Connect with us

Yazarlar

Kötülüğün Sıradanlığı Her Kesimde Aynı: Statükoculuk

Statükoculuk Barış Bayram

Kötülüğün Sıradanlığı Her Kesimde Aynı: Statükoculuk | Kötülüğün sıradanlaşmasını (yakınsanan ve “asla yapmaz” zannedilen bireylerin de en kınanası yanlışları bile sıkça yapmasını) hep kaçınılmaz olarak sağlayan mikro ve makro statükoculuklara karşı bireylerin düşünsel olarak özerk bir biçimde mücadele etmesi ve yaşam boyu kararlılıkla gerektiğinde somut olarak harekete geçmesi adaletin gerçekleşmesinin ve etik bir birlikte yaşama dünyasını tesis etmenin her zaman en temel ve zorunlu yöntemidir.

BARIŞ BAYRAM | “Statüko”, giriş niteliğinde bir tanım önerecek olursam, hangi bireylerin, örgütlenmelerin ve dayandıkları söylem bileşenlerinin, davranışlarının, üretimlerinin, düşünme vb. kabiliyetlerinin, motivasyonlarının, çalışmalarının, birlikte yaşama tarzlarının, kendini gerçekleştirmelerinin ve genel olarak varoluşlarının söz konusu somutlaşmalar karşılığında ne kadar statü, güç ve değerbilirlik ile ödüllendirildiği ve cezalandırıldığı, kimlerin ve nelerin hangi olumlanma ve olumsuzlanma karşılıklarına denk düşmekte olduğu ve böylece tüm bu mevcut durumlar ve bu durumların böyle olmasını sağlayan geçmiş ve mevcut sistemler, yapı ve ilişki örüntüleri, ödüllendirme ve cezalandırma mekanizmaları, sosyal normlar, güç ilişkileri, etik anlayışlar, eğitim ve ekonomi sistemleri, kaynak dağıtımı, ideolojik ve kuramsal temeller, düşünsel araçlar, hakim olan ya da olmayan ancak birileri tarafından kullanılan entelektüel yaklaşımlar, bireylerin tekil etkileşimlerindeki değer belirleme biçimleri ve bunlara ait adalet ve adaletsizlik örüntülerinin bütünüdür.

Ancak yukarıda tanımını yaptığım “statüko” çok sayıda makro statükonun oluşturduğu bütünsel bir statükodur; örneğin, Türkiye’de statüko. Dolayısıyla, yine sıralanan bileşen maddeleri kendi içerisinde bütünsel bir şekilde bir araya getiren ve birbirinden farklı olan çeşitli makro statükolar vardır; örneğin, “din-referanslı statüko” diyebileceğimiz bir makro statüko, “seküler statüko” diyebileceğimiz bir başka makro statüko, seküler statüko ile kesişen ancak aynı statüko olmayan “laiklik statükosu” diyebileceğimiz bir başka makro statüko, “kapitalist statüko”, “anti-kapitalist statüko”, “milliyetçi statüko”, “navegan statüko” vs. yüzlerce makro statüko saptanıp ayrı ayrı inceleme nesnesi yapılabilir, zira her bir makro statüko kendine özgü statüko örüntüleri ile çeşitli yönlerde etkiler üretmektedir. Mikro statükolar ise makro statükolardaki bileşen rollerine karşın kendilerini tüm makro statükolardan ayıran birtakım başkalıkları olan ve bu başkalıkları kavramsal ve özgün bir ayrım yerine çoğu kez belli örüntülerle kabilecilik yapmakta ortaklaşmaktan kaynaklanan etkileşim ağlarına özgü çoklu örüntüleriyle daha sık karşılaşılan ve genellikle görece daha az sayıda bireyin oluşturduğu statükolardır.

Statükoculuk: ‘Makro Statüler ve Mikro Statüler Birbirini Güçlendirme Eğilimindedir’

Statükolar entelektüel otonomi ve adalet ilkelerini en temelden esas almadıkları ölçüde ilerlemeden ve etikten şu şekilde uzaklaşmaya mahkumdur: Makro statükolar ve mikro statükolar birbirinin söylem ve çıkarlarına destek verdiği ölçüde birbirini güçlendirme eğilimindedir. Bu, ayrıca, makro statükolarla başka makro statükolar arasında da görülen bir dinamiktir, tıpkı mikro statükolarla başka mikro statükolar arasında olduğu gibi. Elbette tersi durumlarda ise birbirini güçsüzleştirme çabaları belirmektedir.

Aynı “statükolar-arası” sorunlu dinamikler herhangi bir statükoda -örneğin 2 bin bireyden oluşup yoğun bir şekilde kabilecilik yapan Norveçli vejetaryen liberal bilim insanlarından ibaret bir sosyal ağa ait bir mikro statükoda- herhangi bir bireyin ya da üretim veya kabiliyetlerinin nasıl karşılıklar bulacağını belirleyen “statüko-içi” örüntülerde de geçerlidir. Bir mikro -ya da makro- statükoyu ve dolayısıyla o statükonun en yüksek statüleri ve güçleri sağlamayı doğru bulduğu (ve doğru olmadığı ölçüde de akladığı) ve böylece sağladığı bireyler, örgüt(lenme)ler, davranışlar, eserler, düşünsel araçlar, kuramlar vesairesini en çok destekleyenler söz konusu statükolarda en çok ödüllendirilir ve bir de elbette aynı ödüllendirme kriterlerine en çok uyanlar. İlgili statükonun kriterlerindeki ve bunların bileşen yaklaşım ve temellerindeki yanlışlar sorunlu seçimlere neden olduğunda güç ve statü kaygılarıyla bu sorunlu kriterlerin karşılamaya yönelen bireyler seçilip yükselebilmekte ve güçlendirilmektedir. Bu sorunlu örüntü ve yaklaşımları eleştiren ve aşan ve dolayısıyla -kendi özerklikleri ve adaletli anlayışları sayesinde- kendilerinden beklenen sorunlu uyumluluğu sağlamaktan kaçınan ve sonuç olarak etik ve entelektüel bakımlardan daha kabiliyetli olan (statükoların etik ve ilerleme doğrultularının ve toplumun en çok ihtiyaç duyduğu ve ödüllendirilmesi adaletin sağlanabilmesinin en temel gereği olan) bireyler ise statükolar tarafından güçsüzleştirilmekte ve hatta çatışmanın boyutuna göre tamamıyla dışlanıp yok edilmeye çalışılmaktadır.

Otoriteryenliğin Dayanılmaz Pasifliği

Tüm Statükoculuklar Uygarlaşma Bağlamında Gerilemeye Neden Olmaktadır

Statüko fenomeni hakkındaki açımlamalarımın “statükoculuk” fenomenini aydınlığa çıkarıp hakikat kalitesi yüksek bir biçimde erişilebilir hale getirdiğini düşündüğümden statükoculuk tanımımı bu noktada önermeyi uygun bulmaktayım. Statükoculuk herhangi bir statükonun içerisinde statü ve güç edinme, koruma veya ilerletme kaygıylarıyla o statükonun mevcut durumundaki adaletsiz ve sorunlu olan her tür -ve herhangi bir, ancak elbette en çok daha daha fazla yatırım yapılmış ve dayanak noktası kılınmış- durumu, kriteri, sistemi, olayı, sonucu, bileşeni, temeli, örüntüyü, mekanizmayı ve dinamiği olumlamak ve ters yöndeki sarsıcı/bağdaşmaz yaklaşımlara karşı mezkur statükoyu desteklemek ve dolayısıyla böyle uyumlu/bağdaşır eğilimlerde beliren bir zihniyet ve varoluş biçimi anlamına gelir.

Hangi kesimde olursa olsun tüm statükoculuklar ve dolayısıyla her tür makro statükoculuk ve mikro statükoculuk aynı sorunlu örüntülerle adaletsizliklere, kabiliyetsizliklere, kötülüklere ve uygarlaşma bağlamında gerilemeye neden olmaktadır.

Statükoculuğa ilkece karşı durmak, statükoculuğun temel sosyokültürel örüntülerinden başlıcası olan kabileciliğe karşı hakikaten ve kabiliyetli bir şekilde mücadele etmek ise statükocu ve kabileci örüntülerin düşmanlığını kazanmaya en ciddi ölçüde neden olan ters düşme tarzlarındandır.

Statükocu statükolar (statükolarının statükoculuğunu yapan bireyler) onları desteklemenizi, onların ödüllendirdiklerini ödüllendirmiş olan sistem ve örüntüleri desteklemenizi, hiç değilse onlarla bağdaşmazlıklara ve ters düşmelere yönelmemenizi talep eder ve bu statükocu beklentinin gerçekleşmesini sağlamak üzere tüm güç ve olanaklarını kullanır.

Statükoculuk en çok da ilgili statükolarda en fazla güç ve statü edinmiş birey ve örgüt(lenme)lere yarar, zira statükonun sorunlu bileşenleri sarsılarak düzeltilmeleri gerektiği ortaya çıktığında sorunlu bileşenleri sayesinde en çok güç ve statü edinmiş olanlar bu statülerini o ölçüde kaybetmelerine ve bu sorunlu bileşenler yüzünden kendilerine adaletsizlik yapılarak güç ve statü bakımından dezavantajlı kılınmış bireyler de daha kabiliyetli ve hak eden taraflar oldukları anlaşılacağı için kendilerine geçmişin telafisi de dahil çok daha fazla güç ve statü sağlanmasına yönelik statükonun kaynak dağıtımında ilgili bireylere de ciddi maliyet üstlenmeler düşebilen birtakım değişiklikler zorunlu hale gelecektir. Dolayısıyla, en küçük bir kuramsal bağdaşmazlık ya da geçmiş veya şimdiye ilişkin ya da geleceğe (önerilere) dair minör bir ters düşme ve düzeltici ayrım bile statükocular -özellikle de en güçlü ve en yüksek statü sahibi bireyler, otorite ve elitler- tarafından bir tehdit olarak algılanabilmektedir. Hele ki temelleri dönüştüren etik ve entelektüel eleştiriler, çürütmeler ve alternatif inşalar ise statükocu bireylerde -bilhassa statükocu otorite/elitlerde- söz konusu değişimleri önerip eleştiri getiren bireylere karşı faşist bir düşmanlık isteği ve çabasını kaçınılmaz olarak doğurmaktadır.

Bu yüzden, bahse konu sorunlu anlayışları ve nedenselliklerini anlamadıkça ve terk etmedikçe, statükoculuklar, kabilecilikler ve -pasif- otoriteryenlikler her zaman her kesimde hakim sosyokültürel örüntüler olarak insanların varoluşlarını en temelden belirlemeyi sürdürecektir.

Değişmekten Kaçınarak İlintili Statükoların Bir Parçası Olmayı Sürdürürüz

Statükoculuğun dışsal etki kaynaklarını bu şekilde belirledikten sonra nihayet konstitüsyonumuzun sorunlu içsel etki kaynaklarını açıklığa kavuşturmamızın vakti geldi düşüncesindeyim: Statükoları hep farklı etkileşim ağlarımızda devraldığımız ve dolayısıyla tüm adaletsizlik etkilerine rağmen içselleştirdiğimiz ve severek desteklediğimiz tarzlarda kendimiz yeniden üretip yaşıyoruz; yani statükolar önce ve en çok da bireylerin kendi varoluşlarında kendi bireysel geçmişlerinden beslenip güçlenerek ve kendi -sorunlu- geçmişlerini aklama motivasyonundan kaynaklanarak somutlaşıp aktif hale gelen örüntülerdir.

O yüzden, statükolar sadece kendi dışımızda gerçekleşmekte olanlardan değil, aynı zamanda kendi benliklerimizin en derin örüntü ve temellerine kadar kendimize ait gördüğümüz tarzda içimize yerleşmiş olanlardan oluşur. Diğer bir deyişle, statükolar ile ters düşmek, onları eleştirmek, sarsmak, aşmaya ve düzeltmeye çabalamak hem bu statükolardan çıkarları bulunan başkalarını hem de aynı sorunlu örüntüleri o ana dek uzun zamandır taşıyan kendimizi “rahatsız eder” ve bu rahatsızlıklardan ve ilintili maliyetlerden kaçınmak amacıyla mevcut durumumuzu korumak isteriz ve sonuçta değişmekten kaçınarak ilintili statükoların bir parçası olmayı sürdürürüz. Böylece bir statükonun parçası olanların etkileşimleri aracılığıyla statükolar gitgide güçlenir ve düzeltilmeleri gittikçe zorlaşır, neredeyse “olanaksızlaşır”.

Dolayısıyla, statükoları sarsmak bireyin önce tüm yakınsadıklarına ve kabilecilik beklentisindeki çevresindekilere rağmen, cesaretle ve maliyet üstlenerek kendindeki sorunlu statüko bileşenlerini tespiti, eleştirisi ve kurtulma çabası olarak kendini değiştirip dönüştürmesi ve dolayısıyla ilintili geçmiş ve mevcut sorunlu statüko örüntüleri için gerekli telafi ve alternatif inşası çalışmalarını gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir.

Statükolar sayesinde elde ettiğimiz adaletsiz avantajları, statüleri ve gücü terk etmek, dağıtmak, aynı şekilde statükolar sayesinde başkalarının elde ettiği adaletsiz avantajları, statüleri ve gücü de geri almak ve adaletsizce güçsüz ve statüsüz bırakılmış daha kabiliyetli olanlara bu statü ve güçleri sağlamak gibi hem kendi geçmiş ve mevcut durumumuza hem de yakınsadıklarımız dahil kendi statükolarımızdaki başkalarının geçmiş ve mevcut durumlarına karşı düzeltme ve telafi odaklı bazı değişiklikleri hayata geçirmenin zorluğudur, bir bireyin herhangi bir düşüncesini ya da davranışını değiştirmesini zorlaştıran. Yani ne geleneğin etkisiyle ne normalleştirmelerle ne de kapitalizmle ve benzeri büyük güçlerle ilgisi var, statükoların ve insanların -etik, entelektüel ve adalet bağlamlarında değişmeleri çok kritik önemde olduğunda bile- değiş(e)memelerinin.

Yanlış Toplumda Doğru Politikacı Yükselemez

Statükocu Statükoları Sarsabilecek Bireyler Akademik Hayatta İlerleme Kaydedemez

Statükocu statükolar kendi statükolarını destekleyen ve aklayan kuramları, etik anlayışları ve akademik araştırmaları üreten bireylere güç ve statü artışı sağlar ve tam da böyle yapıldığı için güç-yöneltimli statükocu bireyler de akademik ve diğer entelektüel üretimlerinde güç ve statü kaygısı önceliği ile böyle statükocu üretimler yapar ve statükoların adaletsizliklerini daha da fazla destekler ve aklar. Statükolar da etik, entelektüel ve akademik bakımdan daha düşük kabiliyetli olan bireylere bu desteklerine karşılık adaletsiz bir şekilde en yüksek statü ve olanakları sağlar. Dahası, böyle yükselen akademisyenler vesaire de öğrencilerinden ve bağımsız üreticilerden sadece bu sorunlu ve düşük yaklaşımları destekleyen ve hiç değilse bunlarla bağdaşmaz olmayanları yükseltir ve diğerlerini yok etmeye çalışır ve hatta böylece kendisine sağlanan yüksek statü ve gücü sayesinde yok eder. Toplum da kabilecilik ve pasif otoriteryenlikleriyle ve adaletsizlik ve entelektüel otonomisizlikleriyle söz konusu yok etmelerde çok güçlü bir suç ortağı olur ki bu da statükoculuğun yaygın bileşenlerindendir. Bu adaletsiz karşılıklı güçlendirmeler statükoların düzeltilmesini önlediği gibi statükoları aşıp sarsabilecek ve alternatif inşalar gerçekleştirebilecek kadar yüksek kabiliyetli bireylerin eğitim hayatında en düşük notlarla başarısız olmalarına ve akademik olarak değersizleştirilip tamamen dışlanmalarına neden olur. Tam da bu yüzden, etik, adalet ve entelektüel otonomi kabiliyetleri düşük olanlar yüksek statü sahibi akademisyenler tarafından resmi ve formel biçimlerde ödüllendirilip yükseltilir. Zira yüksek statü sahibi ve böylece başkalarını yükseltme(me) konusunda en ciddi güçleri elinde bulunduran akademisyenler sadece kendilerinin devralmış oldukları sorunlu kuramsal yaklaşımları kendilerinden devralan ve eleştirmeyen öğrencilerini ve dahası devralıcı ve ters düşmeyici bir pasif otoriteryenlik zihniyetindeki öğrencilerini yükseltir ve öğrencisi olmayanlar arasından ise sadece bu tür düşünce insanlarına ve yazarlara değer verir ve onları güçlendirir. Böylece statükocu statükoları sarsabilecek bireyler akademik hayatta ve entelektüel çevrelerde statü anlamında ilerleme kaydedemez ve entelektüel kariyerlerinde asla başarılı olamazlar, en üstün ve faydalı kabiliyet ve üretimlerine rağmen en düşük statüde bırakılıp ekonomik olarak dezavantajlı kılındıkları gibi her tür sosyal bağlamda da bu şekilde sistematik olarak güçsüzleştirilirler.

Bize güç veya destek sağlaması daha muhtemel birey ve örgütlenmelerin güçlerini maksimize etmek -zira aksi takdirde bize güç sağlamak istediklerinde bile güçleri daha önce azaltıldığı için daha az güç sağlayabilecekleri şeklinde nahoş bir gerçek söz konusudur- ve yine onların bize güç sağlamayı seçmesini daha olası kılmak için bir tür hile-kapsayıcı yatırım gibi birilerine adaletsizlikleri dahil birtakım yanlışlarında destek vermek ya da mümkün mertebe ters düşmeyici ve bağdaşır pozisyon almak kabileciliğin esas örüntüsü olduğundan statükoculukların kendilerine uygun kabilecilikleri neden desteklediği böylece iyice anlaşılmıştır zannediyorum. Ve çoğunlukla daha çok sevdiğimiz, saydığımız ve düşünsel olarak ya da çeşitli bakımlardan önemseyip yakınsadığımız bireylerle birbirimizi adaletsiz tarzlarda desteklediğimiz kabileciliklerimizden ve ilintili statükoculuklarımızdan kurtulmamız gerektiği hususuna odaklanmak istiyorum.

Nepotizme Karşı Mücadele Etmek Gerekir

İçine doğduğumuz kültür ve ortamlardaki statükolar ve böylece kendimizi içine hep çoktan düşmüş bulduğumuz ve çoğu zaman farkına bile varmadığımız adaletsizlik ve kötülüklerini devraldığımız statükoculuklar çok çeşitlidir. Eş, sevgili, dost, aile, akraba dahil sevdiklerimiz, hayranlık duyduklarımız, güçlerine gerçekten çok fazla ihtiyaç duyduklarımız, kariyer ve statülerinden hareketle kendilerine üstünlükler atfettiklerimiz, politik liderlerimiz, çalışma arkadaşlarımız vb. yakın sosyal ağlarımız, hocalarımız, öğrencilerimiz vesaire adaletsizliklerin en çok üretildiği, yanlışları en erken, kalıcı ve yaşam boyu hep yeniden ve farklı biçim ve içeriklerle çok daha fazla devraldığımız ve bizi statükoculuk, otoriteryenlik ve kabilecilik yapmaya ciddi ölçüerde çeken statükoları oluşturur.

Oysa her kesimde oldukça eleştirilen nepotizm de -daha sorunlu, yaygın ve karmaşık kabilecilikler kadar adaletsizlikler üretmemekle beraber- en basit, bariz, eleştirilmesi görece kolay ve ürettiği adaletsizlik biçimlerinin ve söylemsel yanlış inşa tarzlarının yapısal olarak çok daha kısıtlı olduğu bir kabilecilik formu ve daha karmaşık kabileciliklerin içerisinde de sıkça rastlanan bir kabilecilik bileşenidir. Dolayısıyla, nepotizme karşı mücadele etmek gerekir, ancak diğer kabilecilik türlerine karşı çok daha ciddi bir mücadele gerekmektedir. Böyleyken nepotizmi eleştirip akademik, politik ve sosyal etkileşimlere özgü kabilecilikleri yıkmaya ve düzelterek dönüştürmeye çalışmamak ve ısrarla böylesi kabilecilikler yapmaya devam etmek kabul edilemez bir etik sahtekarlıktan ve sorunlu bir yüzeysellikten öte anlam taşımaz, ancak maalesef bu hileli pozisyonun da daha ciddi adaletsizlikleri gizlemek için gitgide tercih edildiğini üzülerek gözlemlemekteyim.

Statüko dendiğinde yaygın ve manidar bir yanlış anlamlandırma ile insanların aklına en çok da politik erkin uygulamaları, müesses nizam, kurulu düzenin temel dayanakları, devletin kuruluş kodları, “devlet politikası”, hakim gelenekler, çoğunluğun benimsediği normlar, toplumun genelinde kabul gören düşünce ve davranış örüntüleri, yukarıdan aşağıya dayatılanlar ve hatta özgürlükleri kısıtlayan ahlakçı anlayışlar, bir devletin hukuki ve benzeri metinleri ve resmi majör kararları dahil kurucu bileşenleri, ekonomik yapılar ve makro faktörlerin gelmesi şeklinde bireylerin kendi varoluşlarındaki adaletsizlikleri gizlemek üzere meseleyi çarpıtıcı bir indirgeyicilik ile uzaklarda bir yerdeki bir “karşı tarafa” atmalarındaki yanılgının derinliği ise karşımızdaki meselenin toplumsal kaynakları anlamında ne kadar ağır olduğunu gösteriyor.

Bir yandan eğitim sistemini -elbette haklı olarak- eleştirip diğer yandan aynı eğitim sisteminde yükselip statü kazananları daha seçilesi bulmak ve bu eğitim sistemini aşan etik ve entelektüel (akademik dahil) kabiliyetleri dolayısıyla yükseltilmeyen ve harcanan kabiliyetlere de düşük statülerini layık görmek yine statükoculuğun yaklaşımlarının ne kadar gülünç derecede yanlış ve sorunlu olduğunu gösteren bir diğer örüntü. Aynı yanılgı elbette iş hayatı vb. kariyer ve sosyal yaşam durumları için de geçerli.

Statücülük Yapmak Statükoculuk Yapanları Destekler ve Güçlendirir

Statükoculuk ile ilgili bir diğer konu da daha yüksek statü sahibi bireylerin bu statülerini hak ettikleri ve bu hak etmelerinin altında da kendi kabiliyetlerindeki bazı artıların olduğu şeklinde bir yanılgının statükocu bireylerde aşırı boyutlardaki varlığı olarak özetlenebilir. Dahası, statülerine böyle yüksek anlamlar atfettikleri için kendileri de bireylere yaklaşımlarında statücü bir ayrımcılık yaparlar. Yine tam da bu ayrımcılığa paralel olarak kendileri de statülerini yükseltmek isterler ki kendilerine yönelik de böyle bir yüksek değer atfetme ve olumlu ayrımcılıklar ve adaletsiz ölçüde fazla yüksek destekler gelecekte sağlanabilsin. Dolayısıyla, statücülük yaparak gelecekte edinebilecekleri daha yüksek statülerin adaletsiz avantajlarına sosyokültürel bir destek zeminini güçlendirmeyi de amaçlamaktadırlar, bilinçli olarak ya da değil. Diğer bir deyişle, bu sorunlu zihniyetin yanılgısının örtük formülü şöyledir: “Statücülük yaygınlaşırsa statüm ilerleyince bana daha fazla adaletsiz destek sağlanır ve ben de statü elde etmeye yönelik yaşadığım için statülerimi statükoculukla ve kabilecilikle hep daha fazla yükseltebileceğimden en çok da ben avantajlı çıkarım. Ayrıca, statükocu statükolarda en yüksek statü sahibi bireyler de statücülüğümü ödüllendirecektir, statücülük yapmam sayesinde statükoları desteklemeye ve aklamaya olan direkt sosyokültürel katkılarım sebebiyle.”

Böylece şu denklem de sağlanmış olmaktadır: Statücülük yapmak statükoculuk yapanları destekler ve güçlendirir. Statükoculuk yapmak da statücülük yapanları destekler ve güçlendirir. Dahası, statücülük ve statükoculuk yapmak statükoyu ve statükolarda verilmiş statüleri ve bunun için de sorunlu statükoları aklama yanlılığını (status quo bias & status quo justification) ve statükoların sorunlu/yanlış/yanıltıcı statüler sağlama/dağıtma işlevindeki sorunlu sistemlerini aklama (system justification) mekanizmalarını destekler ve hatta üretir.

Peki olumlu anlamda bahsettiğim “statükoyu sarsmak” nedir? Statükoya karşı değil, ama statükoculuğa karşı mücadele etmek anlamına gelir. Zira statükoyu sarsmak demek müesses nizamı (kurulu düzen, Establishment) yok etmek değil, sorunlu örüntülerini en temel düzeyde de olsa sarsmak, dönüştürmek, düzeltmek ve aşmaktır. Sorunlu statüko örüntülerine laiklik, insan hak ve özgürlükleri ve demokrasi gibi en temel ilkeler dahil değildir, zira bunlar asla vazgeçilmemesi ve bilakis hep korunması ve daha ileri gerçekleşmeleri için çabalanması gereken temel nitelikte ilkelerdir. Ancak etik kuramlar, eğitim sistemleri, toplumsal ödüllendirme biçimleri, sosyokültürel örüntüler, akademik yaklaşımlar, sosyal normlar vesaire böyle değildir ve en temelden sarsmak en temel gereklilikler olabilmektedir. Dolayısıyla, Aydınlanma ilkelerinden ve Batılı uygarlaşma doğrultularından vazgeçmekten söz etmiyorum; tersine tam da Aydınlanma ve Batılı uygarlaşma ilke ve doğrultularında mevcut statükoları düzeltmekten, Batıyı (Batıdaki mevcut statükoları) bile bu anlamda aşmaktan, yöntem, kural, kuram, sistem, yapı ve örüntüleri konusunda en temelden dönüşümleri etik, hakikat ve adalet uyarınca en tavizsiz öncelikler olarak gerçekleştirmekten ve mevcut bulunanlardaki sorunlu olanları yıkıp yerlerine bunları çürüten daha sağlam alternatifler inşa etmemiz gerektiğinden bahsediyorum. Hep sadece devralmak yerine, yeniden araştırmalı, sorgulamalı, yaratmalı, denemeli, inşa etmeli ve aşmalıyız. Bunu yapmadan (yapamadıkça) neyi devralmamız ve neyi orijinal olarak bizim yaratıp başkalarının devralmasına sunmamız ve önermemiz gerektiğini keşfedemeyiz ve asla böylesi olanakları gerçekleştiremeyiz.

Kabilecilik Sadece Karşıt Ya Da Düşman Gruplardan Bireylere Karşı Yapılan Bir Şey Değildir

Son olarak kabilecilik ile statükoculuk arasındaki kritik bağlantıları daha anlaşılır kılmak amacıyla “Kabilecilik: Karanlıkların En Güçlü Kaynağı” başlıklı yazımdaki açımlamalarıma ek niteliğinde kabilecilik hakkında birkaç konuya değinmek istiyorum.

Kabilecilik sadece karşıt ya da düşman gruplardan bireylere karşı yapılan bir şey değildir. Kabilecilik “ilerici” kesimler tarafından “ilerici” bir bireye karşı da en aşırı boyutlarda yapılabilmektedir, tıpkı “gerici” kesimler tarafından “gerici” bir bireye karşı yapılabildiği gibi. Örneğin kabilecilik yapan 300 vegan bireyden oluşan bir kabile kendi kabileci statükolarını sarsan ve aslında veganlığa kendilerinden çok daha kabiliyetli ve adalet zemininde katkı sunabilen ve dahası kabilecilik yapmayan vegan bir bireye karşı statükocu ve kabileci bir düşmanlık sergileyebilmektedir. Aynı şekilde kabilecilik yapmakta ortaklaşan 5 bin çevreci birey aslında akademik yaklaşımları ve kabiliyetleriyle çevreciliğe kendilerinden çok daha fazla katkı sağlayabilecek bir çevreciye karşı kabilecilik yapabilmektedir. Kabilecilik yaparak adaletsizce yok ettikleri ve kendi en temel idealleri için potansiyel katkılarını bile reddettikleri söz konusu çevreci birey hiçbir gruba ait olmayabilir ve dolayısıyla kabilecilik tarzındaki adaletsizlikler hiç de grup ya da kimlik temelli bir ayrımcılık gibi işlemesi zorunlu olmayan ve çok daha yaygın ve sorunlu etkiler üreten bir adaletsizlik formudur.

Dolayısıyla, bir insan kabilecilik yaptığı ölçüde ne hakikat ne kabiliyet ne entelektüellik ne etik ne liyakat ne ilerleme ne de adaleti dikkate almakta, hatta yaptığı kabilecilikler yoluyla böylesi temel değerleri azaltan süreçlere ve statükolara destek vermiş olmaktadır.

Kabilecilikte ortaklaşılan kabile üyelerinin ters düştüğü bireylere karşı her tür sistematik boyutlara varan sosyal şiddet, ayrımcılık, kötülük ve adaletsizlik kabileciliğin kaçınılmaz ve en sık karşılaşılan etki örüntülerinden biri olduğundan bu yapılan yanlışların devlet faşizminden daha hafif bir şey olduğu yönünde kendimizi kandırmamalıyız; bilakis, kabileciliğe maruz bırakılan bireylerin böylece maruz kaldıkları kötülük ve adaletsizlikler çok daha ağır olabildiği gibi dayanışabilecekleri bir grup da çoğu kez bulunmaz, hatta kabilecilik yapmadıkları için toplumda en çok haksızlığa uğrayan ve her kesimin sorunları için dayanışmaya kritik katkılar sunsalar da hiçbir kesim ve grup tarafından destek görmeyen en dışlanmış bireylerdir onlar çoğu kez. Çünkü azınlık da olsa bir grubun üyesi bir adaletsizliğe maruz kaldığında grubun diğer üyeleri aynı kimlikleri temelinde kendilerine karşı da böyle bir ayrımcılık yöneltilebileceğinden korkarak kendi çıkarları için araçsal olarak ve(ya) kimlik ortaklaşmaları ve grup aidiyetleri dolayısıyla içten bir isteklilikle söz konusu grup üyelerinin yardımına koşarlar ve çeşitli sermaye ve medya desteği olanaklarını de dayanışma ve direniş süreçlerine dahil etmek üzere ortak çalışmalara girişirler. Ancak grup/kimlik temelli olmayan adaletsiz ayrımcılıklara maruz bırakılan bireyler, özellikle de kabilecilik ve statükoculuklar ile ters düşmelerinden kaynaklanan bağımsız ve yüksek kabiliyetli bireyler ise kaçınılmaz olarak yalnız kalmaktadır, şayet toplumlarında entelektüel özerkliğe, adalete, etiğe ve ilerlemeye hakikaten önem veren zihniyet ve kabiliyette bireyler yeterince yok ise.

Tıpkı statükocu statükolarda en yüksek statü sahipleri adaletsizliklerin en güçlü üretici ve destekçileri oldukları gibi, kabilecilik yapan kabilelerde de otorite görülen bireyler kötülüğün sıradanlığında majör bir işlevi yerine getirir: Otorite görülen bir birey (mesela öğrencilerinin en çok saydığı hocası olan bir akademisyen) bir görüşünü değiştirince onu otoritesi sayan ve hiçbir özerk yaklaşım geliştiremeyen pasif otoriteryenlik içerisindeki bireyler (mezkur akademisyenin öğrencileri) aynı değişimleri de sorgulamadan devralmaktadır. O kadar ki onun görüşünü temellendirme biçimini de devralırlar. Bu görüş bir tür eleştiri ise eleştiriyi tüm gerekçeleriyle birlikte devralırlar ve bunun sonucunda eleştirel düşündüklerini zannetmek gibi çok sorunlu bir başka yanılgı içerisine de düşmüş olurlar. Oysa eleştirel düşünme kabiliyeti tam da mezkur otoritelerinin kendilerine sundukları yaklaşımları özerk olarak ele alabilmeleri ve gerekirse onunla sonuna dek ters düşebilecekleri ve hatta gerekirse hep öyle kalabilecekleri bir kalitede düşünebilmeleriyle olanaklı olurdu. Elbette otoriteleri bazen doğru bir şeyi doğru bir temellendirmeyle de sunabilir; kendini çok fazla maliyet üstlenmeden düzeltebileceği ya da düzeltmesi kaçınılmaz ölçüde gereken bir durum sebebiyle bir görüşünü değiştirmesi de söz konusu olabilir ki statükocu statükolarda etik ve entelektüel bakımlardan değişiklik, düzelme ve ilerlemeler de maalesef güçlü veya otorite olan bireylerin bu tarz sığ değişimleri ve bunların diğerleri tarafından devralınması yoluyla gerçekleşir. Ancak yüksek statü sahibi birey yanlış bir şey sunduğunda da diğerleri devraldıklarından, doğru bir şeyi sunduğu durumlarda da aslında sadece pasif bir otoriteryenlikle kopyalamış olmaktadırlar ve bahse konu doğru şeyi derinlemesine değerlendirebilmiş değillerdir. Zira daha sonra otoriteleri olan birey o şeyden vazgeçip yerine bu kez yanlış bir şeyi de önerse yine doğru şeyi bırakıp yanlış öneriyi devralmaktan kaçınmayı beceremeyecek ölçüde kabiliyetsizdirler, söz konusu statükocu diğerleri. Devraldıklarının dışına ters düşecek veya bağdaşmaz ölçüde çıkamayan ve kendilerini veya otoritelerini kendileri özerk olarak düzeltemeyen ve değiştiremeyen pasif düşünselliklerden ve pasif varoluşlardan ibaret bir yaşamları vardır, akademik kariyerleri ne kadar ilerlese de, Batıdaki en prestijli üniversitelerde bile.

Biri Normalleştirme Mi Dedi?

Kabilecilik Her An İçine Düşülebilir Bir Sorunlu Durum

Bu pasif otoriteryenliğin kabilecilik ve statükoculuk bağlamında çok sorunlu etkileri söz konusudur. Örneğin, Derridacı kabilecilikler yapan bir topluluktaki en iyi Derridacı sayılan ve akademisyen hoca olan bir otoritenin en iyi Derridacı ve referans alınan çalışmasını kabileci toplulukları dışından biri çürütüp yerine çok daha sağlam ve faydalı bir çalışma sunarsa kabilecilik yapan bu topluluk söz konusu çürütücü çalışma sahibini en yüksek şekilde ödüllendirmesi gerektiği halde, tam tersine en ağır adaletsizliklerle güçsüzleştiren biçimde ona zarar verip onu dışlayacak ve çalışmasından yararlanmayacağı gibi bu çalışmasından başkalarının da yararlanmamasına çabalayacak ve hatta aynı bireyin konuyla ilgisi olmayan başka çalışmalarından bile kimsenin yararlanmaması için de en adaletsiz stratejilerle uğraşabilecektir ki bu şekilde de olsa kabiliyetlerinin değeri bilinir ve güçlenirse diğer çatışılan çalışması da güç kazanıp kendi kabilelerinin adaletsizce sahip olduğu ve sorunlu etkiler üretmelerine yol açan şeylerinin ve böylece güç optimizasyonlarının aleyhine bir etki üretebilir şeklinde bir zihniyet ile.

Zira kabilecilik yapan bir birey belli kabilecilikler yapmakta ortaklaştığı kendi topluluklarındaki denk ya da otorite konumundaki üyelerin olumladığı, değerli bulduğu ve ödüllendirdiği ya da olumlayabileceğini, değerli bulabileceğini ve ödüllendirebileceğini sezdiği birey ve şeyleri aynı ölçüde olumlar ve ödüllendirirken yine söz konusu kabile üyelerinin (dolayısıyla kendi müttefiklerinin) olumsuzladığı, değerli bulmadığı (hatta değersiz bulduğu) ve cezalandırdığı ya da bunları yapacağına dair yeterli sezgilere sahip olduğu durumlarda da yine benzer bir uyumluluktaki seçimlere yönelir. Burada yakınsama ve ortaklaşmalar üzerinden kabileci topluluklarına uyumunda bazen isteklilik çok yüksek olabilirken bazen sadece stratejik ve soğuk bir uyum da söz konusu olabilmektedir ve her iki halde de en büyükleri dahil tüm adaletsizlikler bu tür kabileciliklerden kaynaklanmış olur. Elbette bireyler istekliyken daha ziyade kendi yakınsayan olumlamalarını da ilerletmiş olduklarından daha temel bir ek motivasyonları da söz konudur…

Kabilecilik her an içine düşülebilir bir sorunlu durum. Geçmişi telafi etmek ve bundan sonra kabilecilik yapmayacak biçimde kendi kaliteli entelektüel otonomimizi geliştirmekle kalmayıp bundan sonra bu eğilime kapılmamıza karşı kendi kendimizi hep kontrol etmeli ve özeleştirel yaklaşımlarımızı ve ilintili farkındalık olanaklarımızı düşünsel bir eforla sürekli olarak aktif kılmaya çabalamalıyız.

En önemlisi de, geçmişte ve(ya) halen eğitim sistemlerinin, kabileciliklerin, statükoculukların, otoriteryen zihniyetlerin ve diğer faktörlerin sorunlu ve yetersiz tarzlarının harcadığı bireylerin üstün etik ve entelektüel kabiliyetlerini en etkili şekilde değerlendirmek ve dolayısıyla kendilerine en iyi statü ve olanakları en iyi telafilerle sağlamak ve bundan sonra eğitim sistemlerini ve diğer faktörleri böylesi bireyleri ve kabiliyetlerini harcamaktan kaçınmaya yönelik hep geliştirmek yeni bir temel anlayış olarak benimsenmelidir.

Kabileciliğin de statükoculuğun da iyisi veya savunulabilir bir biçimi olmaz. Kabilecilik ve statükoculuk yapmama kabiliyetlerini geliştiren toplulukların iyisi olabilir ancak.

Yazarlar

Masum Mu? Mahkum Mu?

-

aslan diyarı ankara

Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde, geniş bir arazi üzerine yan yana düzenlenmiş bahçeli evlerden oluşan bir yer. Kapıdaki büyük tabelayı (Aslan Diyarı) görmesek, ev girişi olarak nitelendireceğiniz bir yere geldiğimizi düşünürdük. Daha kapıda, yakın çevrede bir hayvan ölüsü olduğunu size düşündüren, ağır bir kokuyla karşılaşıyorsunuz.

AYŞEM ÖZLEYİŞ OĞUZ | İlerledikçe koku keskinleşiyor ve evden bozma bir parkla tanışıyorsunuz! Burası Aslan Diyarı… Boy boy aslanlar tel örgüler arkasına yerleştirilmiş, son derece sağlıksız bir ortamda sergileniyorlar. Üç bebek aslanın annelerini arayışını gözlemek, arka kısma kapatılmış anneyi ve diğer iki yetişkin aslanı görmek, periyodik çoğaltma için burada tutulduklarını anlamak için yeterli bir sebeptir.

İlk aklımıza şu soru geldi, bu kadar aslanı ne yapacaklar? Farkettik ki alanda başka türlerin de, masumların da, içeride mahkum edildiğini gördük: Kaplan, alageyik, keçi, tavşan, maymun, yılan, çeşitli kuşlar…

Aslanların, kaplanların ve diğer türlerin doğal etolojilerine tamamen aykırı bir şekilde yaşamaları(!), çoğaltılmaları oldukça düşündürücüdür. Kısa bir zaman içerisinde ilerideki adımın ne olacağını da öğrendik, Ankara’da Safari!

Suçsuzlar Hapishanesi: Ankara’da Aslanlar İçin Eziyet Diyarı

Aslan Diyarı: ‘Ankara’da Safari’ye Giden Zulüm Yolu’

Bu işletmeyi araştırdık ve gördük ki, 12 Mart 2021 tarihli Türkiye Sicil Gazetesinde MCB Entertainment Mimarlık Sanayi ve Limited Şirketi için bir kayıtla karşılaştık. Şirketin açılımında öyle şeyler karşımıza çıktı ki şaşkınlığımızı gizleyemedik. Kedi, köpek, kuş, kaplumbağa, yılan, bukalemun, timsah, aslan, kaplan, kertenkele ve evcil olmayan tüm hayvanları yetiştirmek ve çoğaltmak… Mimarlık, mühendislik, organizasyon ayağından nasıl böyle bir yere gelindiği dikkat çekiciydi. Üstelik daha birkaç gün önce resmi gazetede, hayvanat bahçeleri ve doğal yaşam parkları ile ilgili yeni bir düzenleme yayınlamıştı.

Bu alanın izni 11 Ağustos 2007 tarihli bir ruhsatla ilişkilendirilmiş. B sınıfı hayvanat bahçesi ruhsatı. İçeriğine baktığınızda ise şıkların hiçbiri, bu parkta yaşanılan gerçekliği yansıtmıyor!

Geçtiğimiz yıl ‘Hayvanları Koruma Kanunu’ yeniden düzenlenirken ‘Mevcut hayvanat bahçelerini kaldırmayacağız ama yenilerinin kurulmasına izin verilmeyecek, hayvanlar artık mal değil can olarak tanımlanacak’ diyen hükümet yetkililerine soruyorum, peki bu park neyin nesi?

Koruma Bunun Neresinde?

Burası İçin düşünceleri, “Bakanlıkça belirlenen yabani memeli hayvanlardan en az bir türü bulunduran, hayvanların etolojik özellikleri göz önünde bulundurularak geniş alanlarda serbest dolaşımlarına imkan sağlanan tesis” şeklinde tanımlanan doğal yaşam parkı mıdır? Böylesi bir tanımlama kişilerin düşüncelerine bırakıldığından, ucu açık ve her şeye müsait bir durumu sergilemektedir.

Öyleyse Koruma bunun neresinde? Afrika düzlüklerinin ve iklim yapısının burada olamayacağı açıkken, bu çoğaltma izninin verilmesi, ileriki adımın bir Safari Park düşüncesi olması tabiki tesadüf değildir!

Hukuki düzenleme ve kurallar sadece gazetede yayınlanmak için değil, uygulamak içindir! Kişiye, kuruma veya herhangi bir topluluğa göre değişmez. Buraya kapatılan ve mahkum edilen masumların haklarını savunmaya, sesleri olmaya ve ‘koruyoruz’ adı altında çeşitli şekillerde duruma uydurulup, asla kontrol edilmeyen bu yerlerde sömürülmelerine izin vermeyeceğiz.

VİDEO HABER | Ayşem Özleyiş: ‘Hayvanların Canı Üzerinden Siyaset Yapılıyor’

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Ormansızlaşma ve Bulaşıcı Hastalıklar

-

ayhan küyük ormansızlaşma

Ormanların tarımsal zararlıları, tarımsal verimi azaltan hastalıkları ve insan sağlığına daha doğrudan zarar veren diğer hastalıkları barındırıp izole ettiği bilimsel bir gerçektir.

AYHAN KÜYÜK |Bozulmamış orman ekosistemleri, kültürel süreklilik, temiz su, orman kaynaklı gıdaların besinsel ve manevi değeri ve korunma gibi zihinsel refah da dahil olmak üzere ormana bağlı topluluklara acil, orta ve uzun vadeli sağlık yararları sağlar.

Ayrıca, vektör kaynaklı hastalığın ortaya çıkış oranını yavaşlatarak, estetik veya tıbbi amaçlar için biyolojik çeşitliliği koruyarak, ormanların yakınındaki hastalık yüklerini azaltarak ve farmasötik ürünler için rezervleri koruyarak ormana bağımlı olmayan insanlara da dolaylı yararlar sağlarlar. Orman gibi doğal yaşam koşullarına müdahale edildiğinde, insanlar ile mikroplar arasındaki ilişkinin, önceden kesinlikle kestirilemeyen, çoğunlukla da sonu ölümcül olan bir süreçe dönüşür.

Ayhan Küyük yazdı: Şehir Ağaçlarının Yaşam Mücadelesi

Ormansızlaşma ile Bulaşıcı Hastalıklar İlişkisi

Ormansızlaşmayla ile ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklar arasındaki endişe verici bir durum mevcuttur. Bilim insanlarının bu konuda giderek artan sayıda çalışması bulaşçı hastalıklarının artmasına katkıda bulunan önemli faktörler olarak, orman örtüsü değişikliği özellikle ormansızlaşma ve orman parçalanması ile birlikte, şehirleşme ve tarımsal yoğunlaşma da dahil olmak üzere arazi örtüsü ve arazi kullanımındaki değişikliklere işaret etmektedir.

Çiçek Hastalığının Ormanların Yok Edilmesiyle Çıktığı Düşünülmekte

Çiçek hastalığı gibi ilk vebaya neden olan patojenlerin, hayvancılık, tarım arazileri ve insan yerleşimleri için büyük çapta ormanların yok edilmelerinden sonra Tropikal Asya’da ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Aynı şekilde ‘Maymun Çiçeği’ virüsünün de yayılma sebeplerinin arasında vahşi yaşamların ve habitat ortamlarının tahrip edilmesi, ortadan kaldırılması ve insanların bu ortamları tarımsal yada yerleşme amacı olarak kullanılmasının büyük rolü olabileceği unutulmamalıdır.

Bununla birlikte korunan ormanların örneğin tarımsal zararlıları ve tarımsal verimi azaltan hastalıkları ve insan sağlığına daha doğrudan zarar veren diğer hastalıkları barındırıp izole ederek tarımsal üretim üzerinde de olumlu etkileri olmaktadır.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Siyasetçi, Sosyal Medyada Kendi Gündemini Yaratabilmeli

-

deniz kılıç sosyal medya

Değişen ve gelişen dünya üzerinde internetin yaygınlaşması neticesinde, sosyal medya ağlarının kullanımı her geçen gün artış gösteriyor.

DENİZ KILIÇ | We Are Social ve Hootsuite’nın hazırladığı “Dijital 2021” raporunda dünya üzerindeki internet kullanıcılarının sayısı 4,88 milyara ulaşmış vaziyette. Bu sayı tüm dünya nüfusunun yüzde 61,8’ine denk geliyor. Yine aynı raporda sosyal medya kullanan kişi sayısının 4,55 milyar olduğunu ve bu sayının 7,89 milyarlık dünya nüfusunun yarısına denk denk geldiğini gösteriyor. Ayrıca raporda son bir yılda 400 milyon kişinin sosyal medya kullanımına başladığı görülüyor. Rapordaki bir başka ayrıntı ise günlük sosyal medya kullanım süresinin kişi başına 2 saat 27 dakikaya denk geldiği görülüyor.

Özetlemek gerekirse sosyal medya, global dünyanın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumunda. Bununla birlikte sosyal medya kullanıcıları elindeki cep telefonlarından her istediği bilgi ve habere kolaylıkla ulaşılabiliyor, herhangi bir konu hakkında kendi fikirlerini yazabiliyor. Kısacası insanlar sosyal medya uygulamalarıyla, oluşturdukları sanal dünyaya kendi istedikleri gibi yön verebiliyor.

Türkiye Nüfusu 2022 Verileri Açıklandı: İşte Nüfus’un En’leri

Sosyal Medya Gündem Öğütücüdür

İnternet ve sosyal medyanın gelişimi siyasal iletişimi de doğrudan etkilemektedir. Günümüzde siyasetçiler, hedef kitlesine kolay ulaşabilmek için sosyal medya ağlarını kullanmak zorunda. Çünkü dünya üzerinde milyarla bahsedilen sosyal medya kullanıcısını görmezden gelerek siyasetin yapılamayacağı artık aşikar. Siyasetçiler kendi ideolojilerini ve politikalarını yerelde ya da genelde iktidara taşıyabilmek için kitlelere bir şekilde ulaşması, düşüncelerini kabullendirmesi ve benimsetebilmesi için bazı yöntemleri seçmek durumunda. Bunun için en kolay ama bir o kadar zor olan yöntem, sosyal medya ağlarıdır. Kolay olan tarafı fiziksel çaba sarf etmeden bir anda yüz binlerce kişiye ulaşabilme şansınızın olması. Zor olan tarafı da kullanacağınız dil, görsel seçiminiz ve hedef kitlenizde ilgi uyandırabilmenizdir.

Sosyal medyada kullanılan dilin ve paylaşılan görsellerin her biri hedef kitle açısından bazı kodlamalar içeriyor. Bu kodlamalar neticesinde verilecek mesaj, yerine ulaşabiliyor. Siyasiler açısından sosyal medyada dikkat edilmesi gereken en önemli husus tutarlılık ve inandırıcılık. Temel olarak bu iki konuyu dikkate almayan bir siyasi profil zaman içerisinde güvenini kaybeder ve inandırıcılığını yitirir.

Siyasiler aynı zamanda sosyal medyayı çok iyi de analiz edebilmeli. Çünkü sosyal medya ne olursa olsun hedef kitlenizdeki bir seçmenin sahada elini sıktığınızda bıraktığınız andaki kalıcı intiba kadar güçlü değil. Üstelik, sosyal medya bir gündem öğütücüdür. Bugün zirveye taşınan bir konu yarın tüm güncelliğini kaybedebilir.

Bu kadar hızlı tüketimin gerçekleştiği sanal dünyanın avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Sanal dünyada her şeyi hızla tüketiyoruz. Bu yüzden siyasilerin tutarlılık ve inandırıcılık başlıklarının yanı sıra birde “söylem tekrarına” özen göstermesi gerekir. Eğer ki siyasiler söylem tekrarında bulunmaz ise siyasi olarak sizin tutarlığı olamadığı gibi, hızla akıp giden sanal dünyanın gündeminde kaybolurlar. Sanal gündemin parçası olmaktan ziyade kendi gündemini belirleyen siyasetçinin halk tarafından karşılığı güçlü olur. Siyasetçi tarafından bugün söylenen bir söylemin yarın farklılaşması ise inandırıcılığı ortadan kaldıracaktır. Bu da güvensizliği getirir.

Deniz Kılıç yazdı: İş Cinayetleri ve Ekonomik Kaygılar Altında 1 Mayıs

Söylem Tekrarı ve Tutarlılık

Sonuç olarak siyasi aktörler açısından günümüzde büyük öneme sahip olan sosyal medyanın kolay ve zor tarafları mevcut. Sosyal medyadaki paylaşımların etkileşimi günlük olarak yüksek olması bir siyasetçinin bu mecrada başarılı olduğunu ya da başarısızlığını göstermez. Bunun en somut göstergesi yine seçimlerdir. Hızla değişen gündemin içerisinde kaybolmadan var olabilmesi için bir siyasetçinin söylem tekrarı, kendi tutarlığını göstermektedir.

Yüz yüze görüşmelerden, toplantılar, yürüyüşler, mitingler gibi eylemlerin haricinde afiş ve el ilanlarının yeri bıraktığı sosyal medyayı yönetmek günümüzde siyasi partilerin temel politikaları içiresinde olmalı. Bu konuyla ilgili parti yönetimleri eğitilmeli. Sonuçta siyasal iletişim yöntemleri ne olursa olsun hedef kitlenizdeki kilit nokta hala bir insanı ikna etmenizdir. Ve artık sosyal medyasız bir siyasal iletişim mümkün değildir.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

İş Cinayetleri ve Ekonomik Kaygılar Altında 1 Mayıs

-

1 mayıs tarihi

1 Mayıs, onlarca ülkede işçi ve emek kesimi tarafından yüz yılı aşkın bir süredir işçi bayramı olarak kutlanmaya devam ediyor. Genel olarak işçi bayramı olarak bilinen 1 Mayıs, 2008 yılından beri Türkiye’de “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanıyor. Ayrıca, 2009 yılından beri Türkiye’de 1 Mayıs günü resmi tatil.

DENİZ KILIÇ | Sanayi devriminden sonra dünya üzerinde yoğun bir işçi sınıfı oluşmuştur. İşçi sınıfı, emeğinin hakkını alabilmek için her dönem bir mücadelenin içinde olmuştur. Bilindiği kadarıyla hak arama mücadelesinin ilki 1856 yılında Avusturalya’nın Melbourne kentindeki inşaat işçilerinin günlük sekiz saatlik çalışma süresi için parlamentoya kadar yürümesidir. Bu yürüyüşün ardından Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere birçok ülkede çeşitli zamanlarda işçiler günlük sekiz saatlik çalışma süresini protesto etti. 1 Mayıs’ın işçi ve emek günü olmasının temeli bu şekilde atılmış oldu. Tüm bu süreçlerin akabinde 1889 yılında İkinci Enternasyonel’de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle, 1 Mayıs’ın “Birlik, mücadele ve dayanıma günü” olarak kutlanılmasına karar verildi.

Sanayi devriminden sonra oluşan işçi sınıfı, geride kalan sürede daha da yoğunlaştı. Yaygınlaşan sanayileşme ile birlikte artan işçi sınıfı her geçen gün daha da büyüyor. Emeğin iş gücüne katkısı arttıkça iş güvencesi, işçi sağlığı ve sosyal haklar başta olmak üzere işçi sınıfının sorunları da sanayileşme ekseninde büyümeye devam ediyor. Her dönemin kendi dinamiklerine göre farklılık gösteren işçi sorunlarının başında emek – ücret dengesi geliyor. Çalışma süreleri ve sosyal güvence de başka bir işçi sorunudur.

Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfının hak arama mücadelesi sayesinde bugün işçiler önemli haklar elde etse de tam anlamıyla taleplerini yerine getirememiştir.

Sanayileşme başta olmak üzere tüm sektörlerde emeğe dayalı üretim sistemi sürdükçe vahşi kapitalizmin iş gücü üzerindeki esareti sürmektedir. Ancak, örgütlü mücadele sayesinde hak elde edebilecek işçi sınıfının tek çıkar yolu kapitalizme karşı sendikalaşmadır. Sendikalaşma, işçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. Sendikal örgütlenme sayesinde işçiler, işverene olan taleplerini dile getirebiliyor, hakkını arıyor ve büyük ölçüde hakkını alabiliyor. Bunun yanı sıra iş güvencesi olmayan, günübirlik işlerde çalışan ve mevsimlik tarım işçilerinin varlığını görmezden gelemeyiz. Hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışan milyonlarca işçi sadece karın tokluğuna çalışıyor. Konuyu özetlemek gerekirse, bir taraftan yasal sosyal güvence altındaki işçilerin yeterli ya da yetersiz bir şekilde hakkını alabildiğini ya da sendikal çerçevede hak arama mücadelesine girebildiğini görüyoruz. Bununla birlikte hiçbir yasal sosyal güvencesi olmadan çalışan, başka bir işçi sınıfının olduğu apaçık ortada. Yani gelişen ve değişen zaman içerisinde işçi sınıfı da kendi içerisinde sosyoekonomik sınıflara ayrılmıştır. Bununla birlikte birde sayısı milyonlara varan işsizler de başka bir sorunu teşkil etmektedir.

Günümüzdeki iş gücünü gözden geçirdiğimizde geçmiştekinden farklı olarak evirildiğini görüyoruz. Örneğin, önceden işçi sınıfı beden gücü olarak düşünülürdü. Oysa geçen zaman içerisinde beyin gücünün de işçi sınıfının içerisine girdiğini söyleyebiliriz. Yani madende çalışan işçiyle bankada çalışan beyaz yakalı da aynı emek sınıfının içinde olduğunu söyleyebiliriz. Kısaca tanımlamak gerekirse başkasının yararına, belirli bir ücret karşılığında beden ve beyin gücüyle emek sarf eden herkes işçi sınıfındadır.

Sanayi devriminden günümüze kadar her dönemde farklı sorunlarla karşılaşan işçi sınıfının en büyük sorunu her zaman çalışma süreleri ve emeğinin karşılığında hak ettiği ücreti alamamaktır.

Tüm bunlarla birlikte bir başka sorun da çocuk işçilerdir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) raporlarından derlediği bilgilere göre dünya genelinde 5-17 yaş arası 160 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bu çocuklardan 79 milyonu ise modern kölelik olarak sayılacak tehlikeli şartlarda çalıştırılıyor.

Dünya genelinde 2000’li yıllarda 170 milyon 500 bin civarında olan tehlikeli işlerde çalıştırılan çocuk sayısı 2016’ya gelindiğinde 72,5 milyona geriledi. Ancak son yıllarda tekrar artış yaşanarak modern kölelik olarak sayılan işlerde çalıştırılan çocukların sayısı 79 milyona dayandı. Gelecek yıllarda ise bu sayının artacağı tahmin ediliyor.

Buna paralel olarak çocuk işçi sayısı ise 2016’da 151,6 milyondan 2020’de 160 milyona ulaştı. Çocuk işçi sayısının 2022’nin sonu kadar 168,9 milyona yükseleceği hesaplanıyor.

Ülkemizdeki güncel işçi sınıfının sorunlarını ele alacak olursak işçi ölümleri ve ekonomik sorunların bugünün konusu olduğunu söyleyebiliriz.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG Meclisi) resmi internet sitesinde yayınladığı rapora göre; “Yüzde 67’sini ulusal basından; Yüzde 33’ünü ise işçilerin mesai arkadaşları, aileleri, iş güvenliği uzmanları, işyeri hekimleri, sendikalar ve yerel basından öğrendiğimiz bilgilere dayanarak tespit ettiğimiz kadarıyla 2022 yılının ilk üç ayında (Ocak ayında 120, Şubat ayında 109, Mart ayında 118 olmak üzere) en az 347 işçi hayatını kaybetti…”

Artan ekonomik sorunlara başka bir pencereden baktığımızda Türkiye’deki asgari ücretli çalışan oranının belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Asgari ücret düzeyinin tüm ücretliler içindeki oranının yüzde 70’e ulaştığı Türkiye’de artan ekonomik sorunlar ve enflasyon karşısında işçi sınıfı gelecekten endişe duyuyor.

Yukarıda özetlediğimiz tablonun gölgesinde kutladığımız 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü aslında üzerinde çokça durulması gereken önemli bir gün. Emek mücadelesinin her yönüyle ele alınıp, günün koşullarına göre değerlendirilmesi gerekir. İşçilerin birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde olacağı nice 1 Mayıs’ları kutlamak umuduyla…

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Şehir Ağaçlarının Yaşam Mücadelesi

-

sokak ağaçları Ayhan küyük

Ağaçların ölmesi doğanın döngüsünün bir parçasıdır. Bununla birlikte, şehirde ağaçlar genellikle tam olarak büyümeden önce ölürler. Bazen sağlıklı görünen yaşlı ağaçların kesilmesi gerekir. Peki neden?

AYHAN KÜYÜK | Şehirlerdeki sokak ağaçları da büyük sıkıntı çekiyor. Konumları zaten aşırı kötü, çünkü asfalt ve parke taşlarından köklerine çok az su ulaşıyor. Bu nedenle kökleri yeraltı suyuna ulaşmayan her ağacın daha uzun kuraklık dönemlerinde hayatta kalma şansı çok azdır.

Ağaçların doğal savunmaları ve hayatta kalma stratejileri genellikle kentsel yaşam koşullarına meydan okumak için yeterli değildir. Kötü bir konum, yaralanmalar, zararlı çevresel etkiler ve ağaç hastalıkları, onlara sorun çıkarır ve ciddi sonuçlarla canlılıklarını zayıflatır. Bazen kuru bir yaz yeterlidir ve genel yapısı zayıf olan bir ağaç ölür. Ya da ilk bakışta sağlıklı görünen bir ağaç, gövdesindeki mantar istilası ile tamamen yok olur.

Kazılar, Ağaçlarda Büyük Zararlara Yol Açabilmektedir

Bu makale ile şehir ağacının günlük yaşamında mücadele ettiği temel sorunları sunmaya çalışacağız. Kök bölgesinde, gövdede ve taçta her türlü yaralanma, odunu tahrip eden mantarlar için tehlikeli giriş noktalarıdır. Muhtemelen ağaçların gövde bölgesinde en sık görülen yaralanmalar, motorlu taşıtların neden olduğu çarpışma hasarlarından kaynaklanmaktadır. Ağaçların tepe taçlarının yanlış kesilmesi de risk oluşturur. Mantarlar herhangi bir açık yaradan ağaca girebilir.

Kök bölgesindeki müdahalelerden en çok ağaçlar zarar görür. Örneğin yer altı besleme hatlarında yapılacak kazılar, ağaç köklerine gereken özen gösterilmeden yapılmadığı takdirde büyük zararlara yol açmaktadır. Kopmuş veya hasar görmüş köklerin yıkıcı sonuçları genellikle ağaçta ancak yıllar sonra ortaya çıkar. Daha sonra tacın tüm kısımları ölür veya bir mantar saldırısı ağacı yok eder.

Kuraklık Ağaçlarda Zordur

Ağaçlar nadiren şehir toprağını sever. Doğal döngü bozulduğu için genellikle mineraller açısından fakirdir. Yapraklar doğada çürüyüp ağaca yeniden besin olarak hizmet ederken, yollardan ve patikalardan uzaklaştırılması gerekir. Toprak boşluğunun sıkışması ve sızdırmazlığı ağaçları da rahatsız ediyor. Su toprağa zar zor sızıyor ve artık köklere ulaşmak için yeterli oksijen yok. Ek olarak, yeraltı besleme hatları ve binalar genellikle kök alanını sınırlar. Ağaçlar şiddetli kuraklıktan zarar görmeye daha duyarlı hale gelir ve bu nedenle besin maddelerini daha az elde edebilir.

Isı ve kuraklık da ağaçlara zarar veriyor. Bir süre sonra artık yeterince su emmeyi başaramazlar. Kalıcı ısı ve kuraklık ağaçlarda zordur. Toprak kurur ve bitkiler suyu yapraklara ve gölgeliklere taşıma yeteneklerini kaybeder. En kötü durumda, bir ağaç kurur ve ölür.

Kışın Kullanılan Yol Tuzu Da Ağaçlara Zarar Veriyor

Kent ağaçlarının zarar görmesinin yaygın bir nedeni, kışın kullanılan yol tuzudur. Sadece sürgün kısımlarıyla doğrudan temas yoluyla ağaçlara zarar vermez. Toprağa girdikten sonra, su ve besinlerin kökler tarafından alınmasını da zorlaştırır. Aynı zamanda, etkilenen ağaçlar sağlıksız miktarda klorür emer. Sonuç kuru dallar, gecikmiş büyüme ve aşırı durumlarda ölüm gerçekleşir. Yaprak kenarlarındaki kahverengi renk değişimi genellikle bu tür klorür hasarının bir ifadesidir.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Maden Bitince Sorun Bitmiyor: ‘Giresun Kirlendi, Sırada Balıkesir Var’

-

balya Cengiz Erdil

Balya’nın sırtındaki Balya… Maden bitti derdi bitmiyor, buradaki atıklar sahipsiz, sahipsiz atıklara da ne yapılacağı mevzuatta yazmıyor. Mevzuat hazretleri çözüm bulamayınca, atıklar yerinde kalıyor.

CENGİZ ERDİL | Uygarlığın filizlendiği köşe taşı bir yerdir Anadolu. Uygarlığın temelinde demirinden bakırına, altınına kadar onlarca maden var. Bunlar da Anadolu’da pek bol. Beş bin yıldır çıkarılıyor ve bitmiyor. Üstü kadar altı da bereketli topraklarda yaşıyoruz.

Ülkemizde 20 bin dolayında maden ocağı var. Ruhsatsız taş ocaklarını da  eklersek işin içinden zor çıkarız. Devletin uzmanları denetime çıksa bir yılda bunların üç binini kontrol edebiliyor.

Maden ocaklarının en büyük sorunu atıkları. Yüzlerce ağacı kesen, ormanları, yaylaları, meraları bitiren maden ocaklarından kalan atıklar büyük tehlike yaratıyor.

Maden çıkarılmasına karşı değiliz.  Gelişmiş ülkelerdeki gibi çevre tahribatını en aza indirecek metotları bizlerde görmek istiyoruz ama nafile. ‘Yeraltında bırakmayalım para kazanalım’ anlayışı son 20 yılda o kadar yaygınlaştı ki, çoğu maden ocağı için artık çevresel Etki Değerlendirmesi(ÇED) raporu bile istenmiyor. İstense bile diğer önlemler kağıt üzerinde kalıyor.

Giresun Kirlendi, Sırada Neresi Var?

Giresun’da maden atıklarını doğaya bırakan, vahşi depolamayla kurduğu atık barajı yıkılan şirkete, bu kez Balıkesir yöresinde maden arama izni ve atık depolama tesisi kurma izni veriliyor.

Giresun Valiliği tesisini kapatmış, bakanlık 12 milyon lira para cezası vermiş ama şirket madencilikten vazgeçmiyor.

Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyü sınırlarında, firmaya ait madencilik şirketinin ikinci atık barajındaki iç set, geçen yılın Kasım ayında yıkılmıştı. İşletmede kullanılan ve zehirli olduğu belirtilen atıklar, Darabul Deresi yoluyla bölgenin önemli su kaynağı olan Kılıçkaya Barajı’na karışmıştı.

Sonuç, Giresun bitti; sıradaki gelsin.

Kuzey Ege’de Pusuya Yatan Tehlike

Sırada Balıkesir Var

Balıkesir meralarına yetişen koyunun, kuzunun eti pek ünlüdür. İstanbul’un ünlü kasapları ‘etimiz Balıkesir yöresinden’ falan derler.

İşte Giresun derelerini batıran şirket, Balıkesir İvrindi’de bulunan kurşun-çinko-bakır madeninin kapasite artışı için ÇED olumlu raporu aldı. Şirket üretim kapasitesinde artış gerçekleştirecek ve tarım alanına yeni bir ilave atık depolama alanı açacak. Atık depolama tesislerinin toplam kapladığı alan ise dört hektardan dokuz hektara yükselecek.

Şimdi bu yörede 60 yıl önce kapanan ama hala tehlike saçan bir maden ocağına dikkat çekelim.

Balya’nın Sırtındaki Balya

Tereyağı ve peyniriyle ünlü Balıkesir’in Balya ilçesi yakınlarında terkedilmiş bir maden sahası var. Gümüş, kurşun, çinko çıkarılan ve 65 yıldır kapalı bir ocak burası. İlk kazmayı 1878 yılında Fransızlar vurmuşlar ve 1940 yılına kadar 400 bin ton kurşunu Fransa’ya yollamışlar. Sonra millileştirilmiş, 60 yıl önce de kapanmış.

BİANET Haber Sitesi’nden aldığım bilgiye göre; maden atıkları hala yöreyi kirletmeye devam ediyor. Bölgede daha önce Maden Tetkik Arama ve İstanbul Teknik Üniversitesi yetkilileri de ölçümler yapmış ve ağır metallerin yüksek düzeyde bulunduğunu saptamış. İncelemelerde bakır, çinko, simli kurşun ve kaynağı belli olmayan siyanür bulunmuş; toprağın asbestli olduğu da ortaya çıkmıştı.

Maden alanındaki, sulardan içen hayvanların ölmesi üzerine Balya Belediyesi de devlete başvurmuş. Yapılan ölçümlerde kadminyum, arsenik, kurşun, çinko gibi ağır metal atıklarının bulunduğu ve zehirli atıkların toplam miktarının milyon tonla ifade edilebileceği raporlara geçmiş.

Maden bitti derdi bitmiyor, buradaki atıklar sahipsiz, sahipsiz atıklara da ne yapılacağı mevzuatta yazmıyor. Mevzuat hazretleri çözüm bulamayınca, atıklar yerinde kalıyor.

Maden deyip geçme, sorunları pek çok.

Okumak için tıklayın

Ekoloji

Bir Gölü Kurtarmak: ‘Marmara Gölü’ne Su Verin’

-

Marmara Gölü

Göl kurumaya başlayınca devlet burayı, “Ulusal Önemde sulak alan” ilan etti. Bu tür yerlerin kaderi belli artık, koruma alanı lafları kağıt üzerinde kalıveriyor. Marmara Gölü yok olursa çevresinde binlerce dönüm tarla ve bahçenin de sonu gelecek.

K2 HABER | CENGİZ ERDİL | Marmara Gölü’nün adı sizi yanıltmasın, Marmara Bölgesi’nde değil… Ege Bölgesi’nin yok olan bir su kaynağı burası. Yakınlarındaki Manisa’nın Gölmarmara İlçesine adını veren gölü besleyen su kaynakları o kadar azaldı ki, göl kıyısında kuruyan alanlarda tarım yapılmaması için köylüler uyarılıyor. Göl kıyıları alüvyonlu… Bereketli toprak fırsatını kaçırmayan bazı çiftçiler gölün kuru topraklarında tarım yapmaya kalkınca, sorunun farkına varıldı desek, yeridir.

Gediz ve Akhisar ovaları arasındaki göl, bu ovalarla alüvyon setleriyle ayrılıyor. Alüvyal set gölü deniyor bu tür su kaynaklarına… Derinliği az olan gölün yüzölçümü 45 kilometrekare. Sular çekilince koskoca göl bir su birikintisi haline geldi. Anadolu’da yoklara karışacak göllerin başında Marmara Gölü var.

Göl kurumaya başlayınca devlet burayı, “Ulusal önemde sulak alan” ilan etti. Bu tür yerlerin kaderi belli artık, koruma alanı lafları kağıt üzerinde kalıveriyor. Marmara Gölü yok olursa, çevresinde binlerce dönüm tarla ve bahçenin de sonu gelecek. Ayrıca göl uluslararası öneme sahip kuş barınma alanı. Kış aylarında bu gölde yaklaşık 65 bin su kuşu görülebiliyor. Nesli tehlike altına girmeye yakın olan tepeli pelikanlar Marmara Gölü’nde besleniyor ve kışı da burada geçiriyor. Gölün kurutulması tepeli pelikan başta olmak üzere pek çok su kuşunun yaşamını tehdit ediyor.

Türkiye’nin İlk İklim Davası Kurutulan Marmara Gölü İçin Açıldı

Göle Su Verin

Yani gölün kurtarılması için acil eylem planı lazım. Bu planı İzmir Büyükşehir Belediyesi üstlendi. Geçtiğimiz yaz aylarında tamamen kuruyan gölü besleyen su kaynakları kesilmişti. Şu an göl sadece yağmur sularıyla besleniyor. Gölün eski haline gelmesi için acilen Gördes Barajı ve Ahmetli Deresi’nden göle su verilmeli.

Gölün ana kaynağı Gördes Çayı’nın suyu, Gördes Barajı’nda tutuluyor. Ahmetli Deresi’nden besleme kanalı ile iletilmesi gereken su, göle verilmiyor. Kumçayı ve Gördes birleşip göle akmaları gerekirken, yol üzerindeki kum ocakları, malzeme işlemek için çay sularını göletlerine alıyor.

Dünya Su Günü’nde Manisa’nın Salihli ilçesindeki Tekelioğlu Köyü’nde gerçekleştirilen etkinlikte; “Göl, tarım sahası değildir”, “Gölümüzü istiyoruz” pankartları açıldı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer etkinlikte göl ile ilgili şu tabloyu çiziyor; “Gölümüz, Manisa’nın göz bebeğiydi. Yazık ki büyük bir planlama hatası nedeniyle susuz kaldı ve kurudu. Fakat biliyoruz ki Marmara Gölü’nün kuruması bir kader değil. Asla böyle bir doğa yıkımına izin veremeyiz.”

Tunç Soyer bir gölün kurumasının aşama aşama nelere yol açacağını herkesin anlayacağı şekilde şöyle özetliyor: “Bir göl kuruduğunda orayı önce balıklar ve kuşlar terk eder… Sonra, o gölden ekmeğini çıkaranlar ve balıkçılar gider. Ardından yeraltı suları çekilir. Tarımsal sulama zorlaşır, toprak ve iklim kuraklaşır. Nihayetinde bölgedeki tarımsal üretim durur ve çiftçiler de köylerini bırakmak zorunda kalır. Göl, çöl olur. Köy boşalır, göç olur.”

Zeytinlikler, Sit Alanları Yetmedi: ‘344 Maden Sahası İçin Daha İhale Açıldı’

Ya Tutarsa…

Anadolu’da Marmara Gölü’nün başına gelenler ilk değil. Kuruyan göl sayısı 70’i buldu. Tehlike altında olan büyük göl sayısı da 20 dolayında.

Mesela Akşehir Gölü kuruyor. Her yıl temsili Nasrettin Hoca da artık Akşehir Gölü’ne, “Ya tutarsa, göl olur” diyerek maya çalıyor. O kadar hor kullandık ve kirlettik göllerimizi, “Ya tutarsa” demekten başka seçeneğimiz yok.

Ey devletin su işleri, Marmara Gölü’ne su ver… Ya tutarsa…

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Kuzey Ege’de Pusuya Yatan Tehlike

-

zeytinlik Kuzey Ege Cengiz Erdil

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada küçük bir haber gözüme çarptı. Balıkesir’in Burhaniye ilçesi yakınlarında zeytinlik alan alışveriş merkezi yapılması için ihaleye çıkarıldı. Burhaniye Çevre Platformu 175 zeytin ağacının söküleceği yere AVM dikilmesine karşı imza kampanyası başlattı, devlete itiraz dilekçesi verdi, mahkemeye başvurdu.

CENGİZ ERDİL | Haber bu kadar harala gürele arasında yaygın medyada yer bulamadı. Artık beton hesabı yüzölçümüyle yapılıyor, 175 zeytin ağacının lafı mı olur canım!

Tarım alanlarının sağından solundan kırpıla kırpıla ne hale geldiğini, tarım ürünlerindeki dışa bağımlılığı artık çocuklar biliyor. Burhaniye Çevre Platformu da küçük sorunun ileride başımıza ne dertler açacağını görerek şu açıklamayı yapmış:

Burhaniye’nin toprağı ‘Büyük Ova’ statüsündedir. Dolayısıyla, tarım arazileri, amaç dışı veya yanlış kullanımlara açılamaz, açılmamalıdır. Sahil şeridindeki zeytinlikler, özellikle pandemiden sonra çok fazla dış göç alan bölgemizde ne yazık ki inşaat şantiyesine dönüşmüştür. Plansız imara açılan pek çok yerde, zeytin ağaçları ne yazık ki ranta kurban verilmektedir. Zeytini yok ederseniz, turizmi yok edersiniz. Zeytin bu bölgenin doğasıdır, yeşilidir. Kimse beton seyretmek için buralara gelmez…”

Zeytinlikler Yetmedi: SİT Alanları Enerji Santrallerinin Kullanımına Açıldı

Akçay Sazlığı

Burhaniye’nin komşusu Edremit’te de benzer ama daha büyük bir tehlike var, burada bir sulak alan yapılaşma tehdidi altında.

Burhaniye’ye çok yakın göçmen kuşların binlerce yıllık üreme ve konaklama alanı Akçay Sazlığı da imara açıldı. 165 kuş türünün barındığı sulak alan nesli tükenmekte olan yılan balıklarının hayat alanı.

Burada da çevreciler yeni Çevre Düzeni Planı’nın iptali için dava açtı.

Burhaniye’den yola çıkarak Kuzey Ege’de pusuya yatan tehlikeye dikkat çekelim.

Çanakkale Boğaz Köprüsü

Burada yazmıştık… Çanakkale Boğaz Köprüsü’nün yapımıyla birlikte AKP iktidarı bu bölgenin imar planlarında değişiklikler yaptı. Bölgede yeni marina, liman ve konaklama tesislerinin yapımına izin verilirken, bölgenin artan bir nüfus baskısıyla karşılaşacağı ortada.

Uzmanlara göre, ‘Ben yaptım, oldu’ denirse; bölge kısa sürede İstanbul’a dönecek. Çanakkale’den İzmir’e kadar yüzlerce AVM, beton siteler görülürse şaşırmayalım.

Dağlarında maden aramalarının, sahilinde betonun boğacağı bir Kuzey Ege sorunu var karşımızda. İnsan ve doğa odaklı bir kalkınma modelinin benimsenmesi, çok mu zor? Bu soruyu gündemde tutmalıyız. Dünya yıldızı bir bölge kayıp gidecek.

Dünya için Amazon ormanları neyse, ülkemiz için Kazdağları odur.

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Simon Kuper’in Kitabının Adı Gibi: ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir!’

-

futbol deniz kılıç

Türkiye’de söz konusu siyaset ve futbolsa hemen hemen herkesin bir düşüncesi vardır. Futbol kimine göre bir tutku kimine göre sadece bir spor. Çok iyi biliyoruz ki ülkemiz için futbol, Simon Kuper’in kitabının adı gibi “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir! 

DENİZ KILIÇ | Maç analizlerini yapan yazılı, görsel ve internet medyasında çok fazla yorumcu var. Onların alanlarına girmeyeceğim. Bana göre bir maç oynanır ve biter. Maçları analiz etmesi gerekenler “yorumcular” değil, futbolcular ve teknik direktörler olmalıdır. Futbolun hikayesi ve seyir zevki beni ilgilendiriyor.

Türkiye’de mahalli liglerden milli lige uzanan futbol hikayesi profesyonel futbol ligleriyle devam ediyor. Peki ya ilgiyle takip ettiğimiz, tuttuğumuz takımların mücadele ettiği süper ligin tarihçesini merak edenlerin vardır elbette. Bu yazı da onlar için kaleme alınmıştır aslında.

En Üst Ligin İlk Şampiyonu Fenerbahçe

Türkiye Futbol Federasyonu verilerine göre Türkiye 1. Futbol Liginin yani şimdiki adıyla TFF Süper Ligin başlangıç sezonu 1959 olarak kabul edilir. Kırmızı ve beyaz olmak üzere iki grupta 8’er takımın oynadığı maçlar sonucunda her iki grubun lideri şampiyonluk için mücadele etti. Beyaz grubun lideri Fenerbahçe ilk maçta kırmızı grubun lideri Galatasaray’a 1-0 mağlup oldu. Rövanş maçında Fenerbahçe rakibi Galatasaray’ı 4-0 mağlup ederek Türkiye 1. Liginin ilk şampiyonu olarak tarihe geçti. 1959 -1969 Futbol sezonundaki grup statüsü bir kez uygulandı ve sonrasında kaldırıldı.

2 Puanlı Sistemden 3 Puanlı Sisteme

Türkiye futbol liginde 1986-87 sezonuna kadar galibiyet 2 puan iken bu sezondan sonra galibiyet puanı 3 oldu.

1. Ligden Süper Lige

2002-2003 futbol sezonuna kadar Türkiye 1. Ligi olarak oynan ligin ismi bu sezondan sonra Süper Lig olarak değiştirildi.

64 Sezonda Toplam 73 Takım Süper Ligde Mücadele Etti

Türkiye Futbol Federasyonu verilerine göre ilk sezonu 1959 yılında başlatılan süper ligde bugüne kadar 64 sezonda 73 farklı takım mücadele etti.

64 Sezonda 64 Kez Ligde Oynayan 3 Takım Var

Süper ligde 64 sezon boyunca süper ligde olmaya başaran takımlar: Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray.

Üç Büyükleri Ankaragücü Takip Ediyor

Süper ligde 52 sezon oynama başarısı gösteren Ankaragücü takımı Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın ardından süper ligde en çok mücadele eden dördüncü takım unvanına sahip.

5 Takım 1 Sezon Mücadele Etti

Süper Lig tarihinde sadece 1 sezon mücadele eden takımlar: Kahramanmaraşspor, MKE Kırıkkalespor, Siirtspor, Bucaspor, Petrol Ofisi

Şampiyonluk Sayılarının Toplamı İle Toplam Oynanan Sezon Sayısı Eşit Değil!

Şampiyonluk sayılarında uzun süredir tartışma yaşanıyor. Çünkü süper ligde toplam oynanan sezon sayısı 63 olmasına rağmen toplam süper lig şampiyonluk sayısı 65’tir. Nedeni ise Beşiktaş’ın 2002 yılında TFF Tahkim Kurulu tarafından 1959 yılı öncesindeki iki şampiyonluğunun verilmesidir. Yani 1956-57 ve 1957-58 sezonlarındaki Beşiktaş’ın şampiyonluklarının tanınması ve şampiyonluk sayılarına eklenmesi neticesinde süper ligdeki toplam şampiyonluk sayısı ile oynanan sezon sayısı farklılık göstermektedir. Nitekim TFF kayıtlarında şampiyonlukların yayınlandığı internet sayfasında şu ibareye yer verilmektedir; “Türkiye 1.Liginin başladığı tarih TFF tarafından 1959 yılı olarak kabul edilmesine karşın,TFF Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı tahtında BEŞİKTAŞ Kulübünün 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarında Türkiye Ligi şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların TFF Yıldız Kriterine dahil edileceğine karar verilmesi sebebi ile toplam şampiyonluk sayısı, toplam lig sezonu sayısından 2 fazladır”

Fenerbahçe’nin 28 Şampiyonluğu

Fenerbahçe kulübünün 28 şampiyonlukla ilgili açıklaması şu şekilde; “TFF’nin 1923 yılında kuruluşunun hemen ardından, ilk olarak 1924 yılında düzenlemeye başlanan ulusal futbol organizasyonlarında, Fenerbahçemizin bugüne kadar kazandığı 28 TÜRKİYE ŞAMPİYONLUĞU gösterilmektedir”.

Fenerbahçe Spor Kulubü’nün bahsettiği ve Türkiye Futbol Federasyonu’nun resmi web sitesi olan tff.org’taki yayın şu şekilde:

Fenerbahçe kulübünün açıklamasının devamı şu şekildedir;

“…Fenerbahçe’nin 9 şampiyonluğu bulunan Milli Küme ve Türkiye Futbol Birinciliği de, ülkenin ulusal futbol federasyonu tarafından tertiplenmiş, kupaları ulusal federasyonumuz tarafından verilmiştir. Bu şampiyonların Türkiye Şampiyonluğu olduğu bizzat TFF sitesinde açıkça yer almaktadır. Fenerbahçe’nin 1959 öncesi dönemde, bizzat ülke futbol federasyonu nezdinde kazandığı 9 ülke şampiypnluğunun kupaları müzede, hatıraları, o dönemki ‘Türkiye Şampiyonu’ manşetli gazete küpürleri ise arşivlerdedir…”

Fenerbahçe Kulübünün gazete kupürlerini referans olarak gösterdiği, 1959 yılına kadar yaşanmış 9 şampiyonluğun gazete yansımaları:

1- 1932-33 TÜRKİYE FUTBOL BİRİNCİLİĞİ ŞAMPİYONLUĞU

2- 1934-35 TÜRKİYE FUTBOL BİRİNCİLİĞİ ŞAMPİYONLUĞU

3- 1936-37 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

4- 1939-40 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

5- 1942-43 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

6- 1943-44 TÜRKİYE BİRİNCİLİĞİ ŞAMPİYONLUĞU

7- 1944-45 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

8- 1945-46 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

9- 1949-50 MİLLİ KÜME ŞAMPİYONLUĞU

Okumak için tıklayın

Yazarlar

Ölmez Ağaca İlk Beton Darbesi Değil: ‘Kuzey Ege İstanbul’a Dönecek’

-

Cengiz Erdil zeytinlik yönetmelik

Günümüz dünyasında stratejik ürünleri sayalım desek, işin uzmanları size gıda ürünlerini sıralarlar… Buğdayı zeytin izler, daha sonra yağı çıkarılan bitkiler gelir. Ülkemiz bu stratejik ürünlerin kıymetini bir zamanlar biliyordu. Son 20 yılda ise her şey tersine döndü. Buğdayı Rusya ve Ukrayna’dan ithal ediyoruz, kuzeyde savaşan iki komşumuzda buğday fiyatlarının artmasından endişe duyuyoruz.

CENGİZ ERDİL | ‘Paramız var. Samanı da ithal ederiz’ diyen Tarım Bakanı Pakdemirli tam anlamıyla bir enkaz bırakıp çekilip gitti. Pek çok yanlış kararın altında imzası var. Son olarak zeytin sahaları, maden sahalarına kurban edilmeye çalışılıyor. Bu ölmez ağacına ilk beton darbesi değil. Hedeflerinde maviliklerle kucaklaşan Ege’nin dağları, ovaları var. Anadolu’da 190 milyon zeytin ağacının çok büyük bölümü Ege ve Marmara bölgelerinde.

‘Kamu Yararı’ adı altında zeytinliklerde madencilik yapılmasına, tesisler kurulmasına izin veren yönetmeliğe tepkiler çok büyük. Özellikle Kaz Dağlarında altın madenine karşı mücadele eden Çanakkale ve Balıkesir’deki sivil toplum kuruluşları kasaba ve köy meydanlarına indi. Hukuk savaşı başladı, yönetmeliğin iptali için dava üstüne dava açıyorlar.

Zeytin meselesini Endüstri Mühendisi olan çevre konusuna beni sürekli bilgilendiren dostum Cem Tüzün ile konuşayım dedim.

İstanbul’un Tarihi Siluetine Kazık Böyle Atılmış

Cem Tüzün Ne Diyor?

Cem Tüzün yıllardır bu bölgede ve küçük bir zeytinliği var. İlk sorum “Bizim zeytin ve zeytinyağımızın kalitesinin düşük olduğu iddia ediliyor” diyorum. Çok kızıyor… “Zeytinimizin değersiz, niteliksiz olduğunu kim söylüyor. Nitelik anlamda sorunumuz üretim standartlarımızın düşük olması, eğitim ve bilgi eksikliğidir. Kendi adıma ürettiğim zeytinyağının dünya ölçeğinde en yüksek niteliklere sahip olduğundan eminim.”

Yönetmelikle “Zeytin ağaçları sökülüp başka yerlere dikilecekmiş. Maden faaliyeti sona erdikten sonra eski haline dönecekmiş”  diye soruyorum. Cem Tüzün, “Zeytin sahaları üzerinde oynanan oyunları sayıları üçü beşi geçmeyen büyük şirketler organize ediyor” diyor.

“Peki, bu organize işlerin sonunda ne olacak?” sorusuna verdiği yanıt insanın için karartıyor… “Bu yönetmelik değişikliğinin enerji ihtiyacı için yapıldığından emin değilim. Zeytinlikleri naklediyoruz lafları alıştığımız yalanlardan biri. Birkaç yıl sonra, bu arazilerin zeytinlik vasfını yitirdikleri için yapılaşmaya açılmasına engel kalmayacak. Yüzeyi soyulmuş bir arazide artık tarım yapılamaz.”

Doğaya Kazılan Soykırım Çukurları: Atık Havuzları

Halkı Tercihe Zorlamak

Kuzey Ege’nin kabuğu feci şekilde değişiyor. Destek verilse dünyayı doyuracak topraklar üzerinde maden arama ve işletme sahaları artık koruma alanlarını geçti. Doğal SİT alanlarını bile gözden çıkarıyorlar. Bölgede beş termik, dört termik santral var. 10’unu da yolda. Yöre halkı sanayiye düşman falan değil… Beklentileri sadece doğru planlama ve çevrenin korunması.

Cem Tüzün bir mühendis olarak şöyle diyor; “Termik santrale kömür sağlamak için illa yüzeyden kömür çıkarmak şart değil. Sermaye grupları nakliye ve derin kazıyı maliyetleri arttırdığı gerekçesiyle tercih etmiyor. Olan bizim doğamıza oluyor. Maliyet doğamıza ve tarım sektörüne ödetiliyor. Üstelik fosil yakıt kullanımı Türkiye’nin de kabul ettiği Paris Antlaşmasıyla azaltılacak. Buna rağmen yenilebilir enerji yatırımlarında geç kalıyoruz.”

Kuzey Ege’de asıl sorun yakında başlayacak. Çanakkale Boğazı üzerindeki köprünün açılmasından sonra seyredin siz asıl manzarayı… Önlemler şimdiden düşünülmezse, bölge İstanbul’a dönecek. Bu konuyu haftaya da devam ettireceğim.

* Bu yazı 12.03.2022 tarihinde Gazete Pencere’de yayımlanmıştır.

Okumak için tıklayın

Öne Çıkan Haberler