Connect with us

Röportaj

Dilek Türker: Türkiye’nin En Zengin ve En Fakir Patroniçesiyim

dilek türker

K2 Haber olarak 52. sanat yılını geride bırakmaya hazırlanan, Tiyatronun duayen ismi Dilek Türker ile bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar dileriz.

Tiyatronun Uygar ve İyi İnsan Olmaya Faydası Vardır

Neden Tiyatroya İhtiyacımız Var?

Tabi tiyatro çok yönlü bir sanat. İçinde edebiyat var, şiir var, müzik var, dans var. Sanat, insanın evrimine en büyük katkıyı yapan güçtür. Şimdi bu gücü taşıyan bir sanat dalına neden ihtiyacımız olur? Hayatı anlamlandırmak için, insanlarla anlaşabilmek, insanlarla doğru iletişim kurabilmek için. Hayatın hoyratlıklarından ve kabalıklarından arınmak için ihtiyacımız var. Eğlenmek için de ihtiyacımız var. Eğlenmek kavramı öyle içi boş bir kavram değildir. Eğlenmek çok ciddi bir iştir. Nazım Hikmet de şiirlerini yazarken ne kadar çok eğleniyordu. Einstein teorilerini hazırlarken, çözümler bulmaya çalıştığı bilimsel çalışmalarda kim bilir nasıl eğleniyordu? Tiyatro yaparken ben de çok eğleniyorum. Sahnede deliler gibi insanı, duyguları, barışı, kavgayı, sevgiyi, aşkı, bunları anlatmak ve anlattığım o gerçeklerle insanlarla buluşmak, birbirini anlamak, başkasının yerine kendini koymak… Dolayısı tiyatronun uygar ve iyi insan olmaya faydası vardır. İyi insan olmak için sanat gereklidir. Tiyatro büyük bir sanat dalı, birçok sanat dalını kucaklayan, onlarla birlikte insanlarla buluşabilen bir sanattır. Tiyatroya çok ihtiyacımız var. Barış için var, dostluk için var. Uygar olmak için var. Aydınlanma için var.

Dilek Türker: Sanat İle Yaşamak Sürekli Aşık Olmak Demektir

Size Baktığımızda Hala Genç Bir Kadın Tiyatrocu Heyecanını Görüyoruz. Bunu Neye Borçlusunuz?

Bir kere çok ayıp ediyorsunuz. Ben zaten genç bir tiyatrocuyum. 52 senedir sahne üstünde olmam, yaşımın 7.basamaklara gelmiş olması, yani bir 70’lik olmam, genç olmama mani değildir. Neden? Çünkü öğrenmekten, merak etmekten, sevmekten vazgeçmiyorum. Neye borçluyum? Aşka borçluyum. Sanat ile yaşamak, sürekli aşık olmak demektir. Öyle kaba, saba aşklara da benzemez bu aşk. Hep bir söz söylemeye ihtiyacında olmanız, güzel bir sözü arayıp bulmak için çırpınmanız, hayatı güzelleştirmek için güzeli aramaktan vazgeçmemeliyiz. Ben kendimi özgür bir tiyatrocu olarak düşünüyorum. 30 senedir özel bir tiyatro sahibiyim. Türkiye’nin en zengin ve en fakir patroniçesiyim. Zenginim çünkü aşık olduğum işi yapıyorum. Fakirim çünkü çok zor şartlar altında tiyatroyu katkı sağlamaya çabalıyorum. Fakat şartlar ne olursa olsun, 30 yıldır hiçbir taviz vermeden, kendi istediğim sözü söylüyorum. Bunu tiyatro ile söylüyorum. Tiyatroya duyduğum aşkla ve seyirci ile yarattığımız aşk, o buluşmanın verdiği müthiş sevinç. İşte bu, insanı her daim genç ve kararlı tutuyor.

Latife’nin Hikayesi Çok Dramatik, Trajik Bir Hikayedir

Latife Karakterini Canlandırırken Hangi Hisleri Yaşıyorsunuz?

Ben hep güzel roller oynadım. Kendi rolümü seçme şansına sahip oldum. Bir tiyatro için bir oyuncu için 12 oyun yazıldıysa ve bu oyunlar da toplumun en önemli yazarlarının imzalarını taşıyorsa, şanslı birisisinizdir. Oynarken neler hissettiniz meselesi, insana ait olan acı, keder, sevinç, umut, mutluluk bütün bunlar hissedilir. Bunlar vardır, insana ait olan şeylerdir. Bunların sadece yorumlanması, sizin neler hissettiğiniz ile ilgili değildir. Önce aklınızla o rolü niçin oynadığınız ve o rolü oynayarak hangi sözü söylemek istediğinizi bilirseniz, ona göre yorumlarsınız ve hisleriniz de ona göre değişir. Çok kederli diye düşünülen bir sahne, bazen çok umut veren bir sahne haline dönüşebilir. Bu işte yorumculuk sanatı.

Latife’yi oynarken ne hissettiğime gelince, Latife’nin hikâyesi tabi çok dramatik, trajik bir hikâye. Atatürk’e âşık oluyor. Önce Fransa’da Fransız gazetelerinden takip ettiği, Türkiye’nin kurtuluş yolunu açan büyük kahramana aşık oluyor. Sonra tanıyıp, insan olarak da şık oluyor. Karşısında tabi Atatürk var. O Atatürk’e, Atatürk ise milletine âşıktı. Oradaki çelişki denilebilecek durumu, iyi anlayıp, kavrayıp bunu hazmedebilmek kolay değildi ve hata yaptı Latife Hanım. O hatanın bedelini de 49 yıl yapayalnız yaşayarak ve susarak ödedi. Latife’nin kendi ile hesaplaşması olarak ortaya koyduğumuz bir oyundur, Latife. Oyunun yazarı Nezihe Araz’ı da anmak istiyorum. Işıklar içerisinde uyusun. 19 yıldır oynuyorum bu oyunu, ölünceye dek de oynayacağım. Bir oyunu 19 yıl sürdürmek, gerçekten kolay bir iş değil. Fakat her sahneye çıktığımda, hep güzel şeyler hissediyorum. Kendisine verilen ile yetinmeyip, kendi beklentilerini yaratan, bunun için savaşan, güzeli arayan, güzeli aramak için bedel ödeyen, akılı, cesur, yani güzel kadınları oynadım hep, bu da beni sahnede mutlu hissettiriyor.

Aşk Kalıcıdır Çok Prestijli Bir Proje

Yeni Oyununuz “Aşk Kalıcıdır”ı Biraz Anlatır Mısınız? Sizi Bu Oyunda Cezbeden Nedir?

Tuna Kiremitçi’nin “Dualar Kalıcıdır” romanından, Hakan Altıner’in uyarladığı tiyatro oyunudur Aşk Kalıcı’dır. Benim 52 yıllık sahne hayatım içerisinde, yine aşkla coşarak oynayacağım bir oyun. Çok da güzel bir hikayesi var. İkinci dünya savaşı sırasında İstanbul’a sığınarak hayatta kalmış Viyanalı Yahudi bir kadının Rosella Galante’nin, Pelin isimli genç bir kızla hayatlarının kesişmesini anlatıyor. Viyana’da yaşayan bu iki kadını buluşturan şey ise Türkçe. Çünkü Rosella, İstanbul’daki anılarını unutmamak için Türkçe bilen birini arıyor. Orada bir dile duyulan aşk var, dille birlikte yaşanan bir aşk var.

Bu prestijli bir proje olacak. Ben 28 senedir Tiyatro Ayna olarak birbirinden değerli oyunlar sergileyen bir tiyatrocu olarak anılıyorum. Çok değerli yönetmenim Hakan Altınel ve Ödüllü Genç Oyuncu Damla Cercisoğlu ile bir araya geliyoruz. Dekoru ile kostümü ile ışığı ile her şeyi ile güzel bir yapacağımıza inanıyorum. Bu oyunu önce özel galalar ile sergilemek istiyoruz. Önce Viyana’da, Paris’te, Berlin’de İstanbul’u anlatır, ikinci dünya savaşında Türkiye’ye sığınan yabancıların, Türkiye’deki Kültür ve bilim düzeyini, bütün bunları çok insani bir hikaye ile aktaracağız.  Tuna Kiremitçi bu oyun için özel bir beste yapacak, belki birlikte söyleyeceğiz.

Sizi Renkli ve Bedeller Ödenen Bir Hayat Bekliyor

Genç Tiyatroculara Tavsiyeleriniz Nelerdir?

Dilek Türker olarak gençlere hep söylüyorum, tiyatro ile yani sanat ile uğraşacaksanız, sizi renkli ve bedeller ödenen bir hayat bekliyor. Özellikle tiyatro insanının genel kültürünün sağlam olması gerekiyor. Ciddi bir altyapı ve genel kültür oluşturulması lazım. Sosyoloji ve psikoloji bilmesi lazım. Yani sahnede nasıl adım atıyor, nasıl rolünü ezberliyor, beden dilini nasıl kullanıyor, bunlar yetmez.

Yani bir kere çalışkan olmak lazım. Vazgeçmemek lazım iki. Keşfetmek için önce kendini sonra da dünyayı keşfetmek için saf bir çocuk merakının sürekli olması lazım. Sonra da donanımlı, bilgili ve tecrübeli bir yetişkinin analizinden geçmesi gerekiyor tabi, yapılan işlerin. Tiyatroda işler yaptım oldu ile olmaz. Bazen gençler nasıl ezberliyorsunuz rolünüzü diye soruyorlar. Tiyatro bir ezber sanatı değildir. Tiyatro bir araştırma, ciddi bilimsel donanım gerektiren bir sanattır.

dilek türker tiyatro ayna

26 Ekim’de Akatlar’da ‘Latife’ İle Sezonu Açıyoruz

Bu Sezonun Başlangıcını Ne Zaman Yapıyorsunuz?

Biliyorsunuz, Tiyatro Ayna 1990 yılında kuruldu. Yani 28 sene bitiyor demek. Benim de 52.sanat yılım. Gerçekten büyük bir gurur, büyük bir emek. Sezonumuzu “Latife – Mustafa Kemalle Bin Gün” oyunumuzla, 26 Ekim’de Beşiktaş Akatlar’da açıyoruz. Tüm tiyatroseverleri oyunumuza bekliyoruz. Her daim sevgi ile barış ile aşk ile kalın.

***

Sayın Dilek Türker’e röportaj için çok teşekkür ediyoruz.

Ülkemizde tiyatronun gelişmesi adına yaptığı değerli katkılar için, K2 Haber olarak, içten şükranlarımızı sunuyoruz.

Dilek Türker Kimdir?

1964-1977 yılları arasında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda çalışmıştır. 1973 ve 1977 yıllarında iki defa, en iyi oyuncu seçilmiştir. 1978’de Almanya’ya gitmiştir ve Goethe Enstitüsü’nden mezun olmuştur. “Sevdican” isimli oyunu Türkçe ve Almanca olarak; Almanya, İsviçre, Hollanda ve Avusturya’da oynamıştır. 1990’da Türkiye’ye dönerek Tiyatro AYNA’yı kurmuştur. 1995-96 sezonunda Rekin Teksoy’un Rosa Lüksemburg adlı oyunuyla Türker, “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almıştır. “Kuvayi Miliye Kadınları” isimli oyunu Türkiye’nin birçok yerinde ve yurtdışında oynamıştır. 2005’te Pir Sultan Abdal adlı oyunda genel sanat yönetmenliğine başlamıştır. Vera Tulyakova’nın anılarından Ataol Behramoğlu’nun oyunlaştırdığı “Mutlu Ol Nazım” adlı oyunu sahnelemiştir. Oyun, “Avni Dilligil En İyi Dekor” ödülünü almıştır. 1999 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen “Devlet Sanatçısı” unvanına layık görülmüştür. 2011 yılında verilen 15. Afife Tiyatro Ödülleri’nde “Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü” kazanmıştır. 2000-2001 tiyatro sezonunda Nezihe Araz’ın yazdığı “Mustafa Kemal’le Bin Gün – Latife” oyununu yurt içinde ve dışında (ABD, Almanya, Belçika, KKTC) çıktığı turnelerle oynamıştır. 2013 – 2016 yılları arasında Aziz Nesin’in yazdığı Haldun Dormen’in yönettiği “Hadi Öldürsene Canikom” adlı güldürüyü sahnelemiştir. “Türkan Işık Yolcusu”, “Kırmızı Halı” ve “Nakşıdil Sultan” adlı oyunları ile büyük beğeni toplayan Türker, “Mutlu Ol Nazım”, “İstanbul’un Gözleri Mahmur” ve Mustafa Kemal’le Bin Gün – Latife” oyunları ile tiyatroseverlerle buluşmaya devam etmektedir.

Dilek Türker 40. sanat yılında Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından “Onur Ödülü”ne ve 21. Yüzyıl Eğitim Vakfı tarafından “En İyi Sanatçı” ödülüne, 2009 yılında “Rotary Meslek Onur Ödülü”ne, 2010 yılında “Lions Melvin Jones Ödülü”ne layık bulundu.

Röportaj kategorisindeki diğer röportajlar için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

reklâm
Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

Ayşem Özleyiş Oğuz: Veganlık ve Hayvanseverlik Ayrılmaz Bir Bütündür

ayşem özleyiş oğuz

K2 Haber olarak Vegan Aktivist / PADER Patili Canlar İstanbul Temsilcisi Ayşem Özleyiş Oğuz ile bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.

Hayvan özgürlüğü için mücadele eden bir insansınız. Çok zor ama çok da vicdani bir mücadele veriyorsunuz. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle bu şekilde değerlendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Büyük bir üzüntü yaşadığımızı ve halen etkisinde olduğumu söylemeden sözlerime başlamak istemiyorum. Beni ve onlarca Hayvan Özgürlüğü aktivisti arkadaşımı şaşkına çeviren ve derinden üzen, çok önemli bir kayıptan bahsetmeden geçmek imkânsız… Sevgili Burak Özgüner’i kaybettik…

Kendisini şahsen tanımadan önce, uzun zamandır takip ediyordum. Örnek aldığım, saygı duyduğum çok değerli bir kişiydi. Arkadaşımdı. Kendimizi zor toparlayacağız. Tüm yaşam hakkı savunucusu, özgürlükçü arkadaşlarımın üzüntüsünü paylaşıyorum.

İstanbul doğumluyum, lisans eğitimimi İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde aldım. Lisede edebiyat bölümü mezunu olduğumdan yazmayı, şiir dâhil olmak üzere okumayı severim. Kendime ait şiirlerim var, belki bir gün bir şiir kitabı çıkartabilirim. Fotoğraf çekmek, müzik dinlemek ve resim çizmek hobilerim arasında.

Tüm doğayı, doğanın parçası her canlıyı yaşama kattıkları değer açısından çok ama çok seviyorum. Hiçbirinin birbirinden eksik yanı olmadığı gibi kocaman bir döngünün parçası olarak her biri apayrı bir değer ve yaşam zincirinin parçası benim için.

Ayşem Özleyiş Oğuz: İnsanların Hayvan İstismarında 3 Ana Etken: Aile, Taraflı Eğitim, Maddi Kazanımlar

– Sokaklardaki hayvanlar ne yazık ki çok zor şartlar altında. Açlık, hastalık, şiddet ve her türlü insan istismarı… Peki, bizi umutlandırabilecek iyi örnek diyebileceğiniz uygulamalar ya da yerler var mı?

Sokak hayvanlarının içinde bulunduğu çıkmaz maalesef ki devletin gerekeni yapmamasından kaynaklanmaktadır. 2004 yılında kabul edilerek yürürlüğe giren 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu eksik uygulanmakta veya hiç uygulanmamaktadır. Sözü geçen eksik sıfatını açarsak ana hatlarıyla zamanı gelmiş, mecburi yapılması gereken kuralların yerine getirilmesi gerekirken, göz ardı edilip topluma zorla bu durumun kabul ettirilmesi diyebiliriz. İnsan istismarına gelince bu ciddi durumun altında yatan birçok unsur var. 3 ana etkenin önemine inanıyorum: Aile, taraflı eğitim, maddi kazanımlar.

Toplumun yapı taşı insan olduğu için sağlıklı insan yapısının, sağlıklı bir topluma neden olacağı kanaatindeyim. Son zamanlarda dış ülkelerden göç alınması, erkil baskının varlığı ve önceden saydığımız etkenler, toplumda değişimlere neden oldu. Değişen yaşam şartları, yanlış öğretiler ve en küçük birim ailenin bunların etkisi altında kalması…

Bizleri umutlandıran iyi örnekler tabi ki çıkıyor, bölgelerdeki Tarım ve Orman Bakanlığına ait müdürlükler bu yerlerin başında geliyor. Örnek vermek gerekirse Siirt, Mardin, Mersin Milli Parkları. Aslında Milli Parklar yerel yönetimlerden çok daha iyi bir performans gösteriyor. Bu performans için de haberleri olması gerekiyor ve duyarlı vatandaşlara ihtiyacımız oluyor.

Yerel yönetim olarak ise tam anlamıyla henüz maalesef ki örnek gösterilecek bir yerel yönetime rastlamadım. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde bir takım atılımlar var. Dilerim çok daha iyi işlere imza atarlar. Keşke örnekleri çoğaltabilseydik…

ayşem özleyiş oğuz

Ayşem Özleyiş Oğuz: Hepimiz navegan olarak büyütüldük ve başka alternatif bilmiyorduk.

Veganlık Bir Felsefe, Bir Terbiyedir

– Türkiye’de vegan olan insan sayısı hızla artıyor. Vegan olmaya siz nasıl karar verdiniz? Veganlık ve hayvanseverlik arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

2017 sonlarına doğru Boğaziçi Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü’nün (BUHAY) düzenlediği bir panele katıldım. Panelin konusu sokak hayvanları ve katılımcılar da Hayvanlara Adalet Derneği ve Zülal Kalkandelen’di. Dikkatle takip ediyordum konuları, sıra Zülal Hanım’a geldiğinde çok ciddi bir sorgulama içine girdim. O konuşurken ben cevap veriyordum içimden ve tuhaf bir ruh haliyle okuldan ayrıldım. Okuldan ayrılmadan kendisine “İnanıyor musunuz?” diye sordum. Aldığım cevap netti. Bir hafta içinde et yemeği bıraktım ve vegan olmanın benim için en doğru yol olacağına karar verdim. İyi ki Zülal Hanım’ı tanıdım. Onu çok seviyorum…

Veganlık ve hayvanseverlik ayrılmaz bir bütündür. Vegan olmak mutluluk verici çünkü benim için bir canlı acı çekmiyor, katledilmiyor, sömürülmüyor. Öyle büyük bir huzur ki kelimelerle anlatamam… O gün Zülal Hanım sizler ‘Hayvanseçersiniz’ dediğinde, ilk olarak inkâr ettim içimden. Hayır dedim, ben tümünü seviyorum ama gerçek bu değildi. Birini severken diğerini yemek veya sömürmek normaldi. Hepimiz navegan olarak büyütüldük ve başka bir alternatifi de bilmiyorduk. Her şey bize çok normal anlatıldı, sanki böyle olmalıydı ama gerçekler çok farklı ve acı dolu. Öğrendikten sonra değişmek zor olmadı. Yaşama değer vermek, benim için damak zevki ve alışkanlıklardan çok daha önemli.

Veganlık bir felsefe, bir terbiye, keşke herkes biraz düşünse, biraz öğrense ve sorgulasa…

Hukuk Değişim İstiyor Ama Bu Değişimi Kabul Edecek Olan Devlet

– Hayvanlara yönelik şiddet ve istismara hala ciddi bir ceza yaptırımı getirilmiyor. Bu anlamda birçok sivil toplum kuruluşu uzun yıllardır bir çalışma yürütüyor. Neden bir aşama sağlanamıyor?

Evet, maalesef öyle… Birçok STK bu konu üzerinde çalışma yaptı, yapıyor. Aşama sağlanamamasının en önemli nedeni hukuki yaptırımların hala bir değişime uğramaması. Konu ile ilgili birçok panele ve söyleşiye katıldım. Hukuk bir değişim istiyor ama bu değişimi kabul edecek olan devlet.

Türkiye’nin taraf olduğu 18 tane uluslararası sözleşme var bunlar bile tam anlamıyla uygulanmıyor. 5199 gibi 2004 yılında çıkarılmış bir yasa var, peki o uygulanıyor mu? Cevap açık, yaşanılanlar ne derece uygulandığını gösteriyor.

Uygulamaların, kontrolün olmadığı bir düzende yaşam hakkının korunması ne derece başarılı olur? Başarılı olamaz tabi ki…

Taslak Rapor Bazı Yönlerden Asla Kabul Edilemez

– Hayvan Haklarını Araştırma Komisyonu’nun meclise göndermeyi planladığı taslak raporu nasıl buldunuz? En önemli eksiklikler neler? Bu raporun yasalaşması durumunda, ciddi bir iyileşmeden söz edebilir miyiz?

Taslak raporu bazı yönlerden olumlu bazı yönlerden asla kabul edilemez bulduğumu belirtmeliyim. Komisyonda biliyorsunuz, çok yeni kaybettiğimiz Burak Özgüner arkadaşımız da vardı ve rapordan sonraki açıklaması istenildiği gibi olmadığının göstergesidir.

En önemli eksikler; türcülük yapılması, avcılığın, deney hayvanı kullanımının, faytonun kullanımına devamlılık sağlanması, kürk hayvanı üretimi hakkında açıklık olmaması yani bir şekilde varlığın kabulü ve su parklarıyla, sirklerin kapatılmaması.

Bu tasarı yasalaşırsa doğru ve iyi bulunan maddeler açısından kazanım diğer büyük eksiklikler açısından büyük bir kayıp olacaktır.

Yasanın Eksikliği ve Toplumun Erkil Yapısı Hayvanlara Yönelik İstismarı Körüklüyor

– Türkiye’de hayvanlara yönelik istismarın son dönemde oldukça arttığını görüyoruz. Bunun sebeplerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-psikolojik yapının bozulduğu kanaatindeyim. Üç ana etkenden bahsetmiştim toplumun şiddetten uzaklaşması için: Aile, eğitim ve ekonomi. Bu ana etkenler doğru ve düzgünce yerleştiği zaman sorunlar gittikçe azalacaktır. Ama görüyoruz ki kimse bu etkenlerin varlığından haberdar değil, daha doğrusu böyle olmayı tercih ediyorlar.

Ruh sağlığı korunmayan bir toplumun içinden nasıl bireyler çıkacağı açıktır. Üstelik bu bireyler ile iç içe yaşamak zorunda bırakılıyoruz. İşte burada daha önce bahsettiğimiz yasa değişiminin gerekliliği ortaya çıkıyor. Kozmopolit bir toplum yapısı içine girdik. Dış ülkelerden gelen göçler, iletişim araçlarının kullanımı, bilgi kirliliği negatif etmenler olarak yaşantımızı etkiliyor. Hayvan istismarının kırsal kesimde var olan devamlılığı meşru kılınırmışçasına yapılan yorumlar, bu şiddetin zeminini hazırlamaktadır. Yasanın eksikliği ve toplumun erkil yapısı bu kabul edilemez durumu körüklemektedir.

Bölgedeki Hayvanlar İçin Acil Çözüm ve Kamuoyu Desteği Rica Ediyoruz

– Ilısu Barajı’nın açılmasına çok az bir zaman kaldı. Sosyal medya hesabınızda Dicle ve Botan Vadisi’ndeki hayvanların güvenli yerlere taşınmadığını belirttiniz. Hayvanların baraj suları altında kalması söz konusu. Bu durumu anlatır mısınız?

Siirt Hayvan Hakları Topluluğu İle tanışıklığımız 2 seneye yakındır devam ediyor. Her zaman dirsek teması halindeyiz. Bir hafta önce topluluktan genç arkadaşım, beni arayarak oluşan bu son durumdan bahsetti. Ilısu barajının suları açıldığı zaman, maalesef ki Botan vadisi de sular altında kalacak. Uzun zamandır bilinen bir gerçek ki Siirt Belediyesi şehir merkezindeki köpekleri toplayarak bu vadiye atıyor.

Kayyum döneminde yapılan geçici bakımevi ne yazık ki halen işletmeye açılmış değil. Tam anlamıyla çözüm üretemiyor. Personeli de yok.

Bu vadi içinde 80-90 köpek nüfusundan bahsediyoruz. Bulundukları yer suya 4-5 km uzaklıkta ve yemek bulmaları imkânsız. Bir dönem belediye mama vermiş ama şimdi böyle bir durumdan bahsedemiyoruz. Açıkça görülüyor ki oradan kurtarılmaları gerekli. Şahsen Belediye Başkan Yardımcısı ve Milli Parklar ile görüştüm. Valilik de konuya vakıf ve bu konu hakkında bir toplantı düzenledi. Üzülerek ifade ederim ki kurumlar arası anlaşmazlık yüzünden, bu canlar boğularak ölecek. Valiliğin en üst resmi kurum olarak gerekli hassasiyeti göstereceğini ümit ediyorum. Milli Parklar da her zaman destek olacağını bana iletti. Sorunun hemen çözülmesi, köpeklerin alınıp, yenilenen geçici bakımevinin göreve başlaması gerekiyor. Kısırlaştırma, aşılama ve takip ile yaşanılan sorunlar en aza indirilmeli. Acil çözüm bekliyoruz ve kamuoyunun desteğini rica ediyoruz.

Diğer bir konuda bölgedeki ekolojinin sular altında kalarak yok olması. Sadece köpekler değil kocaman bir ekoloji yok olacak bu gidişle. Vadideki yaşam, kocaman bir tarihsel geçmiş silinip gidecek. En başından beri yapılan uyarılar neden dikkate alınmıyor, bu gerçekten çok düşündürücü. Aklın, vicdanın dikkate alınmasını istiyoruz.

Geleceğin Devamlılığı İçin Veganlık Şarttır

– İnsanlara son olarak neler söylemek istersiniz?

Kendini her şeyin sahibi olarak gören insanlık; dilerim ki pozitif bilimin ışığında gerçekleri görerek, vegan bir yaşama adım atar. Küresel iklim krizi ile karşı karşıya kaldığımız bu günlerde, endüstriyel hayvancılık bu krizi körükleyen en baş nedenlerden biridir. Yani, geleceğin devamlılığı için veganlık şart.

Su tüketimi, yeşil alanların azalması, karbon salınımı artık bizi zorluyor. İnsanın üstün (!) öngörüsü artık bu gerçekleri görmeli ve dürüstçe çözüm aranmalı.

Doğayı rahat bırakalım, bizim malımız değil. Biz sadece doğanın bir parçasıyız ve hayvanların özelliklerine bakarsak da çok savunmasız bir türüz. Hayvanlarla aramızda 1,7 DNA farkı var ki bu bir hiç. Buradan yola çıkarak; yaşama saygı duyalım, yaşam hakkı kutsaldır!

Röportaj için Sayın Ayşem Özleyiş Oğuz ‘a şükranlarımızı sunuyoruz.

Röportaj kategorisindeki diğer içerikler için: http://k2haber.com.tr/category/roportaj/

***

Ayşem Özleyiş Oğuz Kimdir?

Hayvan hakları mücadelesine çok küçük yaşlarda başlamıştır. Alper Karmış ile birlikte Sokaktaki Patili Canları Yaşatma Derneği – PADER’i kurmuştur. Oğuz, merkezi Ankara’da bulunan dernek ile Çorum, Kırıkkale, Yozgat, Bilecik ve Kastamonu gibi civar illerde ciddi çalışmalar yürütmüştür. 2 yıldır PADER’in İstanbul temsilcisidir. Deneye Hayır Derneği üyesi ve Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu’nun (BHH) bir aktivistidir. Oğuz aynı zamanda CHP Beşiktaş İlçe Başkanlığı’na bağlı Doğa ve Hayvan Hakları komisyonu başkanıdır.

ayşem özleyiş oğuz

Ayşem Özleyiş Oğuz

Okumaya devam et