Bizi Takip Edin

Yazarlar

Yanlış Toplumda Doğru Politikacı Yükselemez

barış bayram toplum sosyal politik felsefe politikacı

Politikacıların da insan olduklarını ve sosyal varoluşlarının ortak belirlenimlerini “unutmak”, politikacı olmayan yurttaşların kendi kinizm ile dolu kişisel yaşamlarından kaynaklanan sosyal adaletsizlikleri rasyonelleştirirken devreye soktukları yaygın düşünsel örüntülerden biri.

BARIŞ BAYRAM | İlginç olan şu ki kendi kesimleri açısından bakılacak olursa en yüksek noktaya yükselmiş politikacılar bile -politik ilerleme adına toplumu etik ve entelektüel kabiliyetlerde aşmalarını kolaylaştırabilecek avantajlı koşul, deneyim ve fırsatları hep uçurum katlayan ölçülerde zenginleştiği halde- statülerine atfedilenlere kıyasla ve daha ziyade sosyal ilerlemeye özgü beklentilere göre çoğu durumda ve özellikle uzun dönemde değerlendirildiklerinde oldukça kabiliyetsiz kalmaktadır.

Böylesi bir politik kabiliyet yaklaşıklığı yurttaşlıkta denklik ve “unutulan”, insanlık ve sosyal varoluş belirlenimleri dikkate alınınca -sarkazm olarak alımlanmasın lütfen- gayet anlaşılabilir bir durum olarak görülebilir. Öte yandan, toplumun mezkur kabiliyetleri bakımından vasatlığı tehlikeli sayılabilecek boyutlardayken, elitlerin benzer etik ve entelektüel vasatlık ve defolara yaklaşık ölçülerde sahip olması her tür adaletsizliğin doğrusalsız olarak kendini pekiştirdiği kabul edilemez gerçekliklerin inşasını ve tekrarlanmasını kaçınılmaz kılıyor.

Barış Bayram: ‘Evrim Kaynaklı Doğamızı Dikkate Alan Bir Sosyokültürel Açıklamayı Nasıl İcra Edebiliriz?

Peki, “iyi eğitimli” bireyler dahil çoğu insan neden bahse konu irrasyonel ve adaletsiz seçimlerle toplumu ve dolaylı olarak kendi geleceğini mahvetme hatasına sistematik bir süreklilik içerisinde ve bu denli fazla düşer?

Bu tür meselelerin “normalleştirme” gibi basit bir faktöre indirgenebilecek etkilerle temel bir ilişki içerisinde bulunmadığını ve motivasyonlarımızla birlikte davranışlarımızı belirleyen karmaşık söylem ve ilişki dinamiklerini “Biri Normalleştirme Mi Dedi?” adlı K2 Haber yazımda teorik olarak anlattığım için, aynı ilintili kısımları burada yinelemek yerine, bu kez söz konusu metinde öne sürdüğüm tezimin zemininde yer alan daha temel bir nedensellik ilişkisine değinmek istiyorum.

Öyle ki, aşağıda bahsedeceğim nedensellik ilişkisini dikkate alarak, mesela belli bir toplumdaki her kesim ve statüden insanların çok büyük çoğunluğu yaya geçitlerinde yayaların üstüne araç sürmeyi “normalleştirdiği” halde neden aynı toplumda toplumsallaşan bazı insanların aynı sorunlu davranışı benimsemeyip eleştirdiğini ve -bir örnek daha verecek olursak- navegan statükolar hayvan zulmünü ve sömürüsünü “normalleştirdiği” halde neden az sayıda da olsa bazı insanların böyle propagandalara ve olgusal/algısal meşrulaştırma/olağanlaştırma girişimlerine karşın veganlığa geçmeyi başardığını ve ters yöndeki çok güçlü “normalleştirme etkileri” geniş çaplı devam ettiği halde yıllar geçse de hep vegan kalabildiğini daha iyi anlayabiliriz.

İnsan davranışları hiç de belirlenimsiz denebilecek bir tür salt pasif kopyalayıcılık biçiminde gerçekleşmediğine göre, özellikle başlangıçta sorduğumuz politik felsefe sorumuza bir yanıt vermeye yönelik bir cepheden ele alırsak evrim kaynaklı doğamızı dikkate alan bir sosyokültürel açıklamayı nasıl icra edebiliriz?

Barış Bayram yazdı: ‘Politik Olan Her Şey Sosyokültüreldir’

‘Gücü Değil, Adalet ve Hakikati Daha Etkili Sağlayan Kabiliyetleri Seçmek’

İnsan doğasını belirleyen evrimsel iç dinamiklerimizi hem özerk bireysel seçimlerimiz hem de kurduğumuz sistemler sayesinde hangi sosyokültürel örüntüleri inşa etmek ve hayata geçirmek yoluyla dolayımlayacağımız aslında biz insan bireylerine kalmıştır. Bireye ya da toplum güç maksimizasyonu sağlayan denge seçilimlerine yönelik bir sosyokültürel inşa ve varoluşa mı yöneleceğiz, hayatta kalma ve üreme temelli evrimsel seçilim baskılarımızı karşılayabilmek üzere? Yoksa aynı evrimsel baskı ve dinamikleri -daha etkili bir şekilde- “yönetmek” üzere bireye ve topluma adalet maksimizasyonu sağlayan bir denge durumunun belirleyici bileşenlerini mi seçmeye ve inşa etmeye karar verereceğiz? Benim önerdiğim tasarım ve bireysel olarak ilkece somutlaştırmaya çabaladığım doğrultu, gücü değil, adalet ve hakikati ve dolayısıyla elbette adalet ve hakikati daha etkili sağlayan kabiliyetleri seçmek.

Denge seçiliminde güçlü olmayı ödüllendirilesi ve yükseltilesi olmaktan çıkarıp tam da adaletin en temel faktörü olduklarından etik ve entelektüel kabiliyetlere sahip olmayı ödüllendirilesi ve yükseltilesi kılan toplumsallaşmalar üretmek gerekmekte: Sosyal sistemlerin inşası dahil tüm toplumsallaşma tarzlarında bireylerdeki adalet kabiliyetlerini seçip destekleyerek yükselten denge seçilimi anlayışını ilkece gözetmeli!

Güçlü olanı seçmek ve güçlü olmayı gözetmek toplumda direkt olarak güçlü olanı yükselten etkiler üretmektedir, çünkü bu yöntem güç maksimizasyonu açısından işe yaradığında(n) buna uygun sosyokültürel örüntüleri esas almayanlar gitgide güçsüzleştirilerek dezavantajlı kılınmaktadır ve sonuç olarak hiçbir biçimde sosyal statü, kariyer, başarı vb. anlamında yükselemeyecek biçimde sistematik adaletsizliklere maruz bırakılarak engellenmektedir. Bunun en kritik sonucu ise toplumda ya da ilgili kesimlerde ve sosyal ağlarda yükselenlerin daha adaletsiz ve kabiliyetsiz bireyler olmaları ve bunun yanı sıra -gülünç bir simetri oluştururcasına- daha adaletsiz ve kabiliyetsiz bireylerin de daha fazla ve görece kolayca yükselmeleridir.

‘Adaletsiz Varoluşsal Örüntülerin Hakimiyetine Neden Olmaktadır’

Söz ettiğim “güç maksimizasyonu” temeline dayanan bu sorunlu politik ve ama aslında sosyokültürel örüntüleri besleyip pekiştiren “Güçlü olanlar güçlerini hak etmiştir ve dolayısıyla güçsüz olanlar da güçsüz konumlarını hak etmektedir; güç ve üstünlük bütünseldir ve dolayısıyla biri diğerinden daha güçlüyse ondan aynı zamanda daha etiktir, daha entelektüeldir, daha dikkate alınasıdır, daha desteklenesidir, daha ilişkilenilesidir, daha bilgedir ve(ya) daha adildir…” gibi yanılgılar da adalet yerine gücü seçen sorunlu zihniyetlerdeki bireylerin kendi kendisine ve statükolarına meydan okuma ve eleştirel yaklaşma olanağını iyice zayıflatmaktadır.

Böyle olunca toplumsal etkileşim ve ilişkiler, denebilir ki, sosyal statünün daha fazla sosyal statüyü, maddi imkanlar dahil her tür gücün daha fazla gücü, kariyerin daha fazla kariyeri, her tür başarı, unvan, avantaj ve yükselmenin bunlar gibi daha fazlasını kolaylaştırdığı ve -temel zihniyet dönüşümlerine bağlı etkiler vesaire olmadıkça- çoğu zaman fiilen getirdiği “vasatlıklar ve kabiliyetsizlikler toplumuna” ve her kesimde adaletsiz varoluşsal örüntülerin hakimiyetine neden olmaktadır.

Toplumun en çok ihtiyaç duyduğu etik/entelektüel kabiliyetlere sahip bireyler mezkur sosyokültürel örüntülerle elenerek cezalandırıldığından ve tersi yükseltildiğinden böyle bir toplumda en çok da adalet hassasiyeti ve kabiliyeti düşük olup “güç çözünürlüğü yüksek olan” güçlü ve(ya) konformist bireyler yükselebilmektedir. Böyle kesimlerden nasıl hakikaten iyi liderler, düşünce insanları, politikacılar, akademisyenler, devlet insanları çıkabilir?! Şans eseri ve bu kesimlerin adaletsiz sosyokültürel örüntülerine karşı(n) çıkabildiğinde bile nasıl yükselebilir ve topluma kritik önemde katkılar sunabilirler?..

Örneğin, bir öğrenci (doktora öğrencisi de olabilir) kendi öğretmenlerine konformist şekilde yaklaşıyorsa o toplumda -politika alanı dahil- tüm alanlarda bilgili, “gerçek liyakat sahibi” ve kabiliyetli bireyler yerine güçlü ve statü sahibi olanlar gitgide daha da yükselecektir. Demek istediğim, konu yalnızca politikacı seçmek gibi çok dar bir alanla değil, tam tersine, her an her tür toplumsallaşmamızda geleceği bireysel olarak temelden yaratan bir kaynak sağlayarak inşa ettiğimiz minör bir çeşitlilik ve genişlikte.

Öykü Yağcı: ‘Yunusla Terapi İnsan ve Hayvan Sömüren Bir Yöntem’

‘Kendi Düşünsel Vasatlıklarımızı Aşmaya Çalışmak Atılması Gereken Adımların En Acil ve Değerlileri’

Güç yöneltimliliğimiz, statücülüğümüz ve adaleti/kabiliyetleri vasatlığa ve ilişkisel çıkarcılıklarımıza feda etmemiz, başka bir deyişle, yukarıda belirttiğim şekilde entelektüel/sosyal/akademik/politik otoritelere/elitlere uyma yanlılığında ve kabileciliğinde seçim ve değerlendirmeler yapmak ve gerektiğinde düşünsel otonomimize dayanarak bahse konu otorite ve elitlere aykırı tarzda hiçbir şeyi yapamamak aslında en çok da kendi başına neyin daha iyi ve ödüllendirilesi olduğunu belirleyebilecek kabiliyette olmayan düşünsel vasatlıklarımızdan kaynaklanıyor ki böyle bir vasatlık Batıdaki en prestijli üniversitelerde en çok sayılan akademisyenlerde bile söz konusu olabilmekte. Daha doğrusu, tam da bunun olabildiğini görebilmek ve kendi entelektüel otonomimizi geliştirip kendi düşünsel vasatlıklarımızı aşmaya çalışmak, atılması gereken ilintili adımların en acil ve değerlileri.

İnsanlar “Güç bize geçtiğinde istediğimiz her şeyi yaparız ve tüm sorunlar yeterince düzelir; gücü ele geçirmeliyiz ve böyle ya da daha fazla mücadele edersek bir gün yeterince güçlü olacağız…” şeklinde sorunlu bir iyimserlik yanılgısıyla da kaygılarını azaltıyor ve kendi varoluş ve statükolarının adaletsizlik ve sorunlu bileşenlerini soruşturmaktan uzaklaşıyorlar.

Kısaca dile getirirsem şu olguyu enine boyuna düşünmek gerektiğine inanıyorum: Yanlış toplumsallaşan hiçbir kesimde doğru toplumsallaşan bireyler çıkmaz. Şans eseri böyle etik ve entelektüel bakımdan kendi kesimlerini aşan bireyler nadiren çıktığında bile bu bireyler yükselemez, çünkü en çok da kendisiyle yakınsayan kesimler onun yükselmesini önleyecek ölçüde kendi güçlerini kullanır ve statükolarındaki adaletsiz örüntüleri sürdürmeye çalışırlar.

Bu yüzden, doğru toplumsallaşmalara yönelmeli, her zaman adaleti güce ve kabiliyeti de statüye ilkece yeğlemeli, şimdinin ve geçmişin yanlış toplumsallaşmalarının ve sistemlerinin sorunlu bileşen ve yetersizliklerinin harcadığı kabiliyetli bireyleri göstermelik olmayan telafilerle her anlamda yükseltip en etkin kılacak şekilde maliyet üstlenip öz eleştiriyle dönüşerek bireysel ve kolektif davranışlarda bulunmalı. Zira aksi halde, her kesimiyle toplumlar yanlış “elitleri” ve hatta diktatörleri kendileri yükseltmeye devam etmiş olur.