Connect with us

Röportaj

Mehmet Dilbaz: İstanbul’un Kültürel Kimliğini Kaybettik

mehmet dilbaz

K2 Haber olarak İstanbul’un tarihi ve kültürel değerlerini korunması ve toplumda bu konuda bir farkındalık oluşması için ciddi mücadeleler veren, tarih araştırmacısı Mehmet Dilbaz ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Röportajı Gerçekleştiren: K2 Haber (K2 olarak anılacaktır)

Röportaj Yapılan: Mehmet Dilbaz (M.D. olarak anılacaktır)

mehmet dilbaz

Küçük Yaşlardan itibaren Tarihi Eserlerin Kıymetini Öğretmeliyiz

K2: İstanbul’un tarihi ve kültürel değerlerini yeterince koruyamadığımıza üzülerek tanık oluyoruz. En üst kademede görev yapan devlet görevlilerinden, vatandaşlarımıza kadar genel bir ilgisizlik söz konusu. Bunun altında yatan ana sebepler, sizce nelerdir?

M.D: Bunun altında yatan ana sebep bilinçsizlik ya da ecdat algısı konusundaki hatalarımız. Maalesef kültürel değerlerimizi sahiplenme olayını, hamasetten öteye taşıyamıyoruz. Tarihi anlatan dizilerdeki kuvvetli, dünyaya nam salmış ecdadı büyük bir heyecanla seyrediyor ve mutlu oluyoruz ama iş onların emanetlerine sahip çıkma konusuna gelince hiçbir şey yapmıyoruz. İnsanlarımıza ilkokuldan itibaren tarihi eserlere sahip çıkma bilgisi aşılanmalı. 18 milyon nüfuslu şehrimizde, 7 göbek İstanbullu sayısının 500 bin bile olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla taşradan gelmiş ve daha iyi şartları bulduğunda tekrar memleketine dönmeyi düşünen insanlar, bu şehri hiçbir zaman benimsemiyor. Onlar için İstanbulluluk, bu şehre sahip çıkmak, çok fazla bir şey ifade etmiyor. Yapılması gereken tek şey, küçük yaşlardan itibaren bu şehirde yaşayanlara İstanbulluluk fikrini aşılamak ve tarihi eserlerin kıymetini öğretmek olmalıdır.

Çeşmelerin Suyu Kesildiğinde, Yok Olma Süreci Başlıyor

K2: Özellikle tarihi çeşmelerimiz konusunda, yoğun çalışmalarınız var. Bununla ilgili geçtiğimiz günlerde, bir basın açıklaması da gerçekleştirdiniz. Çeşmeler sadece bizler için değil, tüm sokak hayvanları için de önemli. Çeşmelerin böylesine hoyratça kaderine terk edilmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

M.D: İslam medeniyeti üzerine şekillenmiş bir şehirde yaşıyoruz. İslam medeniyetinin ise temel yapı taşı sudur çünkü malumunuz günde 5 vakit abdest alınması gereken bir dinimiz var. Bundan dolayı Müslümanlar yaşadıkları şehirleri çeşmeler ile donatmışlardır. Bu çeşmelerin şehirdeki evlere su gelmesinden sonra böyle hoyratça atıl duruma düşürülmesi çok acı. Çeşmeler etraflarında bir habitat yaratıyor, bizim sokak çeşmelerinde akan suya ihtiyacımız olmayabilir ama mesela maddi durumu iyi olmayan insanların ihtiyacı var, sokak hayvanlarının ihtiyacı var, çeşme civarındaki yeşil alanların da ihtiyacı var. Bunun yanında bu çeşmelerden su akmadığı durumlarda, hızlıca tahrip olmak durumu da var. Kağıthane bölgesinde 20 sene önceye kadar suyu akan, sağlam çeşmelerin suları kesildikten sonra hızlıca yok edildiklerine şahidim. Suyu akan çeşme bir şekilde korunuyor ama suyu kesildiğinde yok olma süreci başlıyor. Ben bu yüzden tarihi çeşmelere sahip çıkalım, onları susuz bırakmayalım ve İslam uygarlığının temel yapı taşı olan su medeniyetini devam ettirelim diyorum.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Hamdi Ulukaya Girişimi Destek Programı Başvuruları Başladı

Betonsever Bir Milletiz

K2: İstanbul’da ne yazık ki yeşil alanlarda ciddi bir azalma var. En son Fatih Camii ve İstanbul Üniversitesi kampüsünde bulunan yeşil alanlar da ortadan kaldırıldı. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

M.D: Ne yazık ki beton sever bir milletiz, bu şu anki yöneticilerimiz ile alakalı bir durum da değil. Betonun hayatımıza girmesiyle birlikte, çevre düzenleme anlayışımız betona yenik düştü. Düz satıhlarda yürümeyi konfor zannediyoruz ama yeşil alanın hayatımızdaki önemini kavrayamıyoruz. Bu maalesef kısa vadede de düzelecek bir şey değil, zamanla oturacak bir olgunluk. Umarım tüm şehri betonla kaplamadan bazı şeyler oturur.

mehmet dilbaz

Robert Koleji Öğrencileri, 1940’lar

Taşradan Gelen İnsanlarımız, İstanbul’u Hiçbir Zaman Sahiplenmedi

K2: 6-7 Eylül olaylarından sonra, “Konstantiniyye öldü ve şehir artık İstanbul oldu” diye bir ifadeniz var. Çok acı zamanlar. Çok kültürlü yapının ortadan kalkması, bizim için nasıl bir kayıptır?

İstanbul’u İstanbul yapan temel renklerin öldürülmesi, çok büyük bir kayıptır. Şehrin yaşam kültürü, yemek kültürü, İstanbul’a has saygı ve görgü kuralları maalesef ekalliyetin gitmesi ile yok olmaya başladı. İstanbulluluk bir kültür idi ve şehir güzel bir mozaiği barındırıyordu. Ermeniler bu şehre Fatih ile birlikte geldi, Rumların büyük bir kısmı Bizans’tan beri burada, Yahudiler 2.Beyazıd döneminden beri varlar. Biz ekalliyeti göndererek, gerçek İstanbulluları göndermiş olduk. Daha önce de dediğim gibi onların yerine taşradan gelen insanlarımız, bu şehri hiçbir zaman sahiplenmediler. Sadece bir basamak olarak gördüler. Bu geri dönüşü mümkün olmayan bir süreç ve üzülerek belirtiyorum, ne yazık ki İstanbulluluk kavramı artık yok oldu diyebiliriz.

Beyoğlu İstiklal Caddesi, 1960’lar

İstanbulluluğu Koruyabilmek Çok Kıymetli

K2: İstanbul’da yaşanan hızlı kentleşme, betonlaşma hepimizi üzüyor. İstanbul’u gerçekten hak etmediğimiz hissine hiç kapılıyor musunuz? İstanbul’u eski özlediğimiz haline geri döndürmek mümkün müdür? Sizce neler yapılmalıdır?

M.D: Maalesef, İstanbul’un eski özlediğimiz haline geri dönmesi artık mümkün değil. Yapılması gereken tek şey, hızlıca kültür varlıkları envanteri oluşturmak ve elimizde kalanların da yok olmasının önüne geçmektir. Şehirde pek çok tarihi yapı son 100 yılda yok oldu ya da yıktırıldı. Bunların tamamını yeniden inşa ettirsek ne olacak? Biz, şehrin kültürel kimliğini kaybettik. Şehirlerdeki binalar yıkılır, olabilir, yeniden inşa da ettirilir fakat önemli olan kültürel yapının korunmasıdır. Biz bunu kaybettik. İstanbulluluğu koruyabilmek, inanın tüm tarihi eserleri korumaktan daha kıymetlidir benim nazarımda.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Murat Erdör: Dijital Dönüşüm Sadece Teknolojik Değişim Değildir

Sayın Mehmet Dilbaz’a röportaj için çok teşekkür ediyoruz.

İstanbulluluk kimliğini koruyabilmek, yaşatabilmek ve İstanbul’un kültür varlıklarına sahip çıkabilmek adına yaptığı değerli katkılar için, K2 Haber olarak, içten şükranlarımızı sunuyoruz.

Haber görseli: Cezayirli Hasan Paşa Çeşmesi, Kasımpaşa / İstanbul

Röportaj kategorisindeki diğer röportajlar için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

reklâm
Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

Dr. Selim Erdoğan: Sakarya Meydan Muharebesi Baştan Sona Bir Dehanın Ürünüdür

selim erdoğan sakarya

K2 Haber olarak Sakarya Meydan Muharebesi’nin 98. yıl dönümünde Dr. Selim Erdoğan ile bir röportaj gerçekleştirdik. Savaşı yerinde inceleyen ve bugüne kadar 3.000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirleyen Erdoğan’a röportaj için teşekkür ederken; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve şükran ile anıyoruz. 

Keyifli okumalar dileriz.

  • Sakarya Meydan Muharebesi’ne Giden Süreci Biraz Anlatır Mısınız?

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; Sakarya Meydan Muharebesi Milli Mücadele içerisinde münferit bir harp değildir. Sebep sonuç ilişkileri açısından Ege’de giderek büyüyen Kuvayı Milliye direnişine kadar sıkı sıkıya bağlıdır. Kuvayı Milliye direnişi bile Yunan işgal ordusunu yeterince hırpalarken bunun üstüne bir de Ankara’da düzenli ordu yapılanmasına geçiş Atina’yı fazlasıyla tedirgin eder. Bunun üzerine, 1919 Aralık’ta General Papoulas’ın Küçük Asya Ordusu Başkomutanı olarak göreve başlamasının ardından ilk icraatı 1920 Ocak ayında bir keşif taarruzuyla bu düzenli ordunun gücünü test etmek olur. Bu taarruz bizim “1. İnönü Muharebesi” dediğimiz süreçtir ve sonuçları Papoulas’ı ürkütür. Atina’ya gönderdiği rapor o sırada Londra Görüşmeleri için İngiltere’de bulunan Başbakan Galekeropoulos’a iletilir. Birleşik Krallık’ın Anadolu’daki yatırımlarının bekçisi rolündeki Yunan Ordusu’na aslında “derhal taarruz ederek bu sorunu büyümeden bitir” talimatı bizzat Lloyd George tarafından verilir. Bu sürecin ayrıntılarını “Ionian Vision” adlı kitabında Atina’da 13 sene görev yapmış olan İngiliz diplomat Michael Llewellyn Smith anlatmaktadır.

Bu sefer daha kapsamlı bir taarruz gerçekleştiren Papoulas’ın ordusu İnönü önünde üç ayda ikinci yenilgisini alır. Artık Batı Anadolu’daki Yunan varlığının önünde çok önemli ve giderek büyüyen bir tehdit olduğu açıktır. Dört aylık bir hazırlık sürecinin ardından bizim “üçüncü Yunan ileri harekatı” dediğimiz askeri harekat 10 Temmuz 1921’de başlar. Bu harekatta amaç yeni toprak işgal etmek değil, Türk Ordusu’nu ve arkasındaki siyasi dayanağı, yani Büyük Millet Meclisi’ni imha etmektir. Kısmen başarılı da olurlar. 13 günlük muharebelerin sonunda Kütahya Eskişehir Muharebeleri Türk Ordusu açısından bozgunla sonuçlanır. 30.000 asker silahıyla firar eder, zayiat çok ağırdır. Açıkçası Türk Ordusu hem silah hem asker bakımından muharip gücünün yarısını bu muharebelerde yitirir. Az önce Yunanlar için “kısmen başarılı olurlar” dememin nedeni, Türk Ordusu bu kadar ağır bir darbe almasına rağmen hala hayattadır, yani Yunanlar harekat başındaki hedeflerine ulaşamamışlardır.

İşte böyle bir durumda yapmaları gereken, bizim 1 sene sonra Dumlupınar’da Yunan Ordusu’nu yendikten sonra onları İzmir’e kadar kovalayarak yaptığımız olmalıdır; yani “takip harekatı”. Onlar da bunu yapar ama 1 ay gecikmeyle. Özellikle Ankara önüne kadar gidip ikmal noktalarından uzaklaşacak orduyu böyle bir maceraya sokmaya Papoulas tek başına cesaret edemez. Başbakan, Savaş Bakanı hatta Kral bile Kütahya’ya gelir, bir Savaş Meclisi toplarlar. Burada alınan siyasi karar uyarınca ordunun Ankara’ya yürümesine ve Türk Ordusu’nu, Ankara’daki dayanağını ve tüm lojistik noktaları ortadan kaldırmaya karar verirler. Tabii onlar bunu yapana kadar 1 ay içinde Türk Ordusu Polatlı – Haymana arasında Sakarya Nehri boyuna yerleşir, Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olarak ordunun başına geçer, seferberlik ilan edilerek ordu yeniden savaşacak hale getirilir. Kütahya Eskişehir Muharebeleri sona erdikten tam 1 ay sonra da Sakarya Meydan Muharebesi başlar. Özetleyecek olursak, Sakarya aslında Kütahya Eskişehir Muharebeleri’nin takip harekatının ürünüdür.

Bu Ordunun Yenilmesi Demek Anadolu’daki Türk Varlığının Sona Ermesi Demek

  • Bu savaşı “Yoksulluğun Zaferi” olarak tanımlıyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açabilir misiniz?

1 ay içinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanmasıyla mevcudu ve harp donanımı ancak düşmanının yarısı seviyesine getirilebilmiş bir ordumuz var. Bazı harp araçları açısından yarısından da az donanıma sahibiz; mesela uçak, mesela makinalı tüfek.

Ama bu ordunun yenilmesi demek Anadolu’daki Türk varlığının sona ermesi demek. Millet bunun bilincinde. Bırakın elindekinin %40’ını, neyi var neyi yoksa cepheye akıtıyor. Mesela bilir misiniz, muharebelerin en kanlı safhasının geçtiği Haymana’da Yaprakbayır, Evliyafakı ve birçok köyün elindeki tüm etlik hayvanı ve buğdayı asker aç kalmasın diye orduya verdiğini ve kendi açlığını gidermek için hayvan pisliklerinin içinden çiğnenmemiş arpayı, buğdayı ayıklayıp, temizleyip yediğini? Ya da muharebelerin sonuna doğru top mermisi tükenen tümenlerin diğer tümenleri tek tek gezip birer ikişer atımlık mermi topladığını?

İşte bu yüzden Sakarya yoksulluğun zaferidir. Bu yokluktan bir an evvel kurtulmak için bir milletin yoksulluğunu silah olarak kullandığı gerçek bir destandır.

selim erdoğan sakarya

  • Muharebe yeri olarak bu bölgenin seçilmesinin stratejik sebepleri nelerdir? Coğrafi olarak bilgi üstünlüğümüzü tam anlamıyla yansıtabildik mi?

İlk sorunuzda Yunan Ordusu’nun ileri harekatının amacının Türk Ordusu’nu topyekün imha etmek olduğunu söylemiştim. İşte bu yüzden biz nerede mevzilenirsek oraya gelmek zorundalardı. Mevzilerimizin yanından gelip geçmek gibi bir stratejileri olamazdı. Neredeysek oraya gelmek ve savaşıp ordumuzu yok etmek zorundalardı. Bu nedenle, muharebelerin geçeceği coğrafyayı biz seçtik. Ama bu hat uzun, neredeyse 200 km’yi bulan bir hat. Bu hattın hangi kesiminden, nasıl bir stratejiyle taarruz edeceklerini biz belirlemedik. Bu da onların inisiyatifinde olan kısmıydı.

Neden bu coğrafya seçildi sorusuna gelince; muharebeler için Mustafa Kemal Paşa Başkomutan olur olmaz ilk iş güvendiği iki kurmay subayı göndererek, Sakarya’dan Kızılırmak’a kadar çok geniş bir sahada olası direnekleri tespit ettirir. Bu ekip 4 savunma alanı belirler. Bunlardan ilki muharebelerin geçtiği, Sakarya boyundaki hattır. Eğer bu hat aşılacak olursa geride 3 savunma alanı daha vardır. Mesela sonuncusu Elmadağ’a yaslanan, Kızılırmak boyundaki hattır.

Sakarya boyunda ilk hattımızın oluşturulma sebebi bu hattın hemen kuzeyde sarp, taarruz eden için intikali zorlaştıran bir arazi yapısına sahip olması. Güney ise Yunanların “Tuz Çölü” dediği, bildiğimiz Tuz Gölü’nün kıraç, kuru, tuzlu düzlükleri. Bu kesim de özellikle süvari tacizine çok müsait. Zaten muharebeler başlayınca bu tuz çölü ve oradan gelecek süvariler bütün Yunan taarruz stratejisini allak bullak eder.

Bir ikinci sebep, Yunan Ordusu Eskişehir üzerinden Ankara’ya yaklaşık 250 km kuru bozkırda, Ağustos sıcağında yürüyerek gelecektir. Geldiği anda karşısında önce ancak 2-3 noktada geçit veren bir nehir, onu geçince de araziye hakim, kuzey-güney uzanımlı tepeler bulacaktır. Jeomorfolojik olarak olası bir Yunan taarruzu için en elverişsiz koşulları yaratan arazi kesimi burasıdır.

Bu Savaş İle Bir Grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın Başlattığı Hareketi Bütün Millet Sahiplenmiştir

  • Bu muharebenin Türk tarihi açısından önemi nedir? Tarihsel olaylar olasılıklar üzerinden değerlendirilmez ama biz yine de sormak istiyoruz. Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaybetseydik, nasıl bir tablo ile karşılaşırdık?

Aynen dediğiniz gibi, tarihi olaylar olasılıklarla değerlendirilmez. Ama Sakarya Meydan Muharebesi’nin kaybedilmesi demek, Türk Ordusu’nun ya tamamen yok edilmesi, ya da bir daha savaşamayacak hale gelinceye kadar kırılıp doğuya, mesela Sivas dolaylarına sürülmesi demek. Hatta Milli Mücadele’yi yapan kurmay kadrosunun, mesela Mustafa Kemal Paşa’nın ortadan kaldırılması demek.

Böyle bir durumda, mesela düşünün, ordu mevcudu ancak birkaç bine düşmüş ve tüm top gibi, makinalı tüfek gibi harp unsurlarını yitirmiş; kuzeyde Pontus çeteleri, güneyde Fransızların silahlandırdığı Ermeni lejyonları var. Tüm Anadolu’daki Türk varlığı daha kaç sene daha sürerdi? Bu soruyu cevaplarken Balkanlar’daki askeri gücümüzü yitirdikten sonra oradaki etnik yapının kaç yılda değiştiğini, Batı Trakya’dan nasıl silindiğimizi, nasıl bir etnik temizlik yapıldığını da düşünün.

Kısacası, hani Sakarya Marşı’nda Ahmet Celalettin Bey “Sakarya’da kurtuldu şan otağım” diye yazmıştır ya, aslında bu mısrayı ben “Sakarya’da kurtuldu son ocağım” şeklinde algılıyorum. Durum aynen böyledir; Türk’ün son ocağı Sakarya boyunda, Haymana ovasında kurtulmuştur.

Diğer bir önemi, Sakarya arefesinde Tekalif-i Milliye kararlarının uygulanışı ve halkın bu seferberlik çağrısına verdiği yanıt göstermiştir ki, başlangıçta bir grup Milliyetçi Osmanlı Subayı’nın başlattığı hareketi bütün millet sahiplenmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi ile birlikte Türk Milleti’ni temsil eden tek yapının Ankara’daki BMM olduğu tescillenmiş, meşruiyeti sorgulanamaz hale gelmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi aynı zamanda ihtilaf devletleri blokundaki çatlakları derinleştirmiş, işgal gücünü parçalara ayırmıştır. Elbette Çukurova – Antep – Urfa direnişleri ve Suriye’deki isyanlar da Fransızların Anadolu’dan çekilme kararında çok etkilidir ama Sakarya bu süreci hızlandırmış, karşımızdaki düşman sayısını azaltmak, mücadele gücünü odaklamak adına çok büyük fayda sağlamıştır.

selim erdoğan sakarya

  • Her savaşın  kırılma anları vardır. Sakarya Meydan Muhaberesi’nde bizi zafere götüren kırılma anları sizce nedir?

Aslında çok fazla eşik var ama bence üç olay biraz daha öne çıkar;

İlki hemen muharebelerin 3. Gününde, 25 Ağustos günü yaşanan bir olay. Mangal Dağı gibi önemli bir direnek daha ilk gün elden çıkmış. Yunanlar bir kolorduyla güneyden kuşatma harekatı yapmaya, bir kolorduyla da yine güney kesimde Demirözü Vadisi’nden cepheyi yarmaya çalışıyor. Muharebelerde en kritik anlardan biri, Türbetepe de düşüyor, Demirözü Vadisi savunmasız şekilde Haymana’ya kadar düşman hareketine açık hale geliyor. Geride, ta Yamak’ta ihtiyatta bekletilen 3.Kafkas Tümeni’nin komutanı Miralay Halit (Dadaylı Halit, Halit Akmansü) Bey durumun ciddiyetinin farkında ve karşı taarruz için izin istiyor. Ancak Grup komutanlığından bir türlü yanıt alamayınca inisiyatif kullanarak, tıpkı 6 sene önce Başkomutanı’nın Çanakkale’de yaptığı gibi kendiliğinden harekete geçerek, Demirözü Vadisi’ne giren, ilerleyen Yunan tümenine taarruz ediyor. 3. Kafkas Tümeni’nin bu hamlesini gören sağındaki 9. Ve 15. Tümenler de onunla hareket ediyor ve süngüyle düşmanı Taburoğlu yaylasına kadar sürüp geri atıyorlar. Bu karşı taarruz orduya çok değerli 1 gün kazandırıyor.

İkinci kırılma noktası 30 Ağustos günü; Çal Dağı’na üç yönden taarruz eden Yunan birlikleri bir anda dağın batı yamacında genişçe bir açıklı fark ediyorlar. O geniş arazide nasılsa 2-3 km’lik bir kesim 5. Kafkas Tümeni ile 8. Tümen arasında boş kalmış. Burayı bir anda işgal ediyorlar ve cephe yarılma durumuna geliyor. Gazi Paşa’nın emriyle Sivri’de ihtiyatta bekleyen 190. Alay koskoca Yunan 10. Tümeni’ne süngüyle taarruz edip mevzileri geri alıyor. Sonra da gün boyu iki taraftaki tümenlerin dövüşe dövüşe kendisine yaklaşmasını, irtibat kurmayı bekliyor. Akşama doğru cephedeki boşluk kapatılıyor ve ihtiyatlar mevzileri 190. Alay’dan devralıyorlar. Mevzileri boşaltan gazi alayın mevcudu o can pazarının sonunda bir bölüğe (90 kişi) düşmüştür. Bu, General Papoulas’ı çileden çıkaran bir olaydır.

Son kırılma noktası ise 2 Eylül gecesi Yunanlar Çal Dağı’nı ele geçirmesine rağmen durur ve taarruzu keser. Bunun farklı nedenleri var ama iki tanesi öne çıkar; birincisi tüm ümitlerini Çal Dağı’nı almaya, bunu başardıkları anda Türk Ordusu’nun bozulacağına inanmalarına rağmen sabah 3 km doğuda yeni siper kazıp dövüşmeye hazırlanan Türkleri görmeleri. Bütün enerjilerini, bütün askeri güçlerini ve motivasyonlarını 2 Eylül’de Çal Dağı’na o kadar bağlamışlardır ki, dağı almanın onlara hiçbir şey kazandırmadığını görmek tam bir yıkım olur. Kaldı ki bu aşamaya gelmek için bile yaklaşık 15.000 ölü vermişlerdir. Ordunun neredeyse 1/3’ü elden çıkmıştır. İkinci neden de Türk Süvarisi’nin Yunanları bozkırın ortasında aç, susuz, cephanesiz bırakmasıdır. Çal Dağı’nı aldıklarında artık taarruzu ilerletecek güçleri, kaynakları kalmamıştır. Fahrettin Altay’ın süvarileri ve Ahmet Zeki Soydemir’in Mürettep Tümen’i sürekli ikmal kollarını, menzil noktalarını vurarak Papoulas’ın ordusunun damarlarını kurutur.

selim erdoğan sakarya

 

  • Sakarya Meydan Muhaberesini yerinden inceleyen bir yer bilimci olarak, sizi en çok etkileyen yer neresiydi?
Bu İçerik İlginizi Çekebilir  Dijital Oyun Sektöründe Rekor: İhracat 1 Milyar Dolar Oldu

Beni en çok cephe hattındaki düz alanlar etkiler. İnsanlar cephe hattı deyince sadece Mangal Dağı’nı, Türbe Tepe’yi, yani yükseltileri düşünmesinler. Bu tepeleri birbirine bağlayan ve dümdüz tarlalardan geçen kesimleri de var hattın. Tepelerdeki sütrelerde savunmanın fazladan bir şansı var; tepeye kadar olan yamaç taarruz eden için ciddi bir fiziki engel teşkil ediyor. Hem piyadenin, hem topçunun ateşiyle mücadele ederken bir de bu fiziki engeli aşması lazım. Ama düzlüktekiler bu kadar şanslı değil. Düşman herhangi bir fiziki zorlukla karşılaşmadan karşıdan koşarak geliyor. İşte en zor şartlarda muharebe edenler bunlar. Bu tarz arazilerde bulduğum şehitlikler beni çok etkiler. O sahne gözümün önünde canlanır.

Sakarya Meydan Muharebesi Baştan Sona Bir Dehanın Ürünüdür

  • Eklemek istediğiniz başka şeyler var mıdır?

Siz sormadınız ama ben bir hususu açıklamak istiyorum; Sakarya Meydan Muharebesi bu “yenilmez savaş makinasının” kendiliğinden pes ettiği, tesadüfen kazanılmış bir zafer değildir. Yunan Ordusu’nu “yenilmez savaş makinası” olarak tanımlayan, İngilizler’in muharebelerden önce sonuçtan emin olmak için görevlendirdiği askeri müfettiş Albay Hoare Nairne’dir. Harrington’a yazdığı raporda Yunan Ordusu’nu böyle tanımlar.

Ama Yunan Ordusu’nun gücünü, piyadesini, süvarisini, topçusunu nasıl kullandığını ve baskın taarruz stratejisine merakını iyi etüt etmiş olan Mustafa Kemal Paşa elindeki kısıtlı kuvvetle bu taarruzu nasıl boşa çıkaracağını iyi planlamıştır. Yarı kuvvetle Yunan Ordusu’nu yenmek ancak onun amacına ulaşamamasını sağlamakla, püskürtmekle mümkün olabilir. O da bunu yapmıştır. Yunan Ordusu’nu bir yandan Haymana Ovası’nın derinliğine çekerken bir yandan da beslenimini kesmiştir. Burada süvarileri Papoulas gibi cephede değil, Osmanlı’daki gibi akıncı kolu olarak kullanmış ve 100.000 kişilik Yunan Ordusu’nu bilmediği bozkırda aç, susuz, cephanesiz bırakmıştır. Sayısal üstünlüğünü kullanarak cepheyi uzatmaya, savunma derinliğimizi azaltmaya çalışan Yunanları bu çekilerek dövüşme taktiğiyle tam tersini yapmaya, cepheyi daraltmaya mecbur etmiştir. Muharebelerin başında ve sonundaki cephe yayılımına bakarsanız aslında Mustafa Kemal Paşa’nın Yunan Ordusu’nu gün be gün nasıl bir tuzağa çektiğini görebilirsiniz. Benim için Sakarya Meydan Muharebesi baştan sona bir dehanın ürünüdür.

Dr. Selim Erdoğan’a paylaştığı değerli bilgiler için teşekkür ediyoruz.

Dr.Selim Erdoğan Kimdir?

1972 Ankara doğumludur. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği bölümünde, doktorasını ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamlamıştır. Harp alanlarının jeoarkeolojik araştırmaları ve tarihi korunan alan yönetimi üzerine Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nde görev yapmaktadır. Halen Milli Savunma Üniversitesi Alpaslan Savunma Bilimleri Enstitüsü’nde harp tarihi üzerine de yüksek lisans yapmaktadır. Sakarya Meydan Muharebesi’nin geçtiği alanın 2015 yılında Milli Park olarak tescili ile sonuçlanan süreçte ve sonrasında saha araştırmalarını yürütmektedir. Bu süreçte 120 km’den fazla siper parçası haritalamış, 3000’den fazla kayıp Sakarya şehidinin yerini belirlemiştir.

Bu İçerik İlginizi Çekebilir  UEFA Kararını Açıkladı: EURO 2024 Almanya'da Düzenleniyor

Röportaj kategorisindeki diğer içerikler için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

Okumaya devam et