Bizi Takip Edin

Yazarlar

Otoriteryenliğin Dayanılmaz Pasifliği

barış bayram otorite

Otoriteler kesimden kesime ve hatta bireyden bireye değişkenlik gösterir. Öyle ki “Herkesin otorite gördüğü kimseler kendine!” dense sosyal yaşamlarımızda rahatlıkla gözlemleyebildiğimiz otoritelere dair tercih çeşitliliklerimizi yansıtmak için uygun bir ifade olabilirdi.

BARIŞ BAYRAM | Peki nedir bu “otorite” denen gerçeklik? Belli bir alanda bilgi üretme, düşünme, yanıt veya çözüm geliştirme ve karar verme dahil çeşitli entelektüel kabiliyetlerini öncelikli olarak dikkate alınası ve hatta görece yararlanılası ve böylece güvenilesi ve sonuç olarak mezkur kabiliyetleri gerektiren görevler için seçilesi ve elbette bu gibi görevlerin uygulanması resmi olarak gerektiriyorsa kendisine birtakım yetkiler verilesi bulmamızın yerinde olduğu ve/veya yerinde olduğuna inandığımız bireyler ve daha doğrusu söz konusu bireylerin benliklerinden ziyade onların ilgili alanlardaki ilintili kabiliyetleridir, şeklinde özlü bir tanım önererek açımlamalarıma başlamak istiyorum.

Böyle baktığımızda, ki böyle bakabilmeye gerçek dünyada maalesef nadir rastlandığını belirtmeliyim, yani otorite saydığımız bireylerin yaklaşımlarını belirsizliğe, parçalılığa, eleştirel düşünceye ve hatta meydan okumaya tabi tutabildiğimiz ve dolayısıyla bireysel düşünce ve seçimlerimizi daha iyi bilgilendirmek üzere dikkate aldığımız ve böylesi katkılarına değerbilirlikle karşılık versek de yeri geldiğinde son kertede dışına çıkabildiğimiz veya zıddına yönelerek tamamen ters düşebileceğimiz ve bu sayede otoritelerimizi nitelikli entelektüel kaynak önceliklerimiz olarak görmekle sınırlarını çizdiğimiz örüntüler çerçevesinde ilişkilenebildiğimiz ölçüde, mevcut otoriteler ve otorite adayları sorunlu etkiler üretmekten uzaklaşacak ve politik alan dahil her tür bilimsel, sanatsal, akademik ve kültürel bağlamda hepimize ve uygarlığın devinimlerine yardımcı olabileceklerdir.

Yanlış Toplumda Doğru Politikacı Yükselemez

‘Kendini Kandırma Dinamiklerimiz’

Bahse konu doğru ilişkilenme tarzına yönelik anahtar ayrıma şu yaklaşım ile erişilebilir düşüncesindeyim: Otorite benimsediğimiz bireyleri tanrılaştırdığımız bir teslimiyet moduna nasıl düşmeyebileceğimizi anlamak ve bu anlayışı sakatlayan “kendini kandırma dinamiklerimiz” hakkında kendimizi aydınlatmak.

Söz ettiğim ayrımı şöyle açmayı deneyeceğim: Otorite saydığımız bir birey en kabiliyetli olduğu alanda bile yanılabilir, bir konuyu bilmiyor olabilir, bilse de o anlık entelektüel performansı düşük olabilir, alanının bir kısmında yetersiz olabilir, başka bir alanın bilgisini gerektiren bir kesişim dolayısıyla neyi bilmediğini bilmeyebilir ve hatta bu olasılıkların da farkında olmayabilir. Dahası, kendisini dinleyenleri çeşitli sorunlu belirlenimler ile -kısmen- yanıltmaya çalışıyor olması da son derece sık karşılaşılan bir durumdur. Aslında bu tür bir kabiliyet yetersizliği faktörleri listesini çok daha uzun tutmak mümkün, ancak kastettiğim şey zaten bu listeyi tamamlamayı gerektirmiyor. Demek istediğim şey, otorite saydığımız bireylerin ya da örgütlerin tam da bizdeki (inandığımız) otoritelerini kendi bireysel entelektüel özerkliğimizi azaltmayacak ve seçimlerimizi bütünüyle belirlemeyecek bir etki biçimi ve kapsamıyla sınırlamamız gerekiyor, otoritelerinin en çok sayıldığı alanlarda bile ve tabii ki başka herhangi bir alanda da.

‘Entelektüel Otonomi Çok Fazla Kaliteli Entelektüel Efor ve Kabiliyet İnşası Gerektiriyor’

Peki bunu en çok hangi sorunlu zihniyet ve sosyokültürel örüntülerimiz yüzünden yapamıyoruz ve entelektüel ve varoluşsal özerkliğimizi terk edip ve/veya geliştiremeyip otorite, elit ve liderlerimize mutlak bir teslimiyetle düşünce ve davranışlarımızda otoriteryen bir pasiflik içerisinde belirlenmeye yönelik kendimizi kandırıyoruz, kandırılmaya “kapılıyoruz”?

Birincisi, kolay olması: Entelektüel otonomi çok fazla kaliteli entelektüel efor ve kabiliyet inşası gerektiriyor. Otorite gördüğümüz bireylere bu performansı yıkmak kolayımıza geliyor. İkincisi, belirsizliğin kaygısını hafifletiyor: Bize kaygı veren bir soru, sorun ya da durum karşısında bir yanıt sağlıyor, o an güvenilir ve iyi bir yanıt olanaksızken ve bu yanıtsız araştırmaları sürdürürken belirsizliklere dayanmak en doğrusuyken bile. Üçüncüsü, güç sağlıyor: Kısaca söylersem otoriteye yaranmış oluyorsunuz ve onun sosyal ağlarında ve statükolarında güç kazanıyorsunuz ve hatta kendisine direkt olarak destek verdikçe özel avantajlar elde edebiliyorsunuz. Dördüncüsü, otorite saydıklarınızın kendi alanında ya da bazı başkaca alanlara da taşan bir biçimde başkalarından ve sizden bütünsel bir tarzda üstün olduğu şeklinde bir yanılgınız var: Bu yanılgınız başkaca adaletsiz statüko meşrulaştırmalarınıza da hizmet ediyor; “hak eden elde ediyor, ben de elde ettiklerimi hak ettim ve o da hak ettiklerini elde ederek benim otoritem olabildi” gibi çarpık bir zihniyet… Beşincisi, sorumluluktan kurtulduğunuza inanıyorsunuz: Yaptığınız iyiyse otoritenize hayranlığınız ve minnettarlığınız artıyor ve ama yanlışı ya da suçu ortaya çıkarsa suçlu olan otoriteniz oluyor, zira siz sadece sizden daha iyi bilen birinin sizi yanıltmasında kanan taraf olmuş oluyorsunuz, tıpkı savaşı kaybettiğinde Hitler ve onu otorite sayan daha alt otoriteler tarafından kandırıldığını öne süren milyonlarca otoriteryen Nazi birey gibi. Altıncısı ise kimlik ve tatmin getirileri olması: “Benim otoritem X’tir.” diyorsunuz ve onu otorite görmekle kendinize onda gördüğünüz üstünlüklerden pay atfediyorsunuz. Yedincisi, dışlanmak istemiyorsunuz: Herkesin belli statü ve güçlere sahip otoritelerle uyumlu yaşamaya çalıştığı topluluklar içerisinde otoriteleri sarsmak veya aşmak size düşman kazandırır, zira birçok birey ve grup mezkur otoritelerden güç devşirmektedir ve/veya onlara bütünsel bir üstünlük atfederek değer vermektedir (bu düşmanlar ilgili grupların üyeleri olabileceği gibi otoritelerin bizzat kendileri ve yakın müttefikleri gibi daha güçlü düşmanlar da olabilir) ve bu nahoş gerçeği her şeyden daha net bir şekilde ve kısa sürede deneyimleyerek görebilirsiniz. Sıraladığım bu belirlenimler bireylerin kendini kandırmasında temel bakımlardan öne çıksa da tüketici bir liste yazmaktan bu kez de kaçınarak yeterli uyarımları başlatmış olmakla burada yetinmeyi tercih edeceğim.

‘Politik Olan Her Şey Sosyokültüreldir’

‘Otoritelerimizi Belirlerken ve Değiştirirken Statüleri Değil Kabiliyetleri Esas Olmalı’

Bunlara ilaveten değinmek istediğim bir diğer husus da statü, unvan, kimlik, karizma, güç, kariyer ve ideoloji gibi değişkenlerin otorite seçimlerimizde belirleyici olmasının en sorunlu ve tehlikeli yanılgılarımızdan biri olması. Bununla birlikte, bir kabiliyetler kümesinin, tek bir kabiliyetin ve hatta tekil bir performansın bile parçalı olduğunu ve dolayısıyla herhangi bir kabiliyet, içerik ya da performansın kısmen olumlu kısmen olumsuz değerlendirilebileceği çift-değerlikli yaklaşımlar geliştirmemizin demokrasi ve sivil varoluşlarımız açısından adaletin en kritik bileşeni olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır. Yani, otoritelerimizi belirlerken ve değiştirirken statüleri değil de kabiliyetleri esas olmalı, ancak kabiliyetler bile mutlak ve/veya bütünsel olarak görülmemeli. Benzer bir çift-değerlikli yaklaşımı zamansal yalıtmayla bir bireyin diğer içerik ve performanslarından bağımsız olarak gerçekleştirebilmeyi ve bağlamlarla motivasyonları bütün karmaşıklığı içerisinde ele alabilmeye çalışmayı çok önemsediğimi vurgulamalıyım.

Peki otoriteryen pasifliklerden kaçınmak neden bu kadar önemli? Çünkü bir otoriteye mutlak ve bütünsel tarzda güvenip uyum gösterdiğinizde bu kaynaklardan doğan bilgisel çağlayan etkileri somut olarak da dünyayı aynı ölçüde ağır adaletsizlik ve kötülüklere boğabilmektedir, zira otoritelerin yaklaşımları hem daha “bulunabilir” (a) olarak her yere yayılmaya hazırdır hem de otoritelerin yüksek “itibarları” (b) dolayısıyla sorgulanmadan hızla yayılan yanlış yaklaşımları çok daha sorunlu ve yıkıcı sonuçlara yol açar. Bu konuyla ilişkili olarak Cass Sunstein ve Timur Kuran’ın ortak çalışmalarına göz atılabilir.

‘Hitler’i Otorite Sayan Nazi Toplumunun Sosyokültürel Bir Örüntüsüydü’

Otoriteryen pasiflik zihniyetiniz sonucunda, ayrıca, kimlerin (hangi otorite, elit ve liderlerin) değerlendirmesinde kendi benlik imajınızı yükseltme kaygısıyla yaşıyorsanız kuramsal ve varoluşsal ufkunuz da onların kabulleri, beklentileri ve olumlayabilecekleri ile sınırlanmış olur ve kendinizi öyle şekillendirme eğilimleriniz artar; özerkleşemezsiniz: Entelektüel anlamda vasatı aşamazsınız, özgün bir iç dünyanız oluşmaz, düşünsel otonominiz gelişmez ve sonuçta “adalet, etik ve vicdan meselelerinde” özgür, derin, eleştirel, sahici ve bağımsız bir bireye özgü örüntülerle kendinizi gerçekleştirme imkanınızı baştan kendi kendinize önlemiş ya da uzaklaştırmış olursunuz.

Gündelik yaşamda “masumiyet dahilinde görülen” bu örüntülerin hafifliğinin cazibesine karşı uç bir örnek vererek meselenin ciddiyetine işaret etmekle yazımı noktalamak isterim: Otoriteryenlik Hitler’in dominasyonundan ziyade Hitler’i otorite sayan Nazi toplumunun sosyokültürel bir örüntüsüydü, sosyal özneler olan bireylerin otoriteye mutlak uyum göstermelerini beraberinde getiren sorunlu zihniyetlerinden kaynaklanan.