BEŞİKTAŞ Kulübünün 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarında Türkiye Ligi şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların TFF Yıldız Kriterine dahil edileceğine karar verilmesi sebebi ile toplam şampiyonluk sayısı, toplam lig sezonu sayısından 2 fazladır”

Fenerbahçe’nin 28 Şampiyonluğu

Fenerbahçe kulübünün 28 şampiyonlukla ilgili açıklaması şu şekilde; “TFF’nin 1923 yılında kuruluşunun hemen ardından, ilk olarak 1924 yılında düzenlemeye başlanan ulusal futbol organizasyonlarında, Fenerbahçemizin bugüne kadar kazandığı 28 TÜRKİYE ŞAMPİYONLUĞU gösterilmektedir”.

Fenerbahçe Spor Kulubü’nün bahsettiği ve Türkiye Futbol Federasyonu’nun resmi web sitesi olan tff.org’taki yayın şu şekilde:

Fenerbahçe kulübünün açıklamasının devamı şu şekildedir;

“…Fenerbahçe’nin 9 şampiyonluğu bulunan Milli Küme ve Türkiye Futbol Birinciliği de, ülkenin ulusal futbol federasyonu tarafından tertiplenmiş, kupaları ulusal federasyonumuz tarafından verilmiştir. Bu şampiyonların Türkiye Şampiyonluğu olduğu bizzat TFF sitesinde açıkça yer almaktadır. Fenerbahçe’nin 1959 öncesi dönemde, bizzat ülke futbol federasyonu nezdinde kazandığı 9 ülke şampiypnluğunun kupaları müzede, hatıraları, o dönemki ‘Türkiye Şampiyonu’ manşetli gazete küpürleri ise arşivlerdedir…”

Fenerbahçe Kulübünün gazete kupürlerini referans olarak gösterdiği, 1959 yılına kadar yaşanmış 9 şampiyonluğun gazete yansımaları:

1- 1932-33 TÜRKİYE FUTBOL BİRİNCİLİĞİ ŞAMPİYONLUĞU

2- 1934-35 TÜRKİYE FUTBOL BİRİNCİLİĞİ ŞAMPİYONLUĞU

3- 1936-37 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

4- 1939-40 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

5- 1942-43 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

6- 1943-44 TÜRKİYE BİRİNCİLİĞİ ŞAMPİYONLUĞU

7- 1944-45 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

8- 1945-46 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

9- 1949-50 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Siz Savaşın, Karadeniz Ölüyor!

-

Cengiz Erdil karadeniz

Karadeniz ölüyor. Geçenlerde TRT Belgesel kanalında izledim. Sinop İnceburun sahillerine vuran çöpleri toplayan köylülerle röportajlar vardı. Hatta yaşlı bir kadın toplanan pet şişe ve naylon atıklardan sepetler örüyordu. Sunucunun, “Bu kadar çöp nereden geliyor?” sorusuna hiç tereddütsüz şu yanıtı veriyordu: “Karşıdan geliyor, Rusya’dan…”

CENGİZ ERDİL | Bizim çöplerimiz de mutlaka Rusya ve Ukrayna kıyılarına vuruyordur. İç deniz olan Karadeniz, yapısı gereği başı dertte olan bir dünya parçası. Avrupa’dan Tuna, Don ve Dinyeper nehirleri, Anadolu’dan Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Çoruh… Bu denize neler taşıyor neler…

Karadeniz’de kıyısı olan ülkelerin oluşturduğu “Karadeniz Stratejik Eylem Planı” anlaşması yıllar önce yapıldı. Ülkelerin bilim insanları hazırladıkları raporları hükümetlere sundular. Bu raporlar son iklim zirvesinde de ele alındı. Medya Karadeniz’den çok kuzeyindeki gerilimle ilgiliydi, haber değeri bile görmedi.

Rusya sınırlardan dolayı eski Sovyetleri suçlarken, Karadeniz ile uzaktan yakından ilgisi olmayan ABD ve İngiltere malum; burayı daha da karartıp Rusya’nın kuşatılmasında bir araç haline getirmenin hesabı içinde. Bunda ABD’nin günahı pek çok.

Halklar birbirine düşman edilirken, Karadeniz yok oluşun eşiğine gelmiş umurlarında değil…

ÖZEL HABER | Zeytinlikler Yetmedi: SİT Alanları Enerji Santrallerinin Kullanımına Açıldı

Bir Acayip Deniz

Karadeniz artık ‘Ağır Hasta’ olarak nitelendiriliyor. Eylem planı çerçevesinde bilim insanlarının hazırladığı “Karadeniz Nasıl Kurtulur?” başlıklı raporda çarpıcı bilgiler var.

Karadeniz’in tabanı hidrojen sülfürden oluşuyor. Bu tabaka giderek kalınlaşıyor. 200 metreden sonra zaten oksijen yok. Karadeniz’in ekolojik dengesi bozulmuş durumda. Karadeniz’in hacminin yüzde 87’sinde deniz yaşamı tamamen yok oldu. Koskoca iç deniz ev, tarım ve sanayi atıklarının çöplüğü artık.

Raporda şöyle deniyor, “Özellikle petrol ve kimyevi atıkların her geçen yıl artması, bilinçsiz balıkçılık, kıyıların ve iç bölgelerin doğal dengesinin korunmaması Karadeniz’i çöküşe doğru götürüyor.”

Kanal İstanbul Saçmalığı

Kanal İstanbul Karadeniz’deki çevre sorunlarını daha da artıracak. Bu konuda yine bilim insanlarının sayfalar dolusu raporları var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin konuyla ilgili düzenlediği çalıştay bir coğrafyanın alt üst oluşunun nelere yol açacağını ortaya koydu. Bu ucube projeyle iki deniz, su kaynakları ve toprak insan eliyle acayip bir evrime uğrayacak. Elbette siyasi bir hedefi de vardı: Montrö Boğazlar Sözleşmesi…

Kuzeyimizdeki savaşla gerçek ortaya çıkıverdi. Montrö’nün çağın gerisinde kaldığını söyleyenler, nasıl da çark etti. Çünkü bu uluslararası sözleşme Karadeniz’in savaş cehennemine dönmesini önlüyor.

Rant uğruna Cumhuriyet tarihinin en önemli belgelerinden birinin üzerinde hala kara bulutlar dolaşıyor.

Bu yazıya ömrünü denizlere adayan Amirallerimizin Montrö ile ilgili bildirisinden şu bölümle noktayayım:

“Sadece Türk boğazlarından geçişi düzenleyen bir sözleşme değil, Türkiye’ye İstanbul, Çanakkale, Marmara Denizi ve boğazlardaki tam egemenlik haklarını geri kazandıran Lozan Barış Antlaşmasını tamamlayan büyük bir diplomasi zaferidir.”

‘Akkuyu Milli Güvenlik ve İnsan Hakları Sorunudur; Kapısına Kilit Vurulmalıdır’

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Mutabakat Sağlandı: İşte Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Maddeleri

-

güçlendirilmiş parlamenter sistem maddeleri

Türkiye siyaseti 28 Şubat 2022 Pazartesi günü tarihi bir gün yaşadı. Altı siyasi partinin genel başkanı, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem maddeleri için hazırlanan mutabakat metnini imzaladı.

DENİZ KILIÇ | Yakın zamanda sık sık bir araya gelen altı partinin kurmayları ve genel başkanlarının artık toplum huzuruna çıkıp, bir şeyler söylemesi gerekiyordu. 28 Şubat Pazartesi günü Bilkent’te bu gerçekleşti. Altı lider çıktı ve okunan mutabakat metnine imza atarak, Türkiye’nin geleceğini birlikte inşa edeceklerinin sözünü verdi.

Bu mutabakat metni muhalefetle millet arasındaki bir Türkiye Sözleşmesi niteliği taşıyor. Bu sözleşmenin ana unsurları siyasi ve ekonomik sorunların çözümüne ilişkindir. Bundan sonra CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi genel başkanları başta olmak üzere parti kadrolarına büyük sorumluluk düşüyor.

6 Partinin ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakatı’ Açıklandı

Muhalefetin Vaatleri: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Maddeleri

Bilkent Hotel’inde yapılan tarihi toplantıda ön plana çıkan notlarım arasında şunlar var;

  • Kimin Cumhurbaşkanı adayı olacağından daha çok ilkelerin ön plana çıkarılması,
  • Sorunların ana başlıklar altında toplanıp çözümüne dair yazılı çözüm maddelerinin imza altına alınması,
  • Siyasi uzlaşı kültüründen uzaklaştığımız bu dönemde Türkiye’nin geleceği için bir araya gelinerek birlik ve beraberlik mesajının verilmesi,
  • “Güçlendirilmiş Parlementer Sistem” vurgusuyla millet iradesinin güçlü kılınacağının vaat edilmesi,
  • Altı siyasi partinin oy oranlarına göre değil, eşitlik ilkesine dayanarak masada oturması, (Genel Başkanlar toplantı salonuna giriş yaparken bile yan yana yürüdü, yan yana oturdu, imzalar ve konuşmalar partilerin isimlerinin baş harfine göre sıralandı)
  • Genel Başkanların birbirine olan nezaketi,
  • Güçlendirilmiş Parlementer Sistem mutabakat metnini eşit sürelerde genel başkan yardımcıları tarafından okunması,
  • Mutabakat metninin genel başkanlar adına partilerin görevlendirilmiş genel başkan yardımcıları tarafından okunması,
  • Davetlilerin sınırlı sayıda olmasına rağmen geniş yelpazede olması, toplumun hemen hemen her alanından temsilcilerin bulunması…

Tüm bunlar tarihi toplantıda ön plana çıkan notlarım arasındaydı.

Tarihi toplantıda Cumhurbaşkanlığı görev süresi, tarafsızlığı ve hesap verilebilirlikle ilgili maddeler okunurken salondakilerden büyük alkış aldı.  “Kadına yönelik şiddetle etkin şekilde mücadele edilecek, şiddetin önlenmesi adına uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuat hükümleri etkili şekilde uygulanacak” metni okunurken başta kadınlar olmak üzere salondakilerden kuvvetli bir alkışla beraber “İstanbul Sözleşmesi” sesleri yükseldi. Ancak mutabakat metnini okuyanlar arasında bir kadın genel başkan yardımcısının bulunmaması da dikkatlerden kaçmadı.

Cumhurbaşkanı görev süresinin 7 yıl olması, Cumhurbaşkanı’nın sadece bir kez seçilecek olması, görev süresince herhangi bir partiye mensup olmamasıyla birlikte görev süresi bittikten sonra da siyasete dönemeyecek olmasının yer aldığı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem maddeleri, Türkiye’nin genel sorunlarına ilişkin önemli tespit ve çözümler içeriyor.

Daha önce AK Parti’nin de vaatleri arasında bulunan ve 1980 Anayasasının ürünü olan YÖK’ün kaldırılması vaadi de üniversitelerin daha özerk bir yapıda olması açısından önem teşkil edecektir.

Hâlihazırda yüzde 10 olan seçim barajının yüzde 3’e indirilmesi ve siyasi partilerin hazineden yardım alabilmesi için genel seçimde alması gereken ülke genelindeki oy oranının yüzde 1’e indirilmesi siyaset mekanizmasının güçlendirilmesi açısından önemliydi. Bu iki madde demokratik siyaset zemininin temeli niteliğindedir. Bugünkü baraj sistemi ve meclis dışında kalan siyasi partilerin hazine yardımı alamaması, çoğulcu demokrasinin önündeki engellerin başında gelmektedir. Hazine yardımı ve baraj sistemi çok partili siyasetin güçlenmesinin önünü açacaktır.

İlkokul birinci sınıftan itibaren, derslere ‘temel insan hakları’ ve ‘kadın-erkek eşitliği’ dersleri eklenecek olması bugün geldiğimiz noktada kadına olan şiddetin azalmasında ve kadın – erkek ilişkilerinin geliştirilmesinde önemli olacaktır. Nitekim erken yaşta çocukların bu eğitimi alması ve cinsiyet eşitliğini öğrenmesi gelecek açısından umut verici.

Üniversitelerde rektörün Cumhurbaşkanı tarafından atamasının önüne geçilecek olan maddede yeni rektör seçiminde öğretim görevlilerinin oylarıyla seçilecek olması da üniversiteler açısından atılan radikal adımlardan biri olacaktır.

Bu maddelerle birlikte yer alan diğer maddeler şunlar;

  • Cumhurbaşkanı ve Başbakan tek başına OHAL ilan edemeyecek
  • Hakimler, Adalet Bakanlığı’na bağlı olmayacak.
  • Devleti tazminata mahkum ettiren hakim ve savcılar tazminatları kendileri ödeyecek.
  • Hakimler ve Savcılar Kurulu, Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye bölünecek.
  • TRT ve Anadolu Ajansı, bağımsızlık ve tarafsızlık esaslarına göre yeniden yapılandırılacak.
  • Mülakat kaldırılıp yazılı sınav sonuçları esas alınacak.
  • Merkez Bankası bağımsız olacak.
  • İfade özgürlüğü; Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları gereğince şiddete teşvik, nefret söylemi ya da kişilik haklarına saldırı durumları dışında sınırlandırılmayacak.

Deniz Kılıç yazdı: ‘Gençliğin Umudu Kılıçdaroğlu Mu?’

İmzalar Birliğe ve Beraberliğe Atıldı

Güçlendirilmiş Parlementer Sistem maddeleri incelendiğinde, ülke yönetiminde geleceğe dair atılacak çok ciddi adımlar olduğunu görüyoruz. En belirgin olarak gördüğümüz de “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin” devam etmeyeceği yönünde. Peki ya bu maddeler nasıl devreye girecek? Onu da genel seçim gösterecek. Asıl soru da Millet İttifakı’nın (Bugün bilinen ismiyle. İlerleyen süreçte yapılacak toplantılarda isim nihaileşecek.) imzaladığı Güçlendirilmiş Parlementer Sistem mutabakat metninin halk tarafından nasıl karşılanacağıdır. Sonuçta tüm bu maddeler muhalefetin vaadi. Bu vaatlerin gerçekleşmesi için muhalefet partilerinin iktidara gelerek ülke yönetiminde söz sahibi olması gerekir. Bu da ancak genel seçimde milletvekilliği çoğunluğuyla birlikte Millet İttifakı’nın aday göstereceği Cumhurbaşkanı adayının seçimi kazanmasıyla mümkün.

Tüm bu maddeler her ne kadar Türkiye’nin geleceği için önemli olsa da seçim sürecinde vatandaşın tercihinde her zaman lider etkili olmuştur. Vatandaşın ikna olamadığı, içine sinmediği, geniş bir yelpazeden oy alamayacağı Cumhurbaşkanı adayının arkasından gelecek olan bu mutabakat metni seçmen davranışı açısından tam olarak belirleyici olamayabilir. Ancak, toplumun her kesimine hitap edebilecek bir Cumhurbaşkanı adayı ile birlikte mutabakat metni de önem kazanacaktır. Bu konu Güçlendirilmiş Parlementer Sistem mutabakat metninin devamı niteliğindedir ve önemlidir.

Cumhuriyet Halk Partisi 100 yıl önce Cumhuriyeti kuran parti olma özelliğini taşımakla birlikte Cumhuriyetin 100. Yılına yaklaştığımız bu günlerde, Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmayı hedeflemiştir.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu bu konuda büyük özveri gösteriyor. Yıllarca çeşitli nedenlerle ayrışma içinde olan siyasi partileri yan yana getirerek, bunu net bir şekilde de ifade ediyor.

Toplumda en çok ihtiyaç duyulanın birlik ve beraberlik olduğu Türkiye ortamında, 28 Şubat günü atılan imzalar aslında bu mutabakatın maddelerinden daha çok birliğe ve beraberliğe atılmış imzalardır.

Okumak için tıklayın

Öne Çıkan Haberler